Tarımsal Üretim ve Gıda Güvenliği,
Ulusal Güvenliğin
En Önde Gelen Unsurlarındandır!

 

Hiçbir tedbirimiz yok. Hiçbir politikamız yok.
Küresel tekeller neyi dayatırsa onu yapacağız diye uğraşıp duruyoruz.
Geleceğimizi, sağlığımızı, ekonomimizi, kimliğimizi, inancımızı kendi ellerimizle düşmana teslim ediyoruz.

 

Geçen yılın sonlarına doğru gıda fiyatları aniden yükselmeye başladı. Temel tüketim maddesi sınıfına giren birçok tarımsal ürünün fiyatı iki katına varan oranlarda artış gösterdi.

Bu fiyat artışı ancak fakir ülkelerde yaşanan gösteriler ve ölümlü olaylardan sonra dünya gündeminde yer bulabildi. Dünyanın çeşitli ülkelerinde hükümet karşıtı gösteriler eşliğinde onlarca kişi hayatını kaybetti. Haiti, Bangladeş, Mısır, Pakistan, Kamerun, Burkina Faso, Moritanya, Fildişi Sahilleri, Senegal, Etiyopya, Özbekistan, Yemen, Bolivya, Endonezya... gibi ülkelerde halk sokaklara döküldü. Birkaç aydır devam eden olaylarda Mısırda 11, Kamerun’da 40, Haiti’de 5 kişinin öldüğü söylendi.

Türkiye’de ise devlet adına sorumluluk yüklenmiş kişiler olayı “Spekülatör” meselesine indirgeyip, birkaç afra-tafra gösterisi yaparak geçiştirmeye çalıştı.

Bu yaşanan gelişme, tarımın insanlar ve tabii devletler için önemini bütün çıplaklığı ile ortaya koyduğu halde, işin bu boyutu yine görmezden gelindi. Bir ülkenin varlık sorunu sayılabilecek birçok konudan daha önde -belki de en önünde- bulunan tarımsal üretim konusu yine gerektiği gibi gündeme gelemedi. Herhalde bir gün bu halk aç kaldığı zaman aklımız başımıza gelecek.

Tarımsal üretim bir ülke için askerî savunma sanayiinden daha az önemli değildir. Ne zaman aklımızı başımıza alacağız bilemiyoruz. IMF, Dünya Bankası, Avrupa Birliği ne derse onu yapıyoruz. Üstelik çiftçilerimiz topraklarını terkettikçe bir maharet işlemiş gibi seviniyoruz.

Hemen her konuyu olduğu gibi tarımsal üretimi de “Küresel rekabet”, “Ekonomik faaliyet” basitinde tartışıyoruz. Halbuki “Ziraî üretim”; “Temel Güvenlik Meselesi” boyutunda ele alınması gereken çok önemli bir konudur.

Çanakkale harbinde askerlerimize verdiğimiz günlük iaşe listelerini gözlerimiz dolarak okuyoruz. Kurtuluş Savaşı sırasında yaşanan yokluklar daha çoktu. Öyle günler oldu ki askerlerimiz çarıklarını yediler.

İkinci Dünya Savaşı’na katılmadık, ancak ticaret yollarının kapandığı bir 5-6 yıl içinde yaşanan yoklukları o günleri yaşayan büyüklerimiz çok iyi hatırlarlar.

Bu ülke bu kadar badire atlattığı halde, bütün hafızasını kaybetmiş, balık otu yutmuş gibi günü kurtarmaya çalışıyor. Bu sulh devirleri sanki ilelebed devam edecekmiş gibi yaşıyoruz.

Halbuki dünyanın en kuvvetli ülkeleri en büyük savaşlar yaşanacakmış gibi hazırlıklar yapıyor. Amerika, İsrail gibi ülkeler bu hazırlıklarını adeta paranoya derecesinde yürütüyor. Gıda, Gaz, petrol stoğu olmayan bir Batı ülkesi yok. Daha önemlisi bu ülkeler gıda ve enerji sektörlerini bağımsız tutabilmek için ellerinden gelen her şeyi yapıyorlar. Amerika, Avrupa’yı Rusya’nın gazına bağımlılıktan kurtarmak için dört dönüyor.

Biz ise daha yakın zamanda boğazımıza sarılmış ülkeleri “Dost” bellemişiz, ne derlerse onu yapıyoruz. Boğazımıza kadar borç batağındayız. Tarımsal üretimde kendi ihtiyacını karşılayan bir ülke sıfatından tohumlarını bile ithal eden ülke durumuna geldik. Çiftçilerimizin topraklarını terketmeleri için her türlü ahmaklığı yaptık.

Oysa bütün Batı ülkeleri her türlü teknolojik imkânları kullanarak ziraat yapan çiftçilerine ayrıca milyarlarca dolar tutarında desteklemelerde bulunmaktadır.

Türkiye’nin durumu ise şudur: İşin uzmanlarının söylediği gibi; “Türkiye’nin tarım politakası yok.”

Bu söz “Türkiye’nin savunma politikası yok.” demekle hemen hemen aynı şeydir. Durum bu kadar ciddidir.

Dergimizin 2003 yılı Ağustos sayısında “Savaşa Hazırlık” Başlığı altında dile getirilen gerçekler güncelliğini kaybetmiş değil, bu konuda herhangi bir politika da geliştirilmiş değil!

“Gerek bu şiddet ve dehşet günlerinin yokluk zamanları için, gerekse büyük askeri tehlikelere karşı alınabilecek tedbirler var.

... En temel ihtiyaç sahası ve birinci öncelikli sektör gıda ve buna bağlı olarak tarımsal üretimdir.

İkinci sırada enerji sektörü (elektrik-petrol) vardır.

Üçüncü sırada sağlık sektörü ve ilaç sanayiini sayabiliriz.

Ve bütün bu sektörlerle birebir bağlantılı olarak askeri saha ve savunma sanayii..

Gıda, Su, Tarım, Tarımsal Sulama, Hayvancılık:

Tarımsal üretim gıda sektörünün temel kaynağı ve bir ülke için en stratejik üretim sektörü olmasına rağmen Türkiye’de maalesef yıllar yılı tarım sektörü üvey evlat muamelesi görmüştür. Bunda Türkiye’nin önünü tıkayan, sağlıklı düşünmesini engellemeye matuf hemen her sahadaki klişe lafların tarımsal versiyonlarının büyük katkısı olduğu gibi, yönetici elitin ülke gerçeklerinden kopuk olmasının da etkisi olmuştur.

Tarım sektörüne üvey evlat muamelesi yapılmasına sebep olan klişelerin başında “Tarım sektöründeki çalışan sayısının azlığı gelişmişlik düzeyinin en büyük göstergesidir.” şeklindeki varsayım gelmektedir. Bu klişede bir miktar doğruluk payı olsa da gerçekleri tam yansıtmadığını söylememiz gerekmektedir.

Her şeyden önce Türkiye’nin tarımsal yapısı ile Avrupa’yı hele hele Amerika’yı kıyaslamak kesinlikle çok büyük bir yanlıştır. Avrupa’lı istilacılar yeni dünyayı ve hatta Afrika’yı sömürgeleştirirken yer yer kilometrelerce alana yayılmış çiftlikler kurdular. Dolayısı ile Amerika’lı bir çiftçi ile Türkiye çiftçisinin kıyaslanması bakkal ile otomobile kadar herşeyi satan dönümlerce arazi üzerine kurulu hipermarketin kıyaslanması gibi bir şeydir.

Bu farklılıktan dolayı üzülmeye hele hele utanmaya hiç gerek yoktur. Çünkü bu farklılık sıkıntı ve savaş günleri için büyük bir avantajdır. Zira kırsal kesime yayılmış bir nüfus kitle imha silahlarının kullanıldığı bir savaşta büyük bir avantaj olduğu gibi, dünyanın ekonomik çarkının durduğu, ticaret yollarının kapandığı günler için de böyledir. Nitekim geçtiğimiz ekonomik krizlerde Türkiye’nin Arjantin benzeri sosyal yıkımlar yaşamamasının bir sebebi aile yapımız olduğu kadar diğer bir sebebi büyük şehirde yaşayan insanlarımızın bir şekilde kırsal kesimle bağlantılı olmasıdır.

Küresel tarım tekellerinin IMF marifetiyle dikte ettiği tarım politikaları irdelendiğinde görülecektir ki, bu politikalar sonuç itibariyle çiftçiliği köreltmekte, sömürgeci, çok büyük arazilerde büyük sermaye ve devlet desteği altında üretim yapan yabancı tarım sektörü ile hiçbir rekabet imkanı bulunmayan yerli üreticilerin hayat hakkını elinden almaktadır.

Yapılması gereken -hiçbir komplekse kapılmadan- yerli üreticilerimizin önünü açmak, -tarım sektöründeki istihdamın çoğalmasından endişe etmeden- tarıma gerekli desteği vermektir. Türkiye’nin küçük üreticileri kendi imkanları ile araştırma geliştirme yapamamakta, ve hatta sulama imkanlarını rehabilete edememektedir. Bu sahalardaki devlet desteğinin yanında tarımsal girdilerin ucuzlatılmasından ürün alım garantilerine kadar her türlü destek tarımsal sektörden esirgenmemelidir.

Türkiye’deki tarım sektörü de çok büyük farklılıklar arzetmektedir. Ege, Çukurova, Antalya gibi yılda bir defadan fazla ürün almaya elverişli bölgelerimizdeki çiftçilerimizin imkanlarıyla karasal iklimin hakim olduğu yerlerdeki çiftçilerimizin imkanları farklı olduğu gibi büyük arazilerde üretim yapılan yörelerimiz olduğu gibi çok küçük arazilerde üretim yapmak zorunda olan yörelerimiz de vardır. Bütün bu farklılıklar tarımsal politikaların tayininde göz önünde bulundurulmalıdır.

Gerek tarımsal sulama ve gerekse içme suyu konusunda yakın zamanda beklenen kurak yıllar için şimdiden tedbirler alınmalı, İsrail’in çöl ortamı için geliştirdiği tekniklerden (damla sulama gibi) faydalanılmalıdır.

Hayvancılık sektörü de tarıma bağlı olarak aynı sorunları yaşamakta, kaçak et ithali ek bir sorun olarak bu sektörümüzü yok olma noktasına getirmektedir.

İkinci dünya savaşının gıda tedarikçisi, 1980’lere kadar kendi kendine yeten dünyanın yedi ülkesinden birisi olan Türkiye gıda ithalatına milyarlarca dolar para harcar duruma gelmiştir.

Bir an evvel gerekli tedbirler alınmalı, tarım ve hayvancılık tekrar canlandırılmalı, ayrıca zaruri gıdalar için stoklama yöntemleri geliştirilmelidir.” (Hakikat Dergisi, Ağustos 2003, sh. 39-40)

Şu günlerde tehlike çok daha büyük boyutlara ulaştı. “Küresel Isınma” adı verilen bir kuraklık devri iyice kendisini hissettirmeye başladı. Güvensizlik ortamı petrol’den sonra gıda sektörünü de esir almaya başladı. Bu durumdan yine küresel tekeller kârlı çıkıyor. Petrol tekelleri görülmemiş kârlar elde ediyorlardı. Şimdi tarım tekelleri aynı kulvarda hızla ilerliyor. İlaç ve silah tekelleri pusuda bekliyor.

Bu Batı merkezli yamyam sürüleri daha çok para kazanmak için insanların açlıktan, kargaşadan, iç harpten, savaşlardan ölmesini adeta teşvik ediyorlar. Diğer yandan sömürü çarkı bozulacak diye de korkuyorlar.

Ancak hikmet-i Hüda öyle bir süreç yaşanıyor ki, bu küresel yamyamların kontrol edemeyecekleri boyutlarda hadiseler zuhur edebilir. Bu yamyamlar kendi yaktıkları ateşte yanabilir. Zira tek bir küresel kriz değil, çok farklı noktalardan, dört bir yandan çeşitli krizler patlak vermek üzere.

Kapitalizm balonu patlamak üzere. Ortalıkta “Ekonomik kıyamet” senaryoları dolaşıyor.

Diğer taraftan yukarıda da değindiğimiz gibi “Küresel Isınma” veya “Küresel Kuraklık” diye tabir edilen kriz büyük bir hızla yayılıyor.

Petrol ve Enerji fiyatlarındaki artış başta gıda sektörü olmak üzere tüm sektörlerdeki fiyat artışlarını ve bu krizleri körüklüyor.

Bütün bunların yanında gerekirse nükleer silahları kullanmayı göze almış “Savaş lordları” dünyayı kan deryasına çevirmek için gün sayıyor. Kendisini insanların efendisi olarak gören siyonist güruh “Şu insanların yüzde yirmisi köle olarak kalsa yeter.” zihniyetini taşıyor.

Binaenaleyh dünyamız şu günlerde -Irak ve Afganistan işgallari gibi felaketlere rağmen- nispeten bir sulh devri yaşıyor.

Büyük bir harp çıktığı zaman gıda ihtiyacını ithalatla karşılayan ülkelerin durumu çok daha zor olacak. Afrika’daki açlıkların en büyük sebebi iç harpler. İnsanlar iç harpler yüzünden yerini yurdunu terkediyor, ekimini dikimini yapamıyor, hayvanını yetiştiremiyor. Karnını doyurmak için ya ot çöp topluyor, ya da dışarıdan gelecek yardımlarla ayakta durmaya çalışıyor. Bu sahnenin küresel boyuta taşındığını düşünürseniz ne demek istediğimizi daha iyi anlarsınız.

Gıda tedariki bu derece önemli bir husus olduğu halde, bu konuda hiçbir devlet politikamız yok.

Yine bu konuyla bağlantılı olarak sağlığımızı direkt ilgilendiren “Bio güvenlik” ya da “Genetik güvenlik” diyebileceğimiz sahada da hiçbir tedbirimiz ve politikamız yok.

 

Biogüvenlik:

Moleküler biyoloji ve canlıların genetik yapısı hakkındaki bilimsel gelişmeler korkutucu boyutlara ulaştı. “Bilimkurgu” formatında izlediğimiz “Frankeştayn” filimleri artık filim olmaktan çıktı. Amerika’da şu anda milyarlarca dolarlık bir kaynak desteği altında “Korkusuz asker” programı resmen yürütülüyor. Tarım ürünlerinin genetik yapısı değiştirilmiş türleri üretiliyor. Gelişmiş ülkeler GDO (Genetiği Değiştirilmiş Organizma) gıdalarını ülkelerine sokmuyor. Bu gıdalar Türkiye gibi denetimin zayıf olduğu ülkelerle üçüncü dünya ülkelerine gönderiliyor.

Şöyle düşünün; yediğiniz bir bitki daha çok ürün alabilmek için domuz ve fare gibi hızlı üreyen hayvanların genetik yapısından parçalar taşıyor olabilir.

Bu ülkeler hiçbir şey yapmamış olsalar bile kısırlaştırılmış tohumlar pazarlıyorlar. Böylece meselâ Türkiye her yıl milyonlarca dolarlık tohumu İsrail’den defaatle ithal ediyor. Bu gibi kısır tarımsal ürünlerin insanlara olan yan etkileri ise bilinmiyor, daha doğrusu araştırılmıyor.

ABD gibi ülkeler, GDO’ların dünya açlığını önlemenin tek yolu olduğunu savunuyor. Yine bu ülkeler tarımda patent uygulaması ile fakir ülkelerin ürünlerine bir iki değişiklik yaparak sahip çıkmaya çalışıyor.

Bu genetik teknolojisinin insan sağlığını ve güvenliğini ilgilendiren bir diğer boyutu; yeni virüsler ve hastalıkların üretilmesi şeklinde karşımıza çıkabiliyor. Sadece bir millete has hastalık veya biyolojik silah üretilmeye çalışanların olduğu da bir sır değil. Bu hususta güvenliğine dikkat etmeyen ülkelerin başında yine Türkiye geliyor. Çeşitli kampanyalarla toplanan binlerce insanın kan örnekleri yurtdışına gönderiliyor. Star Gazetesi’nde yayınlanan bir habere göre İstanbul Tıp Fakültesi bünyesindeki Kemik İliği Bankası’nda kayıtlı yaklaşık 30 bin donörün tüm genetik şifreleri ve adreslerinin yer aldığı dosyalar kopyalandı. Yani çalındı.

 

Tedbir:

Görüldüğü üzere tedbir alınması gereken çok mühim konularda hiçbir tedbirimiz yok. Hiçbir politikamız yok. “AB” efsununa tutulmuş gidiyoruz. Küresel tekeller neyi dayatırsa onu yapacağız diye uğraşıp duruyoruz.

Geleceğimizi, sağlığımızı, ekonomimizi, kimliğimizi, inancımızı kendi ellerimizle düşmana teslim ediyoruz. Allah akıbetimizi hayırlı kılsın, bizi muhafaza etsin!..

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |