HAZRET-İ MUHAMMED Aleyhisselâm

 

BÜYÜK HİCRET

“Sevr Mağarası”

 

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’e gelince; Hâne-i saâdet’lerinden selâmetle ayrıldıktan sonra doğruca Ebu Bekir -radiyallahu anh-in evine gitmişti. O da hicret için hazırdı. Yol azığı bir dağarcığa kondu. Beraberce evin arka penceresinden çıkarak, daha önce kararlaştırdıkları şekilde, ıssız yollardan Sevr mağarasına doğru yürüdüler. Resulullah Aleyhisselâm müşriklerin kendisini bulmaya çalışacağını ve ilk anda dikkatlerin yöneleceği yerin kuzeye doğru uzanan Medine’nin ana yolu olduğunu bildiğinden, bu yolun tam aksi istikametindeki yola gitmiştir. Sevr mağarası ise Mekke’nin güneyinde bulunuyordu. Müşrikler onların Medine’ye hicret edeceğini beklediklerinden, böyle ters istikamete gideceklerini akıllarına bile getirmiyorlardı. Şaşkın putperestler hepten şaşırdılar.

Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh- Resulullah Aleyhisselâm’a bir zarar gelmesin diye bazen önünden ve arkasından, bazen de sağından ve solundan yürüyordu.

“Yâ Resulellah! Arandığımız hatırıma geliyor arkadan yürüyorum, gözetleme hatırıma geliyor önünden yürüyorum.” dedi.

Resulullah Aleyhisselâm:

“Ey Ebu Bekir! Bir şey olacaksa bana değil de sana olsun istiyorsun öyle mi?” diye sorduğunda: “Seni hak dinle gönderene yemin ederim ki evet!” cevabını verdi.

Böylece beş mil kadar yürüyerek Sevr dağına geldiler. Bu dağ yüksek, taşlık, sarp ve tırmanılması güç bir dağ idi.

Resulullah Aleyhisselâm’ın gece karanlığında dağa çıkarken yalınayak yürüdüğü birkaç kilometrelik yolda ayakları yaralandı.

Mağaranın önüne geldiklerinde, önce içeriye Ebu Bekir -radiyallahu anh- girdi. Yeri temizleyip düzenledi. Karanlıkta el yordamı ile yılanların çıkabileceği delikleri buldu, hırkasını yırtarak oraları tıkadı, sonra dostunu çağırdı.

İçeri giren Resulullah Aleyhisselâm yorgun olduğu için mübarek başını Ebu Bekir -radiyallahu anh-in dizine koyup uyudu. Hırka bütün deliklere kâfi gelmediği için Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh- son deliğe ayağının topuğunu dayamıştı. Bir müddet sonra deliğin içindeki yılan tarafından ısırıldı. Topuğunda müthiş bir acı hissetti. Resulullah Aleyhisselâm’ı uykudan uyandırıp rahatsız etmemek için kımıldamamaya çalıştı. Fakat gözünden damlayan yaş mübarek yüzüne düşünce uyandırmış oldu. “Ne oldu ey Ebu Bekir?” diye sorduğunda: “Yâ Resulellah! Ayağımı bir şey soksa gerek, mühim değil, anam babam sana fedâ olsun!” diye cevap verdi. Resulullah Aleyhisselâm ısırılan yeri tükürüğü ile meshedince bir anda ağrısı kesildi.

 

İkinin İkincisi:

Onlar mağaraya geldikten sonra, mağaranın ağzına hemen bir örümcek gelip ağ germiş, bir çift yabani güvercin de yuva kurup yumurtlamıştı.

Bu arada kana susamış müşrikler, yanlarına aldıkları iki ayak izi mütehassısı vasıtasıyla izleri buldular, takip ede ede Sevr mağarasına kadar geldiler. Her kabileden elleri kılıçlı gençler mağaraya yaklaştılar.

“Şu mağarayı da arayalım.” dediler.

Ümeyye bin Halef: “Sizin hiç aklınız yok mu? Mağarada ne işiniz var? Bu örümcek ağı Muhammed’in doğumundan önce bile vardı.” diyerek onları vazgeçirdi.

İçeri girerek araştırmayı ahmaklık saydı. O derece sokulmuşlardı ki içeriden ayak sesleri duyuluyordu. Onlar içeriden müşrikleri gördükleri halde, müşrikler dışarıdan onları göremiyorlardı.

Ancak eğilip başlarını ayaklarının yerine getirirlerse görebilirlerdi.

Ebu Bekir -radiyallahu anh- Resulullah Aleyhisselâm adına tabii olarak endişe ediyordu.

“Yâ Resulellah! Eğer onlardan biri ayaklarının altına doğru baksa bizi görecek.” dedi.

Resulullah Aleyhisselâm:

“Ey Ebu Bekir! Üçüncüleri Allah olan iki kişiyi sen ne zannediyorsun? Üzülme! Allah bizimledir.” buyurarak arkadaşını teselli etti. (Buhârî)

Ve müşrikler geri dönüp gittiler.

Allah-u Teâlâ bu hadise hakkında Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:

“Eğer siz ona yardım etmezseniz, doğrusu Allah ona yardım etmişti.” (Tevbe: 40)

Mekke’den çıktığında ne askeri, ne silâhı, ne de hazırlığı vardı. Düşmanlar ise çok kalabalıktı. Fakat şu bir gerçektir ki Allah-u Teâlâ onu mansur ve muzaffer kılmıştı. Onun kefili ve koruyucusu O’dur.

Hem de ne kadar kısa bir zamanda!

“Hani kâfirler onu çıkarmışlardı da, o ikinin ikincisiydi.” (Tevbe: 40)

Üçüncü bir kişi yoktu.

Şayet ona yardım etmezseniz, bir tek kişi hariç kimse onun yanında bulunmadığı sırada ona yardım ettiği gibi, yardımcı olacaktır.

“Hani onlar mağarada idiler ve o arkadaşına ‘Üzülme! Allah bizimledir.’ diyordu.” (Tevbe: 40)

Gözeticimiz ve yardımcımızdır. Nerede olursak olalım bizi koruyacak, himayesi daima üzerimizde olacaktır.

“Allah da onun üzerine sekinetini indirmişti.” (Tevbe: 40)

“Sekinet”; insan kalbinin hemen huzur bulmasını ve kâfirlerin kendisine hiçbir zarar veremeyeceğini bilmesini sağlayan sükun, kalbe bırakılan huzurdur.

Böyle sıkıntılı bir anda bile Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin gönlüne herhangi bir hüzün vermediği gibi, onun feyiz ve bereketi ile arkadaşı Sıddîk -radiyallahu anh-in hüzününü kaldırıp kalbine bitmez tükenmez bir huzur ve itminan verdi.

“Ve onu sizin görmediğiniz askerlerle desteklemişti.” (Tevbe: 40)

Bu “Görünmeyen askerler” melek ordusudur. Melekler onu mağarada koruyorlardı.

“Kâfirlerin sözünü alçalttıkça alçaltmıştı.” (Tevbe: 40)

O melek ordusu ile şirki ve müşrikleri zelil etti. Resulullah Aleyhisselâm hakkında yapacaklarını, aralarında kararlaştırdıkları kötü niyetlerini ve hareketlerini aleyhlerine çevirdi, çirkin emellerine kavuşamadılar.

“Allah’ın sözü ise en yüce olandır.” (Tevbe: 40)

Hiçbir söz “Lâ ilâhe illâllah” Kelime-i Tevhid’ine denk olamaz. Yegâne gâlip ve üstün gelen O’dur ve O’ndan tarafa olanlardır. Allah-u Teâlâ onunla inananları azîz kıldı, şirki ve müşrikleri zelil etti.

“Allah Azîz’dir, hikmet sahibidir.” (Tevbe: 40)

Yenilmez, yanılmaz, hükmüne karşı gelinmez.

O’nun hıfz-u himaye ettiği yok edilemez, kahrettiği de kurtarılamaz.

Her türlü hüküm ve tedbirinde hikmet ve menfaatler vardır.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |