TARİHTEN SAYFALAR

 

"Târihçi" Geçinen
Bâzı "Tahrifçi"lerin Ortaya Attığı;

Fethin Mânevî Cihetini Hedef Alan
Asılsız İddiâlara Cevaplar

 

Beş yüz elli beş yıl önce, Fâtih Sultan Mehmed Hân ve "güzel askerler"inin zâhirî, Akşemseddîn Hazretleri ve sayısız velînin mânevî gayretleriyle fethedilen İstanbul'un, gerek zâhirî, gerekse mânevî cephesini çökertmek ve her iki ciheti hakkında da gönüllere şüphe düşürmek isteyen "târihçi" sıfatındaki seviyesiz "tahrifçi"ler bugüne kadar hiç eksik olmamıştır.

Osmanlı medeniyeti bir "İslâm" medeniyeti olduğu ve bunun en büyük delîli Osmanlı medeniyetinin yine kendisi olduğu hâlde, millî târihimizin mânevî değerlerle birarada anılmasına bile tahammül edemeyen son devir araştırmacılarından Hüseyin Nihâl Atsız (1905-1975), Evliyâ Çelebi'nin "Seyâhat-nâme"deki fetihle ilgili bâzı rivâyetlerini insafsızca diline dolamış; büyük Türk seyyahını "gaflet"le itham etmeye kalkışarak kendi "gaflet"ini ortaya çıkarmıştır.

 

İstanbul "Kılıç Gücüyle" mi,
"Velîlerin Desteğiyle" mi Fethedildi?

Hüseyin Nihâl Atsız, 1971 yılında Millî Eğitim Bakanlığı yayınları "Millî Klasikler" serisi içinde yayınlanan "Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi'nden Seçmeler" adlı kitabında, İstanbul'un fethinde velîlerin sağladığı mânevî desteğe işâret eden büyük Osmanlı seyyahı Evliyâ Çelebi'yi "gaflet" ve "cehâlet"le itham etmeye kalkışarak: "Evliyâ Çelebi'nin İstanbul kuşatması hakkında verdiği bilginin tarihî hiçbir tarafı yoktur. ...İstanbul'un fethini kılıç erlerinden çok evliyâlara mâletmesi, on yedinci asır Osmanlı aydınının kendi târihi hakkındaki gafletini ortaya koyması bakımından çok ilgi çekicidir. ...İstanbul'un günlerce alınamayışını 'Yâ-Vedûd' adlı bir dervişin duâsına hamletmesi, mantık tanımayan inanç garâbetlerinden birisidir." demiştir.(1) Atsız bu sözleriyle Osmanlı târihinden Evliyâ Çelebi'nin değil, aslında kendisinin ne kadar gâfil olduğunu gözler önüne sermiştir!

Osmanlı târihçilerinin en büyüklerinden olan Kemâl-Paşa-zâde, "Tevârîh-i Âl-i 'Osmân" adlı eserinin "VII. Defter"inde bizzat Fâtih'in dilinden, İstanbul'un "kılıç gücünden çok evliyâların desteğiyle" alındığını gösteren kesin bir rivâyet nakletmiş; Atsız ve benzerlerine verilmesi gereken cevâbı asırlar öncesinden vermiştir.

Fâtih'in oğlu Sultan II. Bâyezid zamanında yaşamış olan bu büyük Osmanlı müverrihi, Sultan Mehmed'in 1457 (h. 860) yılında başlattığı Belgrad muhâsarasının neden zaferle sonuçlanmadığını anlatırken, pâdişâhın bizzat kendi ağzından şu ilginç hâdiseyi rivâyet etmiştir: "Şol gün ki, Şehriyâr-ı kâm-kâr (Sultan Mehmed) İstanbûl'u feth itdi, ...şehrüñ içini bir zamân gezdi, seyrân kıldı. ...Dönüb gide-tururken Halîl Paşa'nuñ hevâsına tâbi' olan, ...cihâduñ ...ve gazânuñ istintâcına (neticelenmesine) mâni' olan mevâlînüñ (ileri gelenlerin) ba'zısı istikbâl itdi (karşılamaya yöneldi), tehniyye'-i fethe şürû' idüb eyitdi (fethi kutlamak isteyip şöyle dedi): 'El-hamdü li'llâh, ehl-i 'ilmüñ du'âsı cündiyle (ordusuyla) hisâr feth oldı, Pâdişâh-ı İslâm-penâh ceyş-i küffâra (kâfir ordusuna) zafer buldı!' ...Hazret-i Hüdâvendigâr'uñ ol cemâ'ate gâyet incinmesi vardı, izhâr idüb eyitdi (açığa vurup dedi): 'Munele-salusluğa (iki yüzlülüğe) yer yok, kendü kılıcumla alubdururun, kimseñüzden himmet ve 'inâyet (yardım) olmamışdur!..' Cenâb-ı kâm-yâb'dan menkûldür (Pâdişah'tan nakledilir) ki, eyitmiş (demiş): 'Gerçi germiyyetle ol kelâm-ı hâmmı (gururla o ham sözü) söyledüm, ammâ sonra nedâmet itdüm. Mezkûr (zikri geçen) hitâbın ki, hatâ-yı mahz idügini (hatânın ta kendisi olduğunu) bildüm, cevâbını üç yıldan soñra işitdüm. Ol vakt ki, Belgrâd üzerinde 'askere buyurdum, yürüyiş itdiler; ...hisâra toğrı akdılar getdiler. Ben dahî ata bindüm, ordu ucına indüm; gördüm bir başı kabak, yaluñ ayak abdâl yolın üzerinde yatur, cihân gavgâlarından fâriğu'l-bâl (uzak durur). Öñüne vardum eyitdüm: 'Derviş! Demdür himmet eyle, cünd-i du'âyla ceyş-i İslâm'a (duâ ordusuyla İslâm askerine) mu'âvenet (yardım) eyle!' Bâşın kaldurdı eyitdi ki: 'Olmaz! Kılıcınla almak gereksin; seyf-i du'âya (duâ kılıcına) i'timâdın yok, vegâ (döğüş) kılıcını salmak gereksin!' Bildüm ki nefs-i pür-şürûruñ (şer dolu nefsimin) İstanbûl fethindeki gurûrunuñ şe'âmeti (uğursuzluğu) geldi yetdi, ânuñ eseriydi ki 'asker-i nusret-şi'âr (her zaman zafer kazanan asker) hisâra zafer bulamayub getdi."(2) Fâtih, İstanbul'un fethini "velîler"in desteğine değil de, "kendi kılıcına ve gücüne" mâlettiği için Belgrad seferi'nden eli boş döndüğünü söyleyerek, İstanbul'u "kılıç gücü"yle değil, "evliyâ desteği"yle aldığını, onların desteği olmadan böyle bir şeyin mümkün olmayacağını açıkça ortaya koymuştur.

Bu sözler "on yedinci asır Osmanlı aydınları"ndan birinin değil, kılıcıyla bizzat fethe davranan "Fâtih"in kendi sözleridir. Atsız'ın iddiâ ettiği gibi, İstanbul şâyet "evliyâların desteğiyle" değil de yalnız "kılıç gücüyle" fethedilmişse, şehri iki aya yakın bir zaman kılıcıyla döven Fâtih, burada neden pişmanlığını dile getirmiş ve zaferi niçin kayıtsız-şartsız "evliyâlara mâletmiş"tir?

Şanlı fethin velîlerin mânevî tasarrufuyla gerçekleştiğini bizzat Fâtih'in dilinden aktaran Kemâl Paşa-zâde, kıt mantığına sığmadığı için bu gerçeğe "mantık tanımayan inanç garâbeti" kulpunu takmaya kalkışan Atsız ve benzerlerine, rivâyetin ardından yazdığı şu kıt'a ile verilebilecek en güzel cevâbı vermiştir:

"Tayanmaz 'âkil olan kuvvetine

Ne ola âdemî ve kuvveti ne?

Ricâlüñ hâssıdur işi bitüren

Olan a'mâli yâz-u kış Bitüren."(3)

 

İstanbul'un Mânevî Şahsiyetlerin Desteğiyle
Alındığını Gösteren Deliller:

İstanbul'un kılıç erlerinin zâhirî gayretinden ziyâde mânevî şahsiyetlerin desteğiyle fethedildiği noktasında, Osmanlı târihçilerinin hepsi ittifak etmişlerdir. Ezcümle, "İstanbul'un mânevî fâtihi" olduğunda hiç kimsenin tereddüt etmediği Akşemseddîn -kuddise sırruh- Hazretleri'nin fetihteki rolü nasıl inkâr edilebilir? Atsız ve benzerleri her ne kadar bu gerçeği inkâr etmeye kalkışmışlarsa da, bunun aksini ispat edecek tek bir delil dahî gösterememişlerdir, gösterebilmeleri de mümkün değildir!..

Atsız, şanlı fethin mânevî kumandanlarına dil uzattığı yetmezmiş gibi, bir de "on yedinci asır Osmanlı aydınının gaflete düştüğü"nü iddia edebilmiştir. Hâlbuki fethin muâsırı olan, yâni bizzat on beşinci asır müverrihleri arasında yer alan Oruç Beg de "Tevârîh-i Âl-i 'Osmân"ının çok eski bir nüshasında, fethe başta Akşemseddîn Hazretleri ve Akbıyık Hazretleri olmak üzere çok sayıda velînin destek verdiğine işâret ederek: "Şeyhlerden Ak-şemsü'd-dîn Hazretleri ve Şeyh Ak-bıyık Hazretleri ve dahî tekye-nişîn şeyhlerden, dervîşlerden ve ebdâllardan hâzır olup Kostantîn üzerine yürüdiler." demiş; yâni fethi yalnız "kılıç erleri"ne değil, "evliyâlar"a da mâletmiştir.(4) Fethin muâsırı olan en meşhur "târihçi"ler bile böyle söylerken, Atsız'ın bu abuk-sabuk iddiâsı neyin nesidir?

On altıncı asır Osmanlı müverrihlerinden Cenâbî Mustafa Efendi de Atsız'a âdetâ cevap verircesine şanlı fethi yalnız Akşemseddîn Hazretleri'nin mânevî desteğine hasredip: "Bu fethde Ak-şemsü'd-dîn Hazretleri bile (berâber) idi, hiç şübhe yokdur ki bu deñlü feth-i 'azîm (büyük fetih) ânlaruñ âsâr-ı himmetiyle olmışdur!" demiş ve fethi yine "kılıç erleri"nden çok "evliyâlar"a mâletmiştir.(5) Hâl böyleyken bu rivâyetleri bırakıp da Atsız'ın ipiyle kuyuya inmek, Fâtih'in bile kendi fethinden "gâfil" olduğunu, Atsız hâriç herkesin "kendi târihinden gâfil" bulunduğunu kabullenmek anlamına gelir ki bu düşünülemeyeceğine göre kendi tarihinden gâfil olanlar ortadadır.

Osmanlı müverihlerinin, İstanbul'un "evliyâların desteğiyle" alındığını gösteren rivâyetleri yalnız bunlarla sınırlı değildir. Esâsen Osmanlı târihçileri arasında bunun aksi yönde rivâyette bulunmuş tek bir müverrih bile göstermek mümkün değildir. Bunda bütün târihçiler ittifak ettiklerine göre, bile bile bunun aksini iddiâ etmek; yalnız "on yedinci asırda yaşamış" olan Evliyâ Çelebi'yi değil, en başta "Fâtih"i ve dönemin târihçileri de dâhil olmak üzre, bütün Osmanlı târihçilerini "gaflet"le, "cehâlet"le ve "kendi târihini bilmemek"le itham etmek demektir.

Dolayısıyla "kendi târihinden gâfil" olan Evliyâ Çelebi değil, aksine onu hedef alarak hazımsızlığını ortaya koyan Atsız'ın ta kendisidir!..

 

Evliyâ Çelebi'nin Naklettiği "Yâ-Vedûd Sultan" Rivâyeti,
Atsız'ın İddiâ Ettiği Gibi Bir "Hurâfe" midir?

"Târih", delil ve belgeye dayanan bir ilimdir, "Tasavvuf" ise başlı başına İlâhî bir esrârdan ibârettir. Mâneviyattan ne kadar anladığı yukarıdaki sözlerinden açıkça anlaşılan Atsız ise, daha tarihi gerçekleri aktarmaktan aciz kalmıştır ki tasavvufla ilgili bir vak'ayı çözebilsin veya bu akılla onu eleştirmeye kalkışabilsin?!..

Evliyâ Çelebi'nin "Seyahat-nâme"sinde İstanbul'un fethinin gecikmesinin, kalenin dibinde mahsur kalan "Yâ-Vedûd Sultân" adlı bir meczûbun duâsından kaynaklandığını gösteren bir rivâyet nakletmesi, Atsız'ın iddiâ ettiği gibi "mantık tanımayan bir inanç garâbeti" değil, aksine kuruluş yıllarından beri Tasavvuf kültürüyle yoğrulan ve mânevî değerlerine sıkı sıkıya bağlı olan Osmanlı medeniyetinin rûhî olgunluğunun bir göstergesidir. Halbuki onun inkâr ettiği bu vak'ayı İstanbul'un ilk kadısı olan Hızır Bey, kütük ve sicil defterine aynen kaydetmiştir.(6)

Rivâyete göre, Osmanlı ordusu İstanbul surları önünde çarpışırken, surların altında mahsur bulunan "'Yâ-Vedûd Sultân' nâm bir büdelâ: 'Kal'a bir-kaç günden soñra feth olmasun!' deyû Cenâb-ı Bârî'den recâ idüp, du'âsı" kabûl makâmına erişip, "günden güne kal'anuñ fethi şiddet bulub" aradan "on gün" geçmişti.(7) Başka bir rivâyete göre, o Rabb'inden "şehrin ehl-i İslâm eline girdiğini görmeyi ve o günü görmeden ölmemeyi" istemiş, O da bu duâyı kabul ederek fethin zamânını ertelemişti.(8)

İşin ağır ilerlediğini ve muhâsaranın gittikçe şiddetlendiğini gören Sultan Mehmed, bu kaygı verici durum karşısında bütün sâdık şeyhleri etrâfına toplayıp: "'Âyâ (acabâ) hâl neye müncer olur? Kal'a metânet bulub fetih güc oldı!' deyince, hemân Ak-şemsü'd-dîn Hazretleri: 'Begüm sen elem çekme; bu kal'anuñ Fâtih'i sen olasın deyû 'âlem-i şeh-zâdeligünde saña tebşîr (müjde) itmişdük! Lâkin bi-emr-i Hüdâ (Hüdâ'nın emriyle) Cenâb-ı 'İzzet'üñ bu gazâda müstetir (gizli) işleri vardur, derûn-ı kal'ada (kale dibinde) Şeyh Maksûd halîfelerinden 'Yâ-Vedûd' ismine mazhar düşmiş meczûblardan bir cân vardur. Tâ ol merhûm olmayıca bu kal'a feth olmak ihtimâli yokdur. Ammâ elli günden (sonra) merhûm olur!' deyû kal'anuñ fethini sâ'at ve dakîkasıyla vakt ta'yîn eyleyüp, bilâhare keşf-i râz eyleyüp, hemân: 'Begüm sen yine ihtimâm-ı tâmm (tam gayret) eyle, bu esrâr-ı İlâhî bunda kalsın!'" der.(9)

Gerçekten de elli gün sonra "Yâ-Vedûd Sultân" vefât eder ve fetih müyesser olur; fetihten sonra Akşemseddîn Hazretleri ve diğer meşâyıhla şehrin meşhur yerlerini gezen "Sultân Muhammed, Ayâsofyâ'yı seyr-ü temâşa idüp devrân iderken" mâbedin bir köşesinde ansızın "nûr-ı İlâhî" ile parıldayan latîf bir bedene bürünmüş, göğsünün üzerine "kırmızı et ile 'Yâ Vedûd' ismi yazılmış" bir zâtı "kıbleye müteveccih olmuş yatur" hâlde bulur.(10) Pâdişâhın gördüğü bu sûreti çoktan farketmiş olan "Ak-şemsü'd-dîn ve Sivâsî Kara Şemsü'd-dîn ve yetmiş 'aded kibâr (büyük) evliyâ'ullâh" pâdişâha hitâben: "İşte pâdişâhum İstanbul'uñ elli günde feth olmasına sebeb bunlar idi!" derler; sonra mânevî bir işâretle naaşını alıp, Ebû Eyyûb-ı Ensârî Hazretleri türbesi yakınında bulunan bir yere defnederler.(11) Atsız'ın hayâlî bir şahsiyetmiş gibi göstermeye çalıştığı bu zâtın Ayvansaray'daki türbesi bugün ziyâretgâh olmuştur.

Fethin Allah erlerinin mânevî desteğiyle gerçekleşmesi, kılıç erlerinin fetih uğrunda hiç gayret göstermedikleri mânâsına gelmez. Şu kadar var ki, onların gayreti sâdece zâhirî sebeplere tevessülden ibârettir. Velîlerin sağladığı mânevî te'sir ise işin mânevî cihetidir ki, bu destek olmadıkça, tek başına zâhirî sebeplere sarılmakla küllî İlâhî yardımın tecellî etmesi mümkün değildir. Nitekim Fâtih'in yukarıdaki sözleri bunun en büyük delilidir.

"Yâ-Vedûd Sultân"ın fethin gecikmesi yönünde duâ etmesi ve bu duâ nedeniyle fethin ertelenmesi, inançsızlık "garâbet"ine tutulmuş olan Atsız'ın kör "mantığı"nın alacağı işlerden değildir; Akşemseddîn Hazretleri'nin yukarıdaki sözünden de anlaşılacağı üzre başlı başına bir "esrâr-ı İlâhî"den ibârettir.

Altı asır boyunca mânevî değerlerine en büyük saygı ve sadâkati gösteren, en basit meselelerde bile Allah erlerinin re'yine mürâcaat eden sanki Osmanlı pâdişahları değilmiş gibi, ağzından çıkan sözün nereye gittiğini hiç hesap etmeden konuşan Hüseyin Nihâl Atsız, birbirinden ayrılması mümkün olmayan "millî" ve "mânevî" değerlerin arasını açmak ve Türk târihinden İslâmî unsurları ayıklamak (!) için hayatı boyunca çırpınmış, ancak boyundan çok büyük işlerle kalkıştığı için buna muvaffak olamamıştır.

Atsız'ın hazmedemediği asıl şey, Evliyâ Çelebi'nin "Seyâhat-nâmesi"nde naklettiği birkaç rivâyetler değil, fethin âdetâ "rûhu" mesâbesinde bulunan "mânevî" cihetidir. O hakârete varan çirkin ithamlarıyla bu niyetini açıkça ortaya sermiştir ki; yukarıdaki delillerden de anlaşılacağı üzere, bu apaçık bir cehâlet ilânından ve Müslüman Türk milletinin mânevî değerlerine saldırmaktan başka bir şey değildir!..

 

(1) H. Nihâl Atsız, "Evliyâ Çelebi Seyahatnâmesi'nden Seçmeler-I", s. 34-35, dipnot: 51. Milli Eğitim Bak. yayını, bas.: İstanbul, 1971.

(2) İbn-i Kemâl (Kemâl Paşa-zâde), "Tevârîh-i Âl-i 'Osmân", VII. Defter, s. 93-94, nşr. Şerafettin Turan, TTK yayını, Ankara, 1957.

(3) İbn-i Kemâl, a.g.e., s. 94.

(4) Oruç bin Âdil el-Edirnevî, "Tevârîh-i Âl-i 'Osmân", Yapı Kredi Sermet Çifter Arş. Ktp. nr.: 773, vr. 83a-83b.

(5) Cenâbî Mustafâ Efendi, "Gülşen-i Tevârîh", Nûruosmâniye Ktp. nr.: 3107, vr. 159a.

(6) Erdem Yücel, "Yâ Vedûd Sultân" / "Tarihi, Kültürü ve Sanatıyla Eyüp Sultan Sempozyumu" (Tebliğler), Eyüp Belediyesi, c. 6, s. 46. İstanbul, 2003.

(7) Evliyâ Çelebi, "Seyâhat-nâme", c. 1, TSMK, Bağdat, nr.: 304, vr. 25b-26a.

(8) Erdem Yücel, a.g.e., c. 6, s. 45.

(9) Evliyâ Çelebi, a.g.e., c. 1, vr. 26a.

(10-11) Evliyâ Çelebi, a.g.e., c. 1, vr. 30a.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |