"Resul'üm! Gördün mü O Nefis Arzusunu İlâh Edineni?
Artık Ona Sen mi Vekil Olacaksın? (Onu Şirkten Sen mi Koruyacaksın?)"
(Furkân: 43)

"Ve Her Yolun Başına Oturup da Tehdit Ederek İnananları Yolundan Alıkoymaya ve O Allah Yolunu Eğriltmeye Çalışmayın." (A'râf: 86)

"Ümmetimden Yalancılar, Deccaller Vücuda Gelir." (Münâvi)

BÂTIL EHLİ

 

Eskiden âlim çoktu. Herbiri vazifesini yapıyordu. Şimdi ise gerçek âlim yok oldu. Hakikati söyleyen ise pek azdır.

Allah-u Teâlâ Mürselât sûre-i şerif'inin 4. Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"(Hak ile bâtılın, hakikat ile dalâletin, doğru ile eğrinin) arasını ayırdıkça ayıranlara andolsun ki!" (Mürselât: 4)

Allah-u Teâlâ'nın emir ve nehiylerini ümmetlerine tebliğ eden peygamberler ve onların vekilleri de bu Âyet-i kerime'nin şümulüne girmektedir.

Diğer bir Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Acı ve tatlı sulu iki denizi salıverdi, birbirine kavuşuyorlar. Fakat aralarında bir berzah (perde) vardır, birbirine geçip karışmazlar." (Rahman: 19-20)

Bu karışmamanın bâtınî mânâsı; Allah-u Teâlâ hakikati de salmıştır, dalâleti de salmıştır. Fakat aralarında mürşid-i kâmil vardır, birbirine karışmazlar.

Burada Allah-u Teâlâ kudretini izhar ediyor. "Ol!" demekle perde husule geliyor, "Karışma!" emrini veriyor. Tatlı ve tuzlu sular birbirine karışmıyor. Bu engeli koyan O'dur.

Kudretini öyle bir koyuyor ki, o perde O'nun hükmü oluyor. O böyle hükmetti, o berzahı kurdu. O berzahı aşmak mümkün değil. Hakikat bir tarafta kaldı, dalâlet bir tarafta kaldı. Hükmünü yürüttü, berzah oldu, perde oldu. Fakat görünüşte perde. Aslında perde diye bir şey yok, Allah-u Teâlâ'nın hükmü var.

Diğer Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Birinin suyu tatlı ve susuzluğu giderici, diğerininki tuzlu ve acı olan iki denizi salıverip, aralarına da karışmalarına engel olan bir perde koyan Allah'tır." (Furkân: 53)

O tatlı denizden murad; susuz olanları sular, onların gönüllerini yıkar, nasibini verir, mutmain eder, yol aldırır. Bunlar hakiki mutasavvıflardır.

Diğeri ise tuzlu ve acıdır. Onlarınkisi fayda vermez. O berzahın ötesinde kalanlar dalâlet ehlidirler. Onlarda su var gibi görünür. Fakat ne susuzluğunu giderir, ne de suya kandırır.

Asıl perde O'nun emri ve hükmüdür. O'nun emri ve hükmü yürüyünce hakikat ile dalâlet birbirine karışmıyor.

"De ki: Hak geldi, bâtıl zâil oldu." (İsrâ: 81)

Âyet-i kerime'sinin tecelliyatına yalnız bunlar mazhardır. Bu vazifeyi yapanlar, hakkı söyleyenler, hakkı tebliğ edenler, Hakk'a dâvet edenler de bunlardır.

Bâtılı, bâtıl yolların iç yüzünü tarif ederler ve bâtıldan sakındırmaya çalışırlar.

Bunlar iman kurtarıcısıdırlar. Allah-u Teâlâ bunları bu vazife için; her türlü kötülüğü, bilhassa bölücülüğü, tefrikayı, ezcümle şerleri def etmek için, din-i İslâm'ın bütünlüğünü sağlamak için ve:

"Şüphesiz sizin bu ümmetiniz bir tek ümmettir. Ben de sizin Rabb'inizim. O halde benden korkun." (Müminûn: 52)

Âyet-i kerime'sinde belirtildiği üzere, müslümanları o bir fırkaya çekmek için, ciddi bir berzah koymak için, hak ile bâtılı tamamen ayırmak için gönderilmişlerdir.

 

Dalâlete Kayanlar:

"Kaybolmak, telef olmak, şaşırmak ve yanılmak" gibi mânâlara gelmekle beraber asıl mânâsı:

"Bilerek veya bilmeyerek doğru yoldan az veya çok ayrılmak, azmak ve sapmak"tır. "Maksada ulaştıran yolu bulamamak, istenen neticeye götürmeyen bir yola girmek." veya: "İstenen her türlü neticeye ulaştırıcı yoldan ayrılmak." mânâlarına da gelir.

Hidayetin zıddı dalâlettir. Hidayetin neticesi iman, dalâletin neticesi ise imansızlıktır.

Kur'an-ı kerim'de hak ve hakikatin dışında kalan her şey dalâlet olarak vasıflandırılmakta; uzak, açık ve büyük dalâlet çeşitleri beyan edilmektedir.

Allah-u Teâlâ buyurur ki:

"Onlar dünya hayatını ahirete tercih ederler. İnsanları Allah'ın yolundan alıkoyarlar, Allah'ın yolunu eğriltmeye çalışırlar. İşte onlar uzak bir dalâlet içindedirler." (İbrahim: 3)

Doğru yoldan o kadar uzağa sapmışlardır ki, ona yanaşmak, kurtuluşa ermek imkânları kalmamıştır.

Diğer bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:

"Gerçeğin dışında sadece dalâlet vardır." (Yunus: 32)

Öyle bir dalâlet ki, akıllı olan hiç kimse onu tercih etmez.

•

Hangi asırda yaşarsa yaşasın, kim olursa olsun, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in dâvetine uymayan, hafife alan kimseler de apaçık dalâlet içindedirler.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Allah'a çağıran Muhammed'e uymayan kimse bilsin ki, Allah'ı yeryüzünde âciz bırakamaz. Kendisinin O'ndan başka dostları da bulunmaz. İşte onlar apaçık bir sapıklık içindedirler." (Ahkâf: 32)

Sapıklık içinde oldukları kimseye gizli değildir.

•

Kur'an-ı kerim'in ilâhî bir kitap olduğunu gerek alenen, gerekse zımnen inkâr edip, ondaki hakikatlerden uzak kalmak da dalâlettir.

Hadis-i şerif'ler de böyledir. Hadis-i şerif'leri inkâr etmek dalâletin tâ kendisidir.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"De ki: Gördünüz mü? Eğer o Allah katından ise, siz de onu inkâr etmişseniz, o zaman uzak bir ayrılığa düşenden daha sapık kim olabilir?" (Fussilet: 52)

Sizler sadece kendinizi değil, başkalarını da dinden imandan uzaklaştırıyorsunuz.

•

Allah-u Teâlâ'nın ve Peygamber'inin emirlerine isyan etmek dalâlettir.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Allah ve Peygamber'i bir işe hüküm verdiği zaman, mümin bir erkekle mümin bir kadın için artık o işte kendi arzularına göre seçme hakkı yoktur.

Allah'a ve Peygamber'ine baş kaldırıp isyan eden kimse hiç şüphesiz ki apaçık bir şekilde sapıklığa düşmüş olur." (Ahzâb: 36)

Allah-u Teâlâ ve Peygamber'i bir hüküm verdiklerinde müminlere tercih hakkı tanınmamıştır. Allah-u Teâlâ, Peygamber'inin verdiği bir hükme güven duymayandan ve en küçük bir sıkıntı duymadan teslim olmayandan iman sıfatını kaldırmıştır.

Resulullah Aleyhisselâm'ın verdiği hüküm, Allah-u Teâlâ'nın verdiği hükümdür.

Ona itaat, onun Sünnet-i seniye'sine uymaktan ibarettir. Bunun içindir ki Sünnet-i seniye'ye uymak imanın gereğidir.

Resulullah Aleyhisselâm'a itaat etmek, getirmiş olduğu esasların hepsini kabul etmeyi, ahlâkı ile ahlâklanıp edebi ile edeplenmeyi gerektirir.

Ona itaat etmek, verdiği hükme râzı olmak, söylediği söze boyun eğmek, getirdiği her şeyi tereddütsüz kabul etmek, mümin olmanın şiarıdır. Aksi taktirde inanmanın mânâsı kalmaz.

Ona muhalefet ederek Allah-u Teâlâ'ya itaat etmek düşünülemez.

•

Allah-u Teâlâ'nın helâl saydığı rızıkları haram saymak, cehalet yüzünden beyinsizce çocukları öldürmek dalâlettir.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Cehaletleri yüzünden beyinsizce çocuklarını öldürenler ve Allah'a iftira ederek, onun kendilerine verdiği rızkı haram kılanlar, muhakkak ki hüsrana uğramışlardır. Onlar doğru yoldan sapmışlardır. Hidayete erecek de değillerdir." (En'âm: 140)

Bu hal ile kurtuluşa ermelerine imkân yoktur. Aslında bu kötü halleri yüzünden doğru yolda gidenlerden değillerdi. Ne kadar irşada çalışılırsa çalışılsın, hidayete nâil olamazlar.

•

Hüküm verirken arzulara ve heveslere uymak dalâlettir.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"De ki: 'Allah'ı bırakıp da taptığınız başka şeylere ibadet etmek bana yasak edildi.' De ki: 'Sizin hevâ ve heveslerinize aslâ uymam! Aksi takdirde dalâlete düşmüş ve hidayete erenlerden olmamış olurum.'" (En'âm: 56)

Siz de ebedî olarak hidayete erecek kimseler değilsiniz.

Hakkı ve hakikati benimsemek ve hidayetten ayrılmamak insanın selim yaratılışıyla mütenasip bir durum iken, bunun yerine dalâleti tercih ederek kendilerini de başkalarını da saptıranlar zâlimlerdir. Üstelik onları içinde bulundukları sapıklıklardan kurtarmak da mümkün değildir. Zira onlar akıllarını kullanıp hakikatleri görecekleri yerde nefislerinin arzularına uyarlar.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Resul'üm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)" (Furkân: 43)

•

Kur'an-ı kerim'de beyan buyurulduğuna göre kibri ve isyanı sebebiyle ilâhî rahmetten kovulmuş olan şeytan, avânesiyle birlikte insanları dalâlete düşürmeye çalışmaktadırlar.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Andolsun ki o sizden bir çok nesilleri kandırıp saptırmıştır. Hâlâ akıl erdiremiyor musunuz?" (Yâsin: 62)

Şeytanın saptırmasını, toplumları idare edip yönlendiren Firavun gibi saptırıcı önderlerle, bunların yakın çevrelerinde kümeleşen zümre ve onlara uyan kitleler takip eder.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Firavun kavmini saptırdı ve onlara doğru yolu gösteremedi." (Tâhâ: 79)

Bilâkis dalâletten dalâlete düşürdü.

İnsanları saptırıp yoldan çıkaranların büyük bir azaba uğrayacaklarında şüphe yoktur. Fakat Allah-u Teâlâ'nın kendilerine verdiği aklı kullanmayıp, dinin ilâhî beyanlarını dinlemeyip, bu gibi saptırıcıların gösterdikleri çıkmaz yollara sapan kimseler de onlar gibi azaba müstehak olacaklardır. Kendilerini mazur göstermeye aslâ salâhiyetleri olamaz.

Cehennemde cezalarını çekerlerken, netice vermeyeceğini bildikleri halde, tekrar tekrar iltica edeceklerdir:

"Ey Rabb'imiz! Biz yöneticilerimize ve büyüklerimize itaat etmiştik, onlar da bizi yoldan saptırdılar." (Ahzâb: 67)

Halbuki kendilerine ne emretmişlerse yapmışlar, onlara uydukları için bu hale düşmüşlerdi. Orada ise pişmanlıklarına pişmanlık katacaklar.

•

Putlar da tapınma vasıtaları olmaları bakımından dalâlete sevkedici varlıklar arasında sayılırlar.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"O putlar insanlardan birçoklarını saptırdılar." (İbrahim: 36)

Onları öne sürerek baştacı edenler, onların vasıtasıyla başkalarını dalâlete düşürerek şirk içinde bıraktılar.

•

Dine bağlılığın zayıfladığı, halkın hak yoldan uzaklaştığı dönemlerde insanların çoğuna uymak, ayrıca dalâlet sebebi olarak belirtilmektedir:

"Yeryüzünde bulunanların çoğuna uyacak olursan, onlar seni Allah'ın yolundan saptırırlar." (En'âm: 116)

Onlar hiçbir zaman rehberlik yapamazlar.

"Onlar sadece zanna uyarlar ve yalandan başka söz de söylemezler." (En'âm: 116)

Ne inançlarında yakin, ne ölçülerinde hakkâniyet, ne de kararlarında isabet bulunur. Bütün iş ve icraatlarında nefsânî arzu ve heveslerine uyarlar. Şahsi takdir ve tahminlerini hüküm yerine koyarlar.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Senin Rabb'in kendi yolundan sapanı en iyi bilendir. Hidayete ermiş olanları da en iyi bilen O'dur." (En'âm: 117)

Allah-u Teâlâ yeryüzü halkının çoğunun durumunun sapık olduğunu haber vermektedir.

Nitekim diğer Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:

"Andolsun ki onlardan önce gelip geçenlerin de çoğu sapıtmıştı." (Sâffât: 71)

Peygamberlerine itaatta bulunmamışlar, sapıklık içinde kalmışlardı.

•

Dalâlet kelimesi Hadis-i şerif'lerde de Kur'an-ı kerim'deki mânâlarda kullanılmıştır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz duâlarında dalâlete düşmekten ve düşürülmekten, başkalarının dalâlete düşmesine sebep olmaktan Allah-u Teâlâ'ya sığınmış, Allah-u Teâlâ'nın saptırdığı kimselerden olmaması için O'na niyazda bulunmuştur.

Ümmü Seleme -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz'den rivayete göre evinden çıktığı zaman şöyle duâ ederdi:

"Allah'ım! Ben dalâlete düşmekten, ayak kaymasından, zulüm etmekten, bana zulüm edilmekten, câhilce davranmaktan ve aleyhimde câhilce davranılmaktan sana sığınırım." (İbn-i Mâce: 3884)

 

Kendilerinin Hidayette
Olduklarını Zannedenler:

Hâlik-ı kerim'in zikrinden mahrum kalanlar, Kur'an-ı hakim'de; gördüğü halde görmemezlikten gelmiş, şeytana arkadaş olmuş kimseler olarak teşhir edilmekte, bu gibi kimselerin aldanarak kendilerinin hidayete ermiş olduklarını sandıkları bildirilmektedir:

"Kim Rahman olan Allah'ın zikrinden göz yumarsa, biz ona şeytanı musallat ederiz." (Zuhruf: 36)

Bu şeytan ona devamlı vesvese vererek, çirkin ve haram şeyleri ona güzel ve câiz göstermeye çalışır. Onu, kabuğun yumurtayı kuşattığı gibi kuşatıp sarar.

Nitekim Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime'sinde kâfirlerin üzerine şeytanların musallat olduklarını beyan buyurmaktadır:

"Görmedin mi? Biz şeytanları kâfirlerin üzerine salarız da, onları kışkırttıkça kışkırtırlar." (Meryem: 83)

Onları küfür ve şirke alabildiğine teşvik ve tahrik etmekten geri durmazlar. Üzerlerine musallat olurlar ve galeyana getirirler.

"Artık o onun ayrılmaz bir arkadaşıdır." (Zuhruf: 36)

Dünyada da ahirette de onunla birlikte olur. Dünyada onu sürekli olarak mâsiyete iter, sapıklıklara çağırır, kötülüklere sevk eder durur, kıyamet gününde de onunla birlikte cehenneme girer.

"Hiç şüphesiz ki şeytanlar o insanları yoldan çıkarırlar." (Zuhruf: 37)

Onları Allah yolundan mahrum bırakırlar.

Şüphesiz ki bir arkadaşın bir arkadaşa yapacağı en büyük kötülük, onu Allah'ın dosdoğru nurlu yolundan alıkoymasıdır.

Allah-u Teâlâ'nın hidayeti erişmezse, bu körlük içinde kişinin şeytan ile arkadaşlığı kabre kadar sürüp gider. Arkada sadece vebal ve nedâmet kalır.

"Onlar da kendilerinin doğru yolda bulunduklarını, hidayete erdirilmiş olduklarını zannederler." (Zuhruf: 37)

Nitekim insanların pek çoğunun durumu böyledir. Şeytânî vesveselerin tesiri altında kalarak ne kadar sapıklıkta bulunmuş olduklarını anlayamazlar.

Ahiret gününde huzur-u ilâhîye çıkarıldıklarında ise pekâlâ anlayacaklar ve şöyle diyecekler:

"Ey şeytan! Keşke benimle senin aranda gün doğusu ile gün batısı kadar uzaklık olsaydı. Ne kötü arkadaşmışsın sen!" (Zuhruf: 38)

Şu kadar var ki, böyle bir temenninin ve o anda gerçeği görmenin o gün artık hiçbir faydası ve müsbet bir neticesi olmayacaktır.

Bu gibi kimseler kabirlerinden çıkarıldığında şeytanlardan olan arkadaşlarıyla eşleştirilir. Cehenneme götürülünceye kadar birbirinden ayrılmazlar.

Dünyada iken küfür ve isyanı beraberce irtikap etmiş oldukları için, cehennemde beraberce azap göreceklerdir.

Kıyamet gününde onlara taraf-ı ilâhî'den şöyle buyurulur:

"İkiniz de zâlim olduğunuz için, bugün (nedamet) size bir fayda sağlamaz. Şüphesiz ki azapta da ortaksınız." (Zuhruf: 39)

Sizi yoldan çıkaranları azaba uğratmamızın sizlere bir faydası olmaz. Çünkü sizler de aynı azaba çarptırılacaksınız. Her biriniz azaptan nasibinizi bol bol alacaksınız.

"O sağırlara sen mi işittireceksin? Yahut körleri ve apaçık sapıklıkta olanları sen mi hidayete erdireceksin?" (Zuhruf: 40)

Apaçık sapıklıkta olduğu herkese âşikâr olan kimseyi sen mi doğru yola getireceksin?

Görmek istemeyen körlere, işitmek istemeyen sağırlara üzülme! Çünkü onlar Allah'ın yolundan sapmak ve azabına uğramak için ellerinden gelen her şeyi yapmaktadırlar.

•

Hidayeti de dalâleti de ancak Allah-u Teâlâ yaratır. Kullarından dilediğine hidayet, dilediğine dalâlet verir. O'nun hidayete eriştirdiğini kimse saptıramaz, dalâlete düşürdüğünü kimse doğru yola iletemez.

Bir Âyet-i kerime'de de şöyle buyurulmaktadır:

"O, bir topluluğu hidayete erdirdi, bir topluluğa da sapıklık hak oldu." (A'râf: 30)

O dilediğini yapar, yaptığından sorumlu tutulmaz.

Allah-u Teâlâ'nın bir insanda dalâlet yaratması, o insanın kendi arzusu ile sapıklık yolunu seçmiş olmasındandır. Yoksa kul iradesini dalâlete yöneltmedikçe, onu zorla sapıklığa düşürmez.

"Çünkü onlar Allah'ı bırakıp şeytanları dost edindiler." (A'râf: 30)

Şeytanlar da onları aldattılar, dalâlet yollarını onlara süslü göstererek bu hususta onlara yardım ettiler, teşvikte bulundular, destek verdiler. Böylece şeytanlara kapıldıkça kapıldılar, aldandıkça aldandılar, saptıkça saptılar.

"Böyle iken onlar kendilerinin doğru yolda bulunduklarını, hidayete erdirilmiş olduklarını zannederler." (A'râf: 30)

En büyük felâkete düşmüş oldukları halde, dünyada iken bu dalâletin farkına varmazlar. Alabildiğine sapıklık içinde olmalarına rağmen, doğru ve aydınlık bir yol üzerinde bulunduklarını, üstünlük itibariyle akıllarının zirvede bulunduğunu, her ne yaparlarsa yerli yerinde yaptıklarını sanırlar.

Üzerlerine sapıklığın hak olmasında ve ebedî dalâlette bırakılmalarında bu zannın büyük önemi vardır. Bu zanlar olmasaydı sapıklık üzerlerine hak olmaz, hidayete gelmeleri mümkün olurdu.

Bunun içindir ki insanoğlu bulunduğu yolun "Hidayet yolu" olup olmadığını enine boyuna tahkik etmelidir. Gittiği yolun "Allah yolu" olduğunu gösterecek sağlam delilleri olmalıdır. Kendisinden önce, bulunduğu yola koyulmuş insanların hedeflerine emniyet içinde varabildiklerini müşahede etmiş olmalıdır.

•

Hakk'a karşı gözünü aç, yalnız O'na rağbet et. O sana ışık tutarsa, karanlığı o ışıkla boğarsın, o ışıkla önünü görürsün.

Senin bilgin sana bilgisizlik verir, biliyorum dersin yanılırsın.

Işık zannedersin, halbuki o aslında karanlıktır. Karanlık zannettiğin şey de ışıktır. Nefsin karanlık olduğu için zulmeti ve nuru tefrik edemiyor.

 

Suret-i Haktan Görünerek
Yoldan Çıkaranlar:

Allah-u Teâlâ Âdem Aleyhisselâm'ın bu yüce mevkiini ve yeryüzünde halife olmaya ondan daha lâyık bir varlık bulunmadığını bildirdikten sonra, bu şerefi tescil etmek üzere meleklere ona secde etmelerini emir buyurdu.

"Bir zamanlar biz meleklere: 'Âdem'e secde edin!' demiştik. İblis hariç hepsi secde ettiler." (Bakara: 34)

Melekler Allah-u Teâlâ'nın emr-i şerif'ine uyarak secde ettikleri halde, İblis bu secdeden kaçınmış, böylece Rabb'inin emrine karşı gelerek büyüklük taslamış ve kâfirlerden olmuştur.

İblis her ne kadar meleklerin yaratıldıkları unsurdan değil ise de, onların yapmakta oldukları işleri yaptığı için, meleklere yapılan hitaba o da girmişti.

"O ise yüz çevirdi, büyüklük tasladı, böylece kâfirlerden oldu." (Bakara: 34)

"Meleklere: 'Âdem'e secde edin!' dedik. İblis'ten başka hepsi secde ettiler. O secde edenlerden olmadı." (A'râf: 11)

Görülüyor ki İblis Allah-u Teâlâ'yı inkâr ettiği için değil, emrine itaat etmediği için kâfir olmuştur.

Şeytan Âdem Aleyhisselâm'dan üstün olduğunu iddiâ ederken, melekler arasındaki yerini de kaybetmişti. Allah-u Teâlâ'nın bu gadabı

karşısında korktu. Son çare olarak, kıyamete kadar kendisine mühlet verilmesini istedi.

"Rabb'im! Bana insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar mühlet ver!" (Sâd: 79 - Hicr: 36)

Lânetlenmiş İblis bununla, insanları azdırmak için geniş zaman bulmak, onlardan intikam almak ve ölümden kurtulmak için bir çıkış yolu bulmayı diliyordu. Bunları ölümden sonra yapması imkânsızdı. Bunu isterken biliyordu ki, bu iş ancak Allah-u Teâlâ'nın takdir ve iradesiyle mümkün olabilir.

"Eğer kıyamet gününe kadar beni ertelersen, yemin ederim ki pek azı dışında onun neslini kendime bağlayacağım." (İsrâ: 62)

Üzerlerine üstünlük kurarak aldatacağım ve dilediğim tarafa sevkedeceğim. Ancak ihlâslı olanlar müstesnâ kalabilecek.

Zâtına isyan edenlere cezâlarını hemen vermeyen, hiçbir yaratığın herhangi bir dilek ve duâsını toptan reddetmek şânından olmayan Allah-u Teâlâ da dilediği bir hikmete binaen; muhalefet edilemeyen, karşı gelinemeyen meşiyeti ile onun bu istediğini kabul etti.

Buyurdu ki:

"Sen mühlet verilenlerdensin." (A'râf: 15)

Böylece ilâhî irade İblis ile askerlerinin insanlara vesvese verecek bir durumda bulunmaya devam etmelerini gerekli gördü.

Şeytan dileğinin kabul edildiğini gördükten sonra, o uzun ömrü tevbe ve şükür ile kurtuluşa kullanacak yerde, insanları nasıl yoldan çıkaracağını itiraf ederek şöyle dedi:

"Öyle ise beni azdırdığın için andolsun ki, ben de onları saptırmak için, senin doğru yolun üzerinde tuzak kuracağım." (A'râf: 16)

O yola gitmek isteyenleri, o yoldan geri çevirmek için tetikte bekleyeceğim. Onları şaşırtıp eğri büğrü yollara sevketmenin çarelerini arayacağım.

"Andolsun ki ben de yeryüzünde (her kötülüğü) onlara süsleyeceğim ve onların hepsini azdıracağım." (Hicr: 39)

Bir takım kötü şeyleri güzel göstererek kendilerini onlarla meşgul edeceğim. Dalâlete giden bütün yolları onlara süsleyeceğim. Hidayete götüren yollarını tıkayarak, onları hidayetten mahrum bırakacağım.

"Sonra elbette onlara; önlerinden, arkalarından, sağlarından, sollarından sokulacağım." (A'râf: 17)

"Önlerinden"; dünya hayatına rağbetlerini artırarak,

"Arkalarından"; ahiret hayatı hakkında şüpheye düşürerek,

"Sağlarından"; iyilikler tarafından,

"Sollarından"; kötülükler tarafından saldıracağım.

Yolundan çevirip sapıtmak, şaşırtıp imanlarını soymak için ne yapabilirsem yapacağım.

"Yemin ederim ki, kullarından belirli bir pay edineceğim." (Nisâ: 118)

Onların zamanlarından, iş ve güçlerinden, istidatlarından, mal ve evlâtlarından bir kısmını kendim için ayıracağım. Yollarına tuzaklar kurup, büyük bir kısmını benim yolumda çalıştıracağım.

"Onları saptıracağım." (Nisâ: 119)

Bâtılı hak, eğriyi doğru, kötüyü iyi, çirkini güzel göstererek, vesvese ve iğvâlarımla onları hidayet yolundan mutlaka çevireceğim.

Onları boş kuruntularla oyalayacağım." (Nisâ: 119)

Kalplerine hırs ve tamah, uzun ömürler yaşamak, amelsiz olarak cennete girmek, sebeplere tevessül etmeksizin maksada ulaşmak gibi olmayacak bir takım kuruntuları ilkâ edeceğim. Onları kıyameti, hesabı, cenneti ve cehennemi düşünmek hissinden mahrum bırakacağım.

Şeytanın insanların önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından sokularak saldırması; her sahada, her yönden musallat olması demektir. Gelip geçen yolcuları soymak için yol kesicilerin yaptıkları gibi, onların yollarını tutar. Allah'a giden yolda oturarak, o yolda yürümek isteyen herkesi engellemeye çalışır. Bu sebepledir ki beşeriyet pek az nisbette şeytanın şerrinden emin olabilmektedir.

Cenâb-ı Fahr-i Kâinat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün yere bir çezgi çizerek:

"Bu Allah yoludur." buyurdular.

Yine bu çizginin sağına ve soluna başka çizgiler daha çizdikten sonra:

"Bunlar da yollardır, bu yolların her birisinde insanları o yola çağıran birer şeytan bulunur."

Buyurdular ve:

"İşte bu benim dosdoğru yolumdur, siz ona uyunuz. Başkaca yollara gidip de onlar sizi Allah'ın yolundan ayırmasın." (En'âm: 153)

Âyet-i kerime'sini okudular. (Dârimî-Sünen)

Günümüzdeki insanları hususiyetle "Sağlarından", yani iyilikler tarafından sokularak yollarından çevirmektedir.

Sûret-i haktan görünen şeytanlaşmış kimseler, kendilerini müslümanların en ön safında gösteriyorlar. Kuzu postuna bürünmüş bu kurtların iç hâlâtına çok kişi vâkıf olamıyor.

Dünyada hak ile bâtıl, iyilikle kötülük iç içe bulunduğu için ilâhî bir lütuf olmadıkça insan dalâleti hakikat zannediyor ve ömrünü o dalâlet girdabı içinde tüketmiş oluyor.

"Ve sen onların çoklarını şükredenler bulamayacaksın." (A'râf: 17)

Şeytan bu sözü zannına göre söylemiş ve isabet de etmiştir.

Nitekim bir Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:

"Andolsun ki İblis onların aleyhindeki zannını gerçekleştirdi.

Müminlerden bir fırka hariç olmak üzere hepsi ona uydular." (Sebe: 20)

Sayıları az da olsa sapıklığa karşı çıkan, şeytana ve nefsin arzularına muhalefet eden bir zümre her zaman için mevcuttur.

Nitekim Ebu Ümâme -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'te ise şöyle buyurulmaktadır:

"Bir takım fitneler olacaktır. Kişi o fitnelerde mümin olarak sabahlayacak ve kâfir olarak akşamlayacaktır.

Ancak Allah'ın, ilim ile (kalbini) ihyâ ettiği kimseler (bu tehlikeden) müstesnâdır." (İbn-i Mâce: 3954)

Allah-u Teâlâ'nın hıfz-u himayesine tasarruf-u ilâhîsine aldığı kimseler hiç şüphesiz ki bu fitnenin dışında kalacaklardır.

•

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde, göstereceği faaliyeti göstermesi için şeytana ruhsat verdiğini, insanların ona uymaları mümkün olduğu gibi, ondan yüz çevirme gücüne ve kabiliyetine de sahip olduklarını, ihlâslı müminlerin üzerinde şeytanın hiçbir hâkimiyeti bulunmadığını beyan buyurmaktadır:

"Onlardan gücünün yettiği kimseleri sesinle yerinden oynat, şaşırt!" (İsrâ: 64)

Çalgı âletleri ve oyunlar onun sesi olduğu gibi, Allah-u Teâlâ'dan uzaklaştıran ve O'na isyana çağıran her kişi şeytanın sesidir.

"Atlılarınla, yayalarınla onları yaygaraya boğ!" (İsrâ: 64)

Şeytan burada, bir bölgeyi atlılarla ve yayalarla basan, oraların talan edilmesini emreden bir soyguncuya benzetilmiştir.

Şeytanın atlıları ve yayaları, onun vazifesini çeşitli şekillerde ifâ eden, insanları Allah yolundan çeviren insanlar ve cinlerdir.

"Mallarında ve evlâtlarında onlara ortak ol!" (İsrâ: 64)

Haram yoldan veya haksız olarak elde edilen bir mala, haram yerlerde harcanan mallara şeytan ortaktır.

Şeytan diğer taraftan zinaya, gayr-i meşru surette evlâd sahibi olmaya teşvik ederek çocuklara ortak olur.

Allah-u Teâlâ'nın hoşlanmadığı isimler taktırarak İslâm'dan başka bir dine girdirerek de kişilerin çocuklarına ortak olur.

Şeytanın bütün vasıtaları kullanmasına ruhsat verilmiştir. Bu vasıtalardan biri de aldatıcı vaadlerdir.

"Kendilerine vaadlerde bulun!" (İsrâ: 64)

Şeytan onları boş ümitlerle ve vaadlerle kandırır. En korkunç ve aldatıcı vaadi ise, günah ve hatalardan sonra affedilmek vaadidir. Allah-u Teâlâ'nın af ve mağfiret deryasının engin oluşundan bahsederek, işlenen günahları basit ve tatlı gösterir.

"Şeytan insanlara aldatmadan başka bir şey vâdetmez." (İsrâ: 64)

Dünya hayatını ahirete tercih ettirmeye çalışır. Haram olan şeyleri yapmayı, helâlden uzaklaşmayı telkin eder. Kötüyü iyi göstererek nice kimseleri bozmaya ve yoldan çıkarmaya çalışır durur.

Fakat Allah-u Teâlâ'nın gerçek kulları şeytanın hakimiyetine girmezler. Onlar ilâhî himayeye nail olan güzide kullardır.

Allah-u Teâlâ buyurdu ki:

"Şurası muhakkak ki benim kullarım üzerinde senin hiçbir hakimiyetin olamaz." (İsrâ: 65)

Onların imanlarını değiştirebilme imkânına sahip değilsin, fakat isyanı onlara güzel göstermen mümkündür. Onları tamamen iğvâya kâdir olamazsın.

"Rabbin vekil olarak yeter." (İsrâ: 65)

Müminler O'na tevekkül ederler. O da onları korur. Allah-u Teâlâ'ya gerçekten yönelen ve ubûdiyet ile bağlanan bir kimse şeytanın hâkimiyetinden kurtulmuş olur. Çünkü Allah-u Teâlâ onları korur ve doğru yola iletir. Diğer taraftan kendi nefislerine veya Allah'tan başka güçlere güvenenler, şeytanla imtihan edildiklerinde mağlup olurlar.

Sapıklığı tercih edenlerin dışında şeytanın hiç kimseyi etkileyemeyeceğine dair Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:

"İşte bana varan doğru yol budur." (Hicr: 41)

Bütün bunlar benim takdirime ve hikmetime göre cereyan eder.

"Benim hâlis kullarım üzerinde senin bir nüfuzun olamaz." (Hicr: 42)

Sen onlara musallat olamazsın. Ne onları susturacak bir delilin, ne de fiilî olarak kullanacak bir gücün yoktur.

"Ancak sana uyan azgınlar bunun dışındadır." (Hicr: 42)

Sen ancak onları azdırabilir, yanlış yollara sürükleyebilirsin. Fakat o da senin gücünle değil, onların iradelerini kötüye kullanarak arkana düşmeleri dolayısıyladır. Yalnız ihlâslı kullara hâkimiyet kuramadığın gibi, diğerlerine de hâkimiyet kuramazsın.

"Cehennem onların hepsine vâdolunan yerdir." (Hicr: 43)

Kendilerine cehennemin vaad olunduğu kimseler, sapanlar ve azgınlık edenlerdir.

Daha sonra Allah-u Teâlâ Âdemoğulları'na hitâp ederek Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"Şimdi siz beni bırakıp da onu ve onun soyunu dost mu ediniyorsunuz? Halbuki onlar sizin düşmanınızdır." (Kehf: 50)

Nasıl olur da benim yerime onu koyuyorsunuz?

"Zâlimler için bu ne kötü bir değişmedir!" (Kehf: 50)

Allah-u Teâlâ'yı dost edinmeyi bir kenara bırakmak suretiyle, İblis'i ve yandaşlarını dost edinmeniz ne kötü bir haksızlıktır! O'na ibadet yerine şeytana ibadet etmek ne kötü bir şeydir!

 

Sahteler:

Bir Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:

"Allah kimi saptırırsa, bundan sonra artık onun hiçbir dostu yoktur." (Şûrâ: 44)

Bunlar Hakk'ın tayini olmadan halkın tayini ile irşada kalkan kimselerdir.

Şeytan ileriye sürdüğü için şeytan namına ortaya çıkarlar, kendi varlığını meydana koyarlar, nefis putunu eline alıp irşada kalkarlar. Nefsin arzusu, şeytanın desteği ile Hakk yolunda yürümeye ve yürütmeye çalışırlar.

O Hakk'a doğru gidiyor amma, her hareketi irşad değil ifsattır. Üç şey için çalışırlar: Menfaat, nam ve makam.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Kendilerine: 'Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.' denildiği zaman: 'Biz ancak ıslah edicileriz.' derler. İyi bilin ki asıl bozguncular kendileridir, lâkin anlamazlar." (Bakara: 11-12)

Şeytanın yolunda ve izindedirler. Bunlara şeyh şeytanı denir, şeyh suretinde şeytandırlar, yol kesicidirler, Hakk'a ulaşmak isteyenlere engel olurlar.

"Şeytan şeyhleri" dediğimiz bu fesatçı ve ifsatçılar bu zamanda alabildiğine türemişler; bu perde altında makam, nam ve menfaat elde ediyorlar. Bütün gayrimeşru arzularını, maddi geçimini, bu perdenin altında temin ediyorlar.

Hem ahkâma aykırı hareket ederler, hem de bunu kendi büyüklüğüne verirler. Müridleri de öyle düşünür. "Efendim o zat çok büyük olduğu için şeriata aykırı işler işleyebilir." der. Ahkâm haricindeki bir hareketi kişinin büyüklüğüne değil, zındıklığına vermek lâzımdır.

Hakiki bir mürid atılırım korkusundadır. Sahte mürşid ise müridim kaçar korkusundadır. Çünkü onun şeyhliği müridlerinedir. Müridleri ona şeyh diyor, o da "Ben şeyhim" diyor.

Bu durum neye benzer bilir misiniz? Bir şehrin valisi varken biri de: "Ben bu memleketin valisiyim." diyerek vali makamına oturursa, derhal onu oradan uzaklaştırırlar ve gereken cezayı verirler. Allah yolunda tayin edilmeyen bir kimsenin, o makamı işgal etmesinin cezasını siz tasavvur edin.

Allah-u Teâlâ bu hale erdirmediği halde, kendisini onlar gibi göstermeye çalışan kimse hem yalancıdır, hem riyâkârdır. Yalan ile iman bir arada durmaz, riyâ ise zaten imanı giderir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek inananları yolundan alıkoymaya ve o Allah yolunu eğriltmeye çalışmayın." buyuruyor. (A'râf: 86)

Bunlar her yolun başında otururlar, Allah'a varmak isteyenleri sapıtırlar, Allah-u Teâlâ'dan koparırlar.

Bunlar en aşağılık kimselerdir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Onlar yaratıkların en şerlileridirler." buyuruyor. (Beyyine: 6)

Bunlar en aşağılık olanlardır.

•

Şeyh kisvesi altındaki bu şeytanlar, İslâm dininin yüzkarasıdırlar. Tasavvura sığmayan her türlü melaneti yaparlar. Şeytanın yapamayacağı çirkin işleri şeyhlik kisvesi altında sergilerler.

Bu sahtekârların bu hareketleri ne İslâm dininde, ne de Tarikat-ı aliye'de vardır. Aslâ tarikatla ilgileri yoktur, icraatları tamamen kendi zanlarına dayanır. Halkın İslâm'dan soğumalarının ve Tarikat-ı aliye'den ikrah etmelerinin sebebi de bu şuursuzlardır. Ortalığı karartan, bunaltan ve istilâ edenler, İslâm'a en büyük darbeyi vuranlar da yine bu sahtelerdir. Kimisi kadınlarla, kimisi çocuklarla, kimisi de dünya menfaatlerini temin için çeşitli entrikalarla meşguldürler, dini dünyaya âlet ederler.

Önder olduğu zannediliyor, fakat İslâm dininde bir bozguncu olduğu bilinmiyor.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"Ümmetimden yalancılar, deccaller vücuda gelir." (Münâvi)

Yalancı ve deccalden maksat, dıştan insanları irşad ve ıslah etmek sıfatıyla görünüp, gerçekte ise halkı ahkâma uymaktan alıkoyanlardır.

Çünkü onları Hakk seçmedi. Kendini büyük gören gerçekten küçüktür.

Mukallidler zan ile hareket ederler, hiçbir hakikate isnad etmezler, etraflarını da böylece hakikatten uzaklaştırırlar.

Binâenaleyh hayat ve hakikat Allah-u Teâlâ'nın lütuf seyrindedir. Bütün sapıklık ve dalâlet de şeytanın desteklediği yoldadır.

İslâm'mış gibi görünüp, şeyh kisvesine bürünerek din-i İslâm'a en büyük darbeyi vuranlar bunlardır. Müslüman bunların yaptığını yapar mı hiç?

 

Nefsini İlâh Edinenler:

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Resul'üm! Gördün mü o nefis arzusunu ilâh edineni? Artık ona sen mi vekil olacaksın? (Onu şirkten sen mi koruyacaksın?)" (Furkân: 43)

Çok iyi bilin ki, o kendi nefsini ilâh edinmiş, ona tapıyor, o bir puttur. O putuna taptığı gibi, ona iltihak ve ittibâ edenler puthaneye girmiş ve o puthanede tapınmış oluyorlar. Çünkü o kendisi puta tapıyor, ona bağlı olanlar da o puthanede tapınıp duruyorlar.

Mesrûk -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:

"Bir kimseye ilim olarak Allah'tan korkar olması yeterlidir. Bir kimseye cehâlet olarak da kendini beğenmesi, nefsine mağrur olması yeterlidir." (Câmiü's-sağîr: 6240)

Bu en büyük tehlikeyi hiç kimse bilmiyor ve görmüyor.

Diğer bir Hadis-i şerif'te ise şöyle buyuruluyor:

"Bir insanın kendini beğenmesi yetmiş senelik ibadetini mahveder." (Câmiü's-sağîr)

Kibriya ve azamet Allah-u Teâlâ'ya mahsustur. Büyüklük ve ululuk ancak O'na yakışır. Kula yakışan tevâzudur, alçak gönüllülüktür.

Kendi nefsini beğenip değer verenlerden nefret ettiğim zaman şöyle düşünüyorum;

"Ben kendimi beğenip nefsime değer verirsem, ya Rabb'im ne kadar nefret eder!"

•

Bu saptırıcılar Allah yolunun başına oturdukları için ümmet-i Muhammed'i imandan soyarlar, Allah-u Teâlâ'nın dininden çıkararak kendi dinlerine çevirirler. Allah-u Teâlâ'dan koparırlar, kendilerine bağlarlar. Bunlara bağlananlar ise, bunların arzularına tâbi oldukları için, bunları ilâh edinmişlerdir.

Münâfık oldukları için esfel-i sâfiline giderler. Kendilerine destek verenleri de peşlerinden götürürler. Şeytandan daha korkunçturlar, Deccal'den daha tehlikelidirler. Bu büyük sahtekârlar ortalığı yaygara ile dolduruyorlar.

"Sen o münâfıkları gördüğün zaman, kalıpları hoşuna gider ve söylerlerse dediklerine kulak verirsin." (Münâfikûn: 4)

Âyet-i kerime'sinde beyan buyurulduğu üzere, siz onları ilâh edindiğiniz için kalıplarına ve sözlerine bakarsınız, Allah-u Teâlâ'nın hükümlerini görmezsiniz.

Bunlara bakarsın güya ibadet de ederler, müslüman gibi de görünürler. Fakat Allah-u Teâlâ kalbe ve niyete bakar.

 

Kıyas:

Allah-u Teâlâ kendi lütfundan kime sermaye koymuşsa, o kimse hizmeti minnet bilir. Fakat kime ki o sermayeyi vermemişse, o kimse mihnetle hizmet eder. Hizmeti minnet bilenler Rahman'ın yolundadır, mihnetle hizmet edenler şeytanın yolundadır. Birisi Hakk'a hizmet ediyor, diğeri şeytana hizmet ediyor. Görünüşte ikisi de Hakk yolunda.

Hizmeti minnet bilenler Allah-u Teâlâ'nın rızâ-i Bari'sini kazanır, mihnetle hizmet edenler gadabını kazanır.

Birisi: "Yolunda hizmet ettiren Sahibime şükürler olsun." diye şükrünü ortaya koyuyor, diğeri ise: "Hizmet ediyorum." demekle eneliğini ortaya koyuyor. Yaptıklarını nefsine malediyor, karşılığını da behemehal bekliyor.

Hakk yolunda hizmet edenler, bütün lütuf ve ikramların Allah-u Teâlâ'ya ait olduğunu, kendisinin ise hükümsüz ve değersiz bir mahlûkçuk olduğunu hem görüyor, hem biliyor.

•

Hakiki mürşidlerle sahte mürşidlerin temsili:

Bal arısı hep bal yapar. Can tehlikesi olmadıkça iğnesini sokmaz. Bir de eşek arısı vardır, o hep sokar. Kendisini sıksan bir damla balı yoktur.

Kamış da iki çeşittir. Birisi şeker kamışı, diğeri süpürge kamışı. Birinden hep tad akar, diğeri ne kadar sıkılsa hiçbir şey akmaz.

Şeyh Halil Fevzi -kuddise sırruh- Hazretleri, kendilerini mürşid olarak tanıyan ve tanıtan mukallidlerin şu şekilde misalini vermişlerdir:

Sarmaşık ilkbaharda kavağa çıkar ve: "Benim de senin kadar boyum var!" der. Kavak ise: "Sonbaharda görüşürüz." cevabını verir.

Bunlar halk tarafından büyütülmüş, kabartılmış kişilerdir ve şişirilmiş balon gibidirler. Onları halk şişirdiği için, kendilerini büyük zannederler. Patladığı zaman kendisi de havası da berhava olur.

Büyüklük odur ki, Hakk'ta fânî olmuş, Hakk onu kudret elinde tutmuş. Onu O büyütmüş. Fakat onu da kimse istemez, ötekisini ister. Bilemez ki istesin. Ne bilir ne de ister. Hakk ehli de diğerini bilmek istemez. Hakk ehliyle halk ehli arasında bu kadar büyük fark vardır.

 

Ölçüler:

Mukallidle mükemmeli ayırt etmek için ölçüler vardır.

Şöyle ki:

• O yaptıkları işte maksat, menfaat, gaye varsa; o yol, yol değildir. Allah yolunda yalnız rızâ vardır. Maksat, menfaat olmadığı gibi, rütbe ve makam da yoktur.

• Lokması helâl mi? Çalışıp mı yiyor, el sırtından mı geçiniyor?

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Sizden hiçbir ücret istemeyenlere uyunuz. Onlar doğru yoldadırlar." (Yâsin: 21)

İmanınızın karşılığında sizden hiçbir ücret istemeyen, mal talep etmeyen, dünya ile ilgili bir menfaat beklemeyen, baş olmak ve başka gaye peşinde koşmayan bu kimselere tâbi olun.

Böyle bir dâveti yapan kişiler elbette ki doğrudurlar, sözlerinde samimidirler. Din ve dünya hayrına ermişlerdir. Onlara uyan hidayete erer.

Başta Peygamber Aleyhimüsselâm Efendimiz olmak üzere, Allah yoluna dâvet vazifesini yerine getiren iman kahramanları, ilâhi hoşnutluktan başka hiç kimseden hiçbir ücret ve herhangi bir karşılık talep etmemişlerdir.

Hakk katındaki ecir ve menfaatı uman kimsenin nazarında, insanların elindeki geçici şeyler hiçbir değer ve kıymet taşımazlar.

Nefsinde gizliden gizliye karşılık alma isteğinin bulunup bulunmadığına dikkat eden kimse çok azdır ve bunun uygulamasını yapan da çok nâdirdir. Ancak sıddîk olanlar bu gibi durumlara dikkat edebilirler.

Bu Âyet-i kerime bir berzahtır. Günümüzdeki bölücüler dini dünyaya âlet ederek halkı kaz gibi soyuyorlar. Topluluk içinde utandırarak senet imza ettiriyorlar; evini, arabasını, parasını, elinde avucunda ne varsa alıyorlar. Bunu her bölücü yapıyor, çünkü hepsi eğri yoldadır.

• O toplulukta riyâ hâli mi var, ihlâs hâli mi galip? Eğer ihlâs varsa rahmet melekleri o meclisin üzerindedir, rahmet-i ilâhî'yi saçarlar. Riyâkârlık varsa şeytanlar mevcuttur.

• İçindekiler kendini mi methediyor, yoksa kendi âcizliğini mi ortaya koyuyor? Bu ölçülere hep dikkat etmek gerekmektedir.

Daha doğrusu "Kâl", "Hâl", "Fiil" ahkâma uygun olacak. Eğer birisi noksan olursa, Kur'an-ı kerim'den zerre kadar ayrılırsa; o yol, yol değildir. O yol hemen o yetmiş iki yolun içerisine girer ve kaybolur.

Yâni gökte uçtuğunu dahi görseniz, ahkâmdan bir lâhza ayrıldığını gördüğünüz zaman, kim olursa olsun, olduğu yerde bırakın. İsim bahis mevzuu değildir.

Bugün sahanın çoğunu onlar istilâ etmişlerdir, ortalığı kasıp kavuruyorlar.

 

Şeytan'ın Yapamayacağını Yapanlar:

Şeytan namına çalışanlar, şeytanın hizmetçileridirler. Şeytan namına çalışırlar, şeytanın yapamayacağını şeyh kisvesi altında bunlar yapar.

Tarikat-ı aliye-i münevvere'ye her müslümanın intisabı zaruri iken, birçok insanlar bunları görüyor ve irkiliyor, kaçınıyor, nefret edip tiksiniyor. "Tarikat bu mudur?" diyor, onun şeytan olduğunu bilmiyor, şeyh kisvesi altındaki şeytanlığını görmüyor. Tarikat-ı aliye'nin nezafetini kaybettirenler, tasavvuftan soğutanlar, İslâm'dan uzaklaştıranlar işte bu şeytan şeyhleridir.

Çünkü onlar Allah yolunun eşkiyalarıdır, yol kesicidirler. Allah yolunu ve Allah ehlini arayanların yollarını kestiler. Hem kendileri kesildiler, hem de yol kestiler. Ruhlarını öldürdüler, ebedî hayatlarını katlettiler.

Ağına düşürdüklerini çalıştırıyorlar, soyuyorlar ve kendileri yiyorlar. Bütün maddi ihtiyaçlarını bu şekilde temin ediyorlar. Her türlü nam, menfaat, şan, şöhret ve şehvetlerini bu yolla tatmin ediyorlar. Bunların hepsi şeytanın askeridir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Direk olmuş keresteler." buyuruyor. (Münâfikûn: 4)

Mevkileri güzel, saltanatları yerinde, kisveleri herkesi imrendirir, fakat hepsi de cehennem direğidir.

•

O nefsini ilâh edinmiş ona tapınıyor. Gelenler de onun putuna taptığı için puthane oluyor, onları puthaneye sokmuş oluyor.

Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:

"Allah'ı bırakıp da taptıkları şeyler, şefaat edemezler. Ancak bilerek hak ile şâhitlik edenler bunun dışındadır." (Zuhruf: 86)

Hep onu överler, hep onu methederler. Hiçbir hakikati görmezler ve görmek de istemezler. Yalnız ve yalnız kendilerinin hakikat ehli olduğunu zannederler.

Onlar niçin bu hataya düştüler?

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Sâdıklarla beraber olunuz!" diye emir buyuruyor. (Tevbe: 119)

Şeytanla, şeytanlaşmış şeyhlerle değil.

Mürşid-i kâmil'i bulmayanlar gerçek mürid olamazlar. Her ne kadar çalışsa da, bir gayret içinde bulunsa da faydası pek azdır, niyetine göre, ihlâsına göre istifade eder. Çünkü onlar bu emr-i ilâhî'yi dinlemediler, hakikati aramadılar ve hakikati bulamadılar.

Mürşid-i kâmil hükümsüz ve değersiz olduğunu bilir, hüküm ve değerin yalnız Allah-u Teâlâ ve Resul'de olduğunu görür. Kendisinin bir resimden, bir maskeden ibaret olduğunu, bir paçavradan ibaret olduğunu hem bilir, hem görür. Fakat nefsine tapınanlar bunu görmek şöyle dursun; ilâhlık dâvâsına halel getirir diye, işitmek bile istemezler.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Hiç şüphesiz ki şeytanlar o insanları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin hidayete erdirilmiş olduklarını zannederler." (Zuhruf: 37)

Ve dolayısıyla hiçbir söze ve hiçbir hakikate de yanaşmazlar.

Nitekim insanların pek çoğunun durumu böyledir. Hakikati aramadıkları için zandan kurtulamazlar.

Şimdi bu sözlerimize hayret edersiniz, ahirette aynel-yakîn karşılaştığınız zaman ne kadar haklı olduğumuzu görürsünüz. Nedamet çok, faydası hiç yok!

•

Ha sahte peygamber, ha sahte mürşid. Sahte peygamber de yol kesicidir, sahte mürşid de yol kesicidir, eşkiyadır. Sahte peygamber: "Ben de peygamber'im. Allah-u Teâlâ'nın hükmünü tebliğ ediyorum." der amma, aslında şeytanın tayin ettiğidir. Kendisi tayin etmediği için onun Allah-u Teâlâ ile hiçbir ilgisi yoktur. Ona tutunan şeytana tutunmuştur. Bunların âhirette kurtulmaları da mümkün değildir. Kesinlikle bunun böyle olduğunu bilin.

Fenâfillâh'a ermiş bir mürşid, yok olmuştur, Hakk'ta fâni olmuştur. O Hakk namına vazife görür, O'nu destekleyen bizzat Hazret-i Allah'tır, onu O ileriye sürmüştür. Fakat Hazret-i Allah'ın ileriye sürmediği, memur etmediği kimse: "Ben buyum!" diyor amma, o yol kesicidir.

Ha dağda eşkiyalık yapmış, ha mürşidlik yapmış! Hatta dağdaki eşkiya ondan daha iyidir. Çünkü onu öldürürse, imanlı gittiği takdirde şehit olmasına vesile olur. Amma mürşidim diyen kimse kişinin ruhunu öldürürse o nereye gider? Bu iş bu kadar mesuliyetlidir!

Bunlar ölü ile diri arası gibidir. Mürşid-i kâmil, Allah-u Teâlâ'nın bahşettiğini verir. Diğerinin zaten ruhu ölmüştür, o ne verebilir? Zira Allah-u Teâlâ onu lâyık görseydi, onu tayin ederdi. Allah-u Teâlâ onu lâyık görmemiş. Annesi, babası, kardeşi lâyık görmüş. Şöhreti, nâmı gitmesin diye.

 

İblis'in Askerleri:

Ahmed Yesevî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fakr-Nâme" adlı eserinde bu sahte şeyhler hakkında buyururlar ki:

"Bizden sonra âhir zaman yakın olduğunda öyle şeyhler ortaya çıkacak ki; İblis aleyhillâne onlardan ders alacak ve bütün halk onlara dost olacak ve fakat müridlerini idare edemeyecekler.

O şeyhler ki müridlerinden açgözlülükle birşeyler dilerler ve canlarını küfür ve dalâletten ayırmazlar ve bid'at ehlini iyi görürler ve ehl-i sünneti kötü görürler ve şeriat ilmi ile amel etmezler ve nâmahremlere bakarlar ve kötülüğü âdet edip Allah-u Teâlâ'nın rahmetinden ümitli olurlar ve şeyhlik işlerini değersiz görürler. Onların müridleri de dinden çıkmış olur, kendileri de dinden çıkmış olur.

Ve yine değersiz bir şekilde ve inleyerek müridlerinin kapısında dolaşırlar, o halde müridlerinden yardım alırlar. Eğer müridleri bağış ve yardımda bulunmasa, döğüşürler ve 'Benim küskünlüğüm Allah'ın küskünlüğüdür.' derler.

Şeyh odur ki, yardım alsa ihtiyacı olanlara verir. Eğer alıp kendisi yese murdar et yemiş gibi olur. Eğer elbise yapıp giyse o elbise eskiyinceye kadar Hakk Teâlâ onun namaz ve orucunu kabul etmez.

Ve eğer aldığı yardımdan ekmek yapıp yese, Hakk Teâlâ onu cehennemde türlü azaba uğratır.

Ve eğer öyle şeyhe bir kişi itikat etse kâfir olur. Öyle şeyhler mel'undurlar. Onların fitnesi Deccal'den beterdir. Şeriatte, tarikatte, hakikatte, marifette mürteddirler."

"Mir'atül-Kulûb" adlı eserinde ise şöyle buyuruyor:

"Âhir zamanda bizden sonra öyle şeyhler zuhur edecek ki, Şeytan aleyhillâne onlardan ders alacak ve onlar şeytanın işini yapacaklar. Halka dost olup halk ne isterse onu yapacaklar. Müridlerine yol gösterip onları maksada ulaştırmayacaklar. Dış görünüşlerini süsleyip müridden çok hırs sahibi olacaklar ve içleri (bâtınları) harap olacak. Küfür ile imanı farklı görmeyecekler. Âlimleri sevmeyecek ve onlara iltifat etmeyecekler. Ehl-i sünnet ve cemaatı düşman görüp ehl-i bid'at ve dalâleti sevecekler. Kötülüklerini öne çıkarıp Hakk Teâlâ'dan iyilik umacak ve şeyhlik iddiasında bulunacaklar."

 

"Allah Yolunda Yürüyorum"
Diyenlerin Ayırım Noktası:

Allah-u Teâlâ yolumuzu mânâ ve mahviyet üzerine kurmuştur. Diğerlerinin yolu ise varlık ve maddiyat üzerine kuruludur.

Mânâ demek, yalnız Allah-u Teâlâ'ya dayanarak iş görür. Mahviyet demek, O'ndan başkasını görmez.

Kişiler: "Ben Allah yolunda yürüyorum." zanneder ve hizmet için de çalışır. Fakat yolu görünüşte Allah yoludur. Allah-u Teâlâ dilediğine yol verir. O'nun yürüttüklerinden başka hiç kimse yürüyemez.

Nitekim Âyet-i kerime'sinde açık ve kesin olarak ferman buyuruyor:

"İşte o yol Allah'ın hidayet yoludur. Allah kullarından dilediğini bu yola eriştirir. (Kime dilerse ona nasip eder)." (En'am: 88)

Bunlar hep ahirete göçüldükten sonra meydana çıkacak.

Diğer yollarda madde olur, gaye, maksat ve menfaat olur, rütbe ve şöhret olur. Hakk'tan başka her şey var. Amma Hakk'ın bulunacağını sanmayın. Bu gibi şeyler olanlarda tecelli etmez. Niçin? Âyet-i kerime olduğu için.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Allah hiç kimsenin göğsünde iki kalp yaratmamıştır." (Ahzâb: 4)

Ki, birini Muhabbet-i Mevlâ'ya, diğerini muhabbet-i mâsivâya hasretsin. Bir kalpte iki sevgi yaşamaz. Kimin kalbinde yalnız Allah-u Teâlâ var, o Hakk iledir. Kimin kalbinde mâsiva var, o halk iledir.

Bu Âyet-i kerime'ye göre esas budur.

Bunların iç durumları budur. Bunlar güya Hakk'a gitmeye çalışıyorlar. Fakat aslında yol kesiyorlar.

Şimdi siz, bu sözlerimize hayret edeceksiniz. Ahirette aynel yakîn karşılaştığınız zaman, haklı olarak söylediğimizi göreceksiniz. Nedamet çok, faydası hiç yok!

Çünkü herkes önderi ile haşrolacak.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |