EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN
“HÂTEMܒL-EVLİY” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (103)

Karabaş Velî -kuddise sırruh- (2)

 

On yedinci yüzyılda yaşamış Osmanlı mutasavvıflarının önde gelenlerinden olan Karabaş Velî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Kâşifü'l-Esrâri'l-Fusûs" adlı eserinde yer alan; Hâtemü'r-rüsul ve Hâtemü'l-evliyâ'nın ilmi, mertebesi ve tecelliyâtı ile ilgili muhteşem ifşaatlarına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

Hâtemü'r-Rusül'e
Şerî'at'ı Bildiren İlim:

Karabaş Velî -kuddise sırruh- Hazretleri "Kâşifü'l-Esrâri'l-Fusûs" adlı eserinde, Zâtî İlâhî tecellîye mazhar olan Hâtemü'l-evliyâ her ne kadar hükümde Hâtemü'r-rusül'ün şerî'atına tâbî durumunda ise de, hakîkatte Hâtemü'r-rusül'e şerî'at'ı bildiren ilmin de aynı kaynaktan alındığını ifşâ ederek şöyle buyurmuştur:

"Ehl-i hakîkatin yanında sâbit olan, her zamanda tek bir imamın Zât'a mazhar olduğudur. Resulullah -salla'llâhu aleyhi ve sellem- zamânında da Resûlullah Aleyhisselâm, müşâhade kendisinden alınan tek imamdı. Resûlullâh Aleyhisselâm (Şerî'at husûsunda) kendisine tâbî olunan bir kimse olmakla birlikte, ona şerî'atı bildiren ilim de o idi. Hâtemü'l-velâye de onun -aleyhisselâm- (Şerî'atına) tâbîdir ve her ne kadar ilim hakkındaki herhangi bir şey kendisinden alınsa da; tâbî olan, kendisine tâbî olunandan daha düşüktür. (Hazret-i) Ömer'in verdiği hükümdeki ve hurmanın aşılanmasındaki üstünlük gibi ki, her ikisi de ulemânın katında ma'lûmdur." ("Kâşifü'l-Esrâri'l-Fusûs"; Hacı Mahmud Efendi, nr.: 2225, vr. 25a)

 

Hâtemü'r-Rusül ve Hâtemü'l-Evliyâ'nın
"Hatemiyyet"inin Mâhiyeti:

Karabaş Velî -kuddise sırruh- Hazretleri "Kâşifü'l-Esrâri'l-Fusûs"un bir başka noktasında; Allah-u Teâlâ'nın Zât'ına ve sıfatlarının tümüne has olan küllî İlâhî tecellînin, Hâtemü'l-evliyâ'ya ihsan buyurulan "Hatemiyyet" mertebesinde gerçekleştiğine işâret etmiş; Hâtemü'r-rusül'ün dahî bu ilmi, kendi bâtını ve "Ehadiyyet"in kaynağı olan Hâtemü'l-velâye mertebesinden elde ettiğini haber vermiştir:

"Hatm'in hangi yönüyle bir 'Hatm' olduğu bilinmektedir, Hâtemü'r-rüsul'den sonra herhangi bir nebî ve resul gelmeyeceği de ma'lûmdur. O, şer'î nübüvvetin ve risâletin kendisiyle hatme erdiği Hâtem'dir. Hâtemü'l-velâye ise bu mânâda değil; bilâkis 'Allah' ismiyle ve Allah'ın Zât'ının gerektirdiklerinden mâ-'adâ, Allah'ın kendisiyle vasfedildiği şeylerin tümüyle de vasıflanmakla bir Hâtem olup, velâyeti bununla hatmetmektir.

Halk arasında 'Gümüş tuğla' ve 'Altın tuğla' sözüyle bilinen bu (mertebe)nin fevkinde bir mertebe yoktur. Gümüş kalp nûru, altın ise rûh nûrudur. Şeriatın kaynağı kalp, velâyetin kaynağı ise rûhtur. Rûh, kalp ile kemâlini bulur. Çünkü o rûhun eşi gibidir; rûh, sırrını ancak eşiyle açığa vurabilir.

Şeyh'in sözünün ezelden ebede kadar ulaşan zâhiri ise, nübüvvet ve velâyet hakkındaki Hâtem'lerin kendileriyle kemâle erdiği şahıslardır. Zîrâ Hâtemü'r-rüsul Hâtemü'l-velâye'den tahsil ettiği için, müşâhade ilmini bilenler yalnız onların ikisidir. O (Hâtemü'r-rüsul) ilmini Ehadiyyet'in kaynağından alırken, Hâtemü'l-velâye de şerî'at husûsunda Hâtemü'r-rüsul'e tâbîdir.

Nitekim Hızır Mûsâ Aleyhisselâm'a:

'Ben sana risâletinin zevkiyle ilgili olarak öğretilen ilmi bilmem, sen de O'nun bana öğrettiği ilmi bilmezsin!' buyurmuştu. (Buhârî, Tecrîd-i Sarîh: 102)

Tıpkı bizim, müşâhade ile ilgili mânevî zevkimiz gibi… Çünkü o İlâhî müşâhadeye mânîdir.

Allah'ın onu muttalî' kıldığı şeye gelince; Zât denizi sıfatların zuhûru için dalgalandığı vakit, hakîkat noktasını Ceberût âlemine fırlatıp Muhammed Aleyhisselâm'ın sûretiyle sûretlendirir. Belki o bir tâyin hil'atı değil, Muhammed'in de rûhudur. İşte o, sıfatları birarada toplayan 'Zât' ismi ile isimlendirilir. Ona verilen iki dâvetten biri, 'Şerî'at'tan ibâret olan sûrî dâvet; diğeri ise 'Velâyet'ten ibâret olan mânevî dâvettir.

'Enâ ebû'l-ervâhi ve ümmü'l-eşyâ'': 'Ben ruhların babası, eşyânın anasıyım!'

Buyurduğu için; onun zâhiri Hâtemü'r-rüsul, bâtını ise Hâtemü'l-evliyâ'dır. Herhangi bir kimse şeriatı ancak ondan alır ve herhangi biri, velâyetle ilgili herhangi bir şeyi yine ancak ondan elde eder. Çünkü 'Velî', ezelî ve ebedî olan Zâtî sıfatlardan bir sıfattır.

Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm, velîye âit olanı olmadan aldığı zaman, her ne kadar:

'Sen olmasaydın, felekleri yaratmazdım." (buyruğu) onun hakkında olsa da, kendisi için bir noksanlık ârız olması lâzım gelir. (Aclûnî, "Keşfü'l-Hafâ")

Şu hâlde ey kardeşim, benim (bu sözümle) -hâşâ ve kellâ- sakın Şeyh'e i'tirâz ettiğimi zannetme! O'nun her ikisinin makamlarından murâdının, 'Nübüvvet ve Şerî'at' makâmı ve Ehadiyyet'ten elde edilen "Velâyet' makâmı olduğunu düşün! Nübüvvet ehli olan kimse Vâhidiyyet'i alırken, 'Ehadiyyet makâmı'na kadar ulaşmış olan Velâyet'ten almaya muhtaçtır. Buna göre, netîce itibâriyle ikisinde de murâd edilen bu iki makam olur." ("Kâşifü'l-Esrâri'l-Fusûs", Hacı Mahmud Efendi, nr.: 2225, vr. 25b-26a)

 

Hâtemü'l-Evliyâ Kendisini Niçin
İki Tuğla Sûretinde Görür?

Hazret, Hâtemü'l-evliyâ'nın kendisini, eksik kalan velâyet duvarını tamamlayan iki tuğla sûretinde görmesinin sebebini ise şöyle izâh ediyor:

"Hâtemü'l-evliyâ'nın Hâtemür'r-rusül'den sonra geleceği ma'lûmdur. Onun da kendisini, duvarı tamamlayan iki tuğla şeklinde görmesi düşünülemeyecek bir şey değildir. Çünkü o Hâtemü'r-rusül'ün Şerî'at'ına tâbîdir ve Şuhûd ilmini doğrudan doğruya Allah'tan alır. Böylece her ikisiyle de Velâyet duvarını tekmil edip tamamlamış olur." ("Kâşifü'l-Esrâri'l-Fusûs", Hacı Mahmud Efendi, nr.: 2225, vr. 26b)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |