EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN
“HÂTEMܒL-EVLİY” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (97)

Muhammed Ca'fer Ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- (1)

 

HAYATI ve ESERLERİ

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri'ni ve meşrebini rehber edinen, onun "Fusûsu'l-Hikem"indeki müşkil noktalara çözüm getirmek maksadıyla birbirinden değerli "Şerh"ler te'lif eden Ekberiyye yolu büyüklerinden olan Muhammed Ca'fer ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin hayatı ve eserleri hakkında kaynaklarda yeterli bir bilgi bulunmamaktadır.

Yegâne nüshası İstanbul Üniversitesi Kütüphanesi Arapça Yazmalar koleksiyonunda yer alan "Şerh-i Fusûsu'l-Hikem"i, onun Ekberiyye yolu ile, Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Vahdet-i Vücûd" ve "Hâtemü'l-Velâye" hakkındaki beyanlarına derinden vukûfiyeti bulunan, onlardaki gizli mânâlara kuvvetle nüfûz edebilecek seviyede kâmil bir kimse olduğunu ortaya koymaktadır.

Hazret'in, eserinde "Fass"lardaki karmaşık meselelere getirdiği şaşırtıcı izahlar ve bilhâssa "Hâtemü'l-velâye" meselesi hakkında serdettiği, diğer "Fusûs" şârihlerinin beyanlarını daha anlaşılır hâle getirici, kalplerdeki tereddütleri ustalıkla izâle edici muhteşem ifşaatlar; onun "Fusûsu'l-Hikem" şârihleri arasında kendisine has seçkin bir üslûba sâhip mümtaz ve müstesnâ bir şahsiyet olduğu husûsunda şüpheye yer bırakmamaktadır.

 

"HÂTEMÜ'L-VELÂYE" HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI

Muhammed Ca'fer ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri Şeyhü'l-Ekber -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Fusûsu'l-Hikem"i üzerine yazdığı şerhinde; Hâtemü'l-evliyâ'nın vâris olduğu "Hâtemü'l-velâye" mertebesi hakkında, diğer "Fusûs" şârihlerinin beyanlarından son derece farklı ve dikkat çekici ifşaatlarda bulunmuş; bu hususta, bugüne kadar büyük tartışmalara yol açan karmaşık ve ihtilâflı bazı meseleleri çözüme kavuşturacak farklı te'viller ortaya koymuştur.

 

Hatemiyyet Mertebesinde
"Sükût İlmi"nin Tevdî Edildiği İki Kaynak:

Muhammed Ca'fer ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fusûsu'l-Hikem"e yazdığı "Şerh"te; Allah'ı bilmenin en üstün derecesini tecellî ettiren "Sükût ilmi"nin, "Hâtemü'n-nübüvvet"e mazhar olan Resulullah Aleyhisselâm'a ve "Hâtemü'l-velâye" mertebesine vâris olan Hâtemü'l-evliyâ'ya tevdî edildiğini haber vererek şöyle buyurmuştur:

"Sükût ilmi'nin verildiği kimse, bu ma'rifetle Allah'ı en üstün ve en yüce seviyede bilen kişi olur. Hâl böyle olunca da, 'Sükût'un tevdî edildiği bu ilim ancak, risâlet kendisiyle hatmolunduğu ve bu Hatmiyyet nedeniyle kendisinden daha kâmil bir kimse bulunmadığı için, Allah'ın yarattıklarının en üstünü olan Hâtemü'r-rusül Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e verilmiştir.

Bu sükût ilmini resullerden ve nebîlerden herhangi biri, Hâtemü'r-rusül Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in mişkâtı olmadıkça göremez, bilemez, tadamaz, keşfedemez. Rusülü'l-kirâm ve Enbiyâ'i'l-fihâm bu ilmi ancak, İlâhî tecellînin, Tecellî edenin ve O'na -sallallahu aleyhi ve sellem- âit olan Zâtî keşfi ona tecellî ettirenin keşfini te'min eden Hakîkatü'l-Muhammediyyetü'l-Ahmediyye'ye nazar ettiklerinde görebilir ve keşfedebilirler. Zîrâ onların keşifleri öteden, kısıtlanmış bir çerçevede gerçekleşen zayıf ve düşük bir keşiftir; onların -aleyhimü's-selâm- görüşleri ise bu Hakîkatü'l-Ahmediyye'nin dışında, kapalı duvarlar içinde gerçekleşir.

İşte velîlerden herhangi biri de, sükûtu tevdî eden bu ilmi ancak, Allah'ın velâyeti kesin olarak kendisiyle hatmedeceği, küllî bir biçimde kendisiyle tamâma erdireceği ve tekmil edeceği Hâtemü'l-velî'nin mişkâtından görebilirler." ("Şerh-i Fusûsu'l-Hikem", İ.Ü. Ktp. AY, nr.: 4907, vr. 107-108)

 

"Hâtemü'l-Velâye"nin Hâtemü'l-Enbiyâ
ve Diğer Peygamberlerle İlişkisi:

Muhammed ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri "Şerh-i Fusûsu'l-Hikem"inde; Hâtemü'l-evliyâ olan zâtın "Hatmiyyet"i nedeniyle, nebî ve resullere nübüvvet ve risâletleri yönünden değil, ancak velâyetleri yönünden kaynaklık ettiğini ortaya koymuş ve diğer "Fusûs" şârihlerinin aksine, Resulullah Aleyhisselâm'ın kendi bâtını olan Hâtemü'l-velâye'den istimdadda bulunmasının "İlmini ve velâyetini Hâtemü'l-evliyâ'dan alması" gibi bir mânâya gelmediğini beyan buyurmuştur:

"Gönderilmiş olan peygamberler dahî görmeleri gereken bu hâli görmek istedikleri vakit, ancak Hâtemü'l-evliyâ mişkâtından görür ve keşfederler. Bu ise dâimî bir velî olmak cihetiyle, vuslatın hepsiyle alâkalı olarak değil, ancak onların velâyetleri itibâriyle meydana gelir. Aynı şekilde, bunlar nübüvvetleri yönünden zarûrî olduğu için, nebîler hakkında da ancak Velâyet'in kemâli ile gerçekleşir. Şüphesiz ki bunların hepsi 'Hatm' haddi üzere, ancak 'velâyet' için geçerlidir; yoksa onun nübüvvet ve velâyet ciheti, O'nun da -sallallahu aleyhi ve sellem- alması şeklinde bir 'Hatm' olmasını gerektirmez." ("Şerh-i Fusûsu'l-Hikem", İ.Ü. Ktp. AY, nr.: 4907, vr. 108)

 

"Sükût İlmi"nin Asıl Tecellîgâhı
"Hâtemü'l-Velâye"dir!

Muhammed Ca'fer ed-Dımeşkî -kuddise sırruh- Hazretleri "Şerh-i Fusûsu'l-Hikem"in bir başka noktasında, "Sükût ilmi"nin tecellî ettiği yegâne mertebenin "Hâtemü'l-velâye" mertebesi olduğuna dikkati çekerek şöyle buyurmuştur:

"Risâlet ve nübüvvet; yâni Allah'tan alma, bir meleğin refâkatinde O'ndan alma, ya da bir peygamberin ondan alması yönünden velî olduğunda, mutlak olan nübüvvet değil, Şerî'at'la ilgili olan nübüvvet kesilmiştir. Her ikisinin de başlangıcı Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-le olup, bu, nihâyete ermiştir.

Vuslat üzere, 'Hatmü'l-velâye' ye kadar varan İlâhî gizlilikler yönünden velâyet ise nihâyete ermez. Zirâ 'Velî' Allah Sübhânehû'nun Esmâ'ü'l-Hüsnâ'sından olduğu için, velâyetin de sona ermesi düşünülemez. Çünkü ilâhî isimler hiçbir zaman gözden uzak olmaz.

Nitekim Allah-u Teâlâ:

'Allah, Velî'dir.' buyurmuştur. (Şûrâ: 9)

Allah-u Teâlâ yine şöyle buyurmuştur:

'Allah iman edenlerin Velî'sidir.' (Bakara: 257)

Hattâ bâzı kimseler: 'Her asırda peygamberlerin adedince, yüz yirmi dört bin velîninin mevcûdiyeti uzak olmaz.' derler.

Kitap ile gönderilmiş bulunan peygamberlerin tümü, hattâ Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz dahî zikrettiğimiz bu sükût ilmini, Allah'ın has isimlendirmesinin kendisinden uzak olmaması nedeniyle, O'nun 'Velî' isminin muktezâsı olduğu için ancak Hâtemü'l-evliyâ mişkâtından sezebilir ve bilebilirler. Şu hâlde onlardan daha düşük seviyede bulunan velîler nasıl olur da bu ilmi ondan elde etmezler?" ("Şerh-i Fusûsu'l-Hikem", İ.Ü. Ktp. AY, nr.: 4907, vr. 108-109)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |