HAZRET-İ MUHAMMED Aleyhisselâm

 

Dâr'un-nedve Toplantısı

 

Müşrikler Medineliler'in ne pahasına olursa olsun Resulullah Aleyhisselâm'ı koruyacaklarına ve İslâm'ı savunacaklarına dâir yaptıkları biatları, verdikleri andı işitmişlerdi. Müslümanlık artık Mekke dışına çıkmış, onların da korktukları başlarına gelmişti.

Müslümanların Medine'ye hicretinden son derece rahatsız oldular. Kendilerinden olmayan ve Mekke dışından birtakım insanların Resulullah Aleyhisselâm'ın etrafında toplandıklarını görünce büyük bir korkuya kapıldılar.

Durum kendilerinin geleceği açısından çok nâzik bir safhaya gelmişti.

Şöyle ki:

a. Mekke'den hicret eden müslümanlar, Medine'li müslümanlarla birleşip kuvvetlenmişlerdi. Medineliler savaşçı bir millet, sığındıkları şehir de savunmaya elverişli bir yer idi. Resulullah Aleyhisselâm da Medine'ye gider, onların başına geçerse, gün gelir kendilerine karşı savaş açabilirdi.

b. Mekke'de iken müslümanlara, tarihte eşine ender rastlanan işkenceler yapmışlardı. Müslümanlar bu zulümlerin intikamını almak isteyebilirlerdi.

c. Medine, Mekkeliler'in Şam ticareti yolu üzerinde bulunuyordu. Müslümanlar Medine'yi merkez yaparlarsa bu yol kapanabilir, en büyük geçim kaynağından mahrum olabilirlerdi. Bu durumda mesele sadece din meselesi olmaktan çıkıyor, aynı zamanda iktisadi bir mesele oluyordu. Kureyş korkmakta haklıydı. Öyleyse putları ve ticari faaliyetleri için büyük tehlike oluşturan bu dini ortadan kaldırmaktan başka çareleri yoktu.

d. Esasen Mekkeliler ile Medineliler arasında ötedenberi bir geçimsizlik vardı.

Bütün bunları düşünerek telâşları büsbütün arttı. Bu hususta gereken tedbirleri almak, ne yapmak gerektiğini kararlaştırmak üzere; mühim işlerin görüşülüp istişâre edildiği Dâr'ün-nedve denilen yerde, yüz kadar Kureyşli gizli bir toplantı yaptılar. Güvenmedikleri kimselere de haber vermediler.

Dâr'ün-nedve, Kureyşliler'in atası sayılan Kusay bin Kilâb'ın evi idi. Her türlü savaş ve barış kararları burada alınır, görüşler belirlenirdi. Başlarına gelen herhangi bir hadise burada konuşulur, çareler aranırdı.

Yapılan bu toplantıda aralarında Ebu Cehil, Ebu Leheb, Şeybe bin Rebîa, Utbe bin Rebîa, Ebu Süfyan bin Harb, Nadr bin Hâris, Ümeyye bin Halef... gibi elebaşı zındıklar da vardı. Görüş sahibi olanlardan hiç kimse toplantıya katılmamazlık etmedi. Alınacak kararlardan kimsenin haberi olmasın diye Hâşim oğulları'ndan Ebu Leheb'ten başkasını almadılar.

İblis oldukça saygıdeğer bir yaşlı kılığında karşılarına çıktı. "Ben Necidliyim, toplantınızı işittim. Ben de aranıza katılmak istedim. Herhalde benim de söylenecek bir iki faydalı sözüm olabilir." diyerek aralarına girdi. Sonra müzakereye başladılar.

Herkes karşı karşıya bulundukları tehlikeyi ortadan kaldırmanın çarelerini aramaya başladı. Kimisi: "Muhammed'i zincire vurup ölünceye kadar hapsedelim." dedi. Fakat bu görüş kabul edilmedi. Çünkü arkadaşları güç kazanır kazanmaz hayatları pahasına da olsa onu kurtarmaya çalışabilirlerdi. Kimisi: "Onu bir deveye bindirip, uzak yerlere sürgün edelim." dedi. Çünkü bu en azından kendi aralarında ortaya çıkardığı kargaşalığa bir son verecekti. Fakat oradakiler bu görüşe de karşı çıktılar. "Bu adamın büyüleyici bir konuşması var. Buradan ayrılırsa başka kavimleri baştan çıkarır, onları toplayıp gelir, Mekke'ye saldırır." dediler.

Çeşitli çeşitli fikirler ileri sürdüler, çok hararetli tartışmalar oldu. Sonunda Ebu Cehil söze karıştı. Her kabileden nesep sahibi, keskin kılıçlı birkaç gencin Muhammed'in evini kuşatmak üzere bir araya gelmelerini, evden çıkarken hep beraber saldırarak suikastle öldürülmesini teklif etti. Bunun üzerine o ihtiyar: "Bu yiğidin teklifi doğru!" diye bağırdı ve bu teklif ittifakla kabul edildi. Tek bir adamın vuruşu gibi ona vurup öldürürlerse kimin öldürdüğü belli olmaz, Hâşim oğulları da bütün kabilelerle başa çıkamayıp kan dâvâsına kalkışamaz, çaresiz diyete râzı olur diye düşündüler. Onu da ödemeye hazır idiler. Her kabile kendi adamını seçti, suikast tarihi ve saati tespit edildi. Bütün bu kararların kimsenin kulağına gitmemesini de sıkı sıkı tembih edip dağıldılar.

Cebrail Aleyhisselâm Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e gelerek durumu derhâl haber verdi ve hicret emrini tebliğ etti.

 

•

Müşrikler Resulullah Aleyhisselâm'ı ortadan kaldırabilmek için gece gündüz plânlar kurmakla meşguldüler. Onu öldürdükleri takdirde dertlerinin biteceğini sanıyorlardı.

Allah-u Teâlâ, Resulullah Aleyhisselâm hayatta olsun olmasın, müşriklerden mutlaka intikam alacağını Âyet-i kerime'lerinde beyan buyurmaktadır:

"Resul'üm! Biz seni aralarından alıp götürsek dahi, yine de onlardan intikam alırız." (Zuhruf: 41)

Sen müsterih ol, inkâr ve itirazlarına aldırış etme!

"Yahut onlara vâdettiğimiz azabı sana gösteririz. Çünkü bizim onlara gücümüz yeter." (Zuhruf: 42)

Şayet sen yaşarsan, o takdirde onların kötü âkıbetlerini bizzat görürsün. Eğer vefat edersen, er veya geç onlar yine de cezalarını çekeceklerdir.

"Doğrusu Kur'an sana ve kavmine bir öğüttür. Yakında ondan sorguya çekileceksiniz." (Zuhruf: 44)

Kur'an-ı kerim kendi dilleri ile nâzil olduğundan dolayı, onu en iyi anlayabilecek olanlar onlardır. O bakımdan onu en iyi uygulayanlar onlar olmalıdır. Böyle olduğu halde hakkını vermeyenler hiç şüphesiz ki sorguya çekileceklerdir.

 

•

Allah-u Teâlâ Kur'an-ı kerim'inde müşriklerin Resulullah Aleyhisselâm'ı kimvurduya getirip ortadan kaldırma plânlarından şu şekilde söz etmektedir:

"Resul'üm! Hatırla o zamanı ki, kâfirler seni bağlayıp bir yere kapamak veya öldürmek ya da seni (Mekke'den) sürmek için sana tuzak kuruyorlardı.

Onlar sana tuzak kurarlarken Allah da tuzaklarını bozuyordu.

Allah tuzaklara karşılık verenlerin en hayırlısıdır." (Enfâl: 30)

Halbuki Resulullah Aleyhisselâm'ın aralarında bulunması onlar için büyük bir nimet, büyük bir rahmet idi. Hicret edince o rahmet de kalkmış oldu. Kısa bir zaman sonra cezalarını fazlasıyla buldular.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde bu hakikati açık bir şekilde beyan buyuruyor:

"Resul'üm! Onlar seni bu yerden söküp atmak için rahatsız edip dururlar. O takdirde kendileri de senden sonra yurtlarında pek az kalabilecekler." (İsrâ: 76)

Allah-u Teâlâ bu Âyet-i kerime ile onları tehdit etti. Resulullah Aleyhisselâm'ı Mekke'den çıkarırlarsa orada çok az bir süre kalabileceklerini bildirdi. Bu apaçık bir gayb haberiydi. Nitekim öyle olmuştur. Allah-u Teâlâ Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine yardım etmiş, onu peyderpey yüceltmiş, azılı düşmanları Bedir savaşında helâk olmuşlar ve sonunda kendisini çıkarmış oldukları Mekke'nin fethini nasip buyurmuştur.

Kur'an-ı kerim'in haber verdiği bu haber de bir mucize olarak az bir zaman sonra gerçekleşmiştir.

Bu ise Allah-u Teâlâ'nın başlangıçtan beri süregelen kanunudur:

"Senden önce gönderdiğimiz peygamberlerimiz hakkındaki kanun da budur. Bizim kanunumuzda hiçbir değişiklik bulamazsın." (İsrâ: 77)

Bir peygamberi öldüren veya süren bir topluluğun sonu hep böyle olmuştur. Artık o topraklarda kalamamışlar, ya ilâhî azap ile helâk edilmişler veya düşmanlarının idaresi altına girmişlerdir.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |