TARİHTEN SAYFALAR

 

Evliyâ Çelebi'nin Dilinden
Bir "İbret" Hikâyesi

 

Ünlü Osmanlı seyyâhı Evliyâ Çelebi, "Seyâhat-nâme"sinin ilk cildinin en son satırlarında, "Der Beyân-ı Hikmet-i Hüdâ-yı Rabb-i Kadîr" başlığı altında kendi mahallesinde meydana gelen ilginç ve ibretâmiz bir hâdiseden sözetmiştir.

Büyük Türk seyyâhının, kendisine has muhteşem üslûbu ve anlatılan şeyi göz önüne getiren canlı tasvirleriyle süslediği bu hikâyenin, geçmişten günümüze uzanan bir "ibret nümûnesi" olarak, günümüz insanına da büyük dersler vereceği ve bilinmeyen şeyleri öğreteceği şüphe götürmez bir gerçektir.

 

Unkapanı'nda Dünyâya Gelen
Tuhaf Görünüşlü "Mâsum":

Evliyâ Çelebi'nin "Seyâhat-nâme"sindeki kaydına göre; "Sene 1032 târîhinde Sultân Murâd Hân-ı Râbi' ki"; Dördüncü Murad Hân'dır, "ânuñ asrında şehr-i İslâmbol'un Un-kapanı'nuñ iç yüzinde, 'Azebler mahallesinde" Hakk'ın hikmeti üzre "bir ma'sûm vücûda gelüp, gözleri" hiç görülmedik bir biçimde "âl-ı kırmızı, mercân-misâl, ammâ âteş gibi şu'le virür" bir hâlde dünyâya gelmişti.(1) "Burnunuñ orta direği yok idi."(2) Fakat babası "bu ma'sûmı" binbir özenle yetiştirip, "hurma" ve türlü "nebât"larla besleyince, yüz güzelliğinde "terakkî bulub" öylesine güzel bir sûrete sâhip olmuştu ki, "her gören mecnûnı ve meftûnı" olurdu.(3)

Şu kadar var ki, "ol ma'sûm-ı pâk (temiz mâsum) bâliğ olub, merdâne cünbiş ve hareket itmede iken, hikmet-i Hüdâ ol ma'sûm 'Çiçek' nâm bir maraza (hastalığa) mübtelâ olub", Allah saklasın "yedi gün yedi gicede" benzi tamâmen sarardı(4) ve güzel gözlerinden, "kemân kâşlarından ve burun ve kulak" ve ağzından, "el-hâsıl: 'Lekad halakne'l-insâne fî ahsen-i takvîm': 'Biz insanı en güzel bir biçimde yarattık.'(5) ile medh olınan evsâfdan" yana, zavallı çocuğun "aslâ vücûdı insâna beñzer bir 'uzvı kalmayup", o göz kamaştırıcı güzellikteki "pâk" çocuk "bir ân-pâk yağ tulumına dönüp" öylece kalakaldı.(6) Nihâyetinde çocuğun "bedeni günden güne tulum gibi, ölmeden sönüb, tulum cildi buruşub, vücûdınuñ derisi takır-tukur ötmege başladı. Tamâm kırk gün olınca" yine garip bir şekilde, bu defâ "ol ma'sûmuñ tulum gibi olan derisi tâ depesinden ve burnı ucından ve sadrından (göğsünden) ve göbeginden" dolaşarak, "girü arkasından ve iki küregi arasından ve eñseden yine depesine gelince"ye kadar, "vücûdı derisi" sanki makasla "kesilmiş gibi kesilüp ve iki kolları derileri tırnaklarıyla bile (soyulup,) çıkup ve iki uylukları derileri dahî tâ ayakları tırnaklarına varınca bile çıkup, bu tulum deri içinde" çocuğun vücûdundaki iç etleri açılıp, "kıp-kırmızı, akîk" taşı gibi ışıl ışıl ışıldamaya ve ateş gibi yanıp göz kamaştırmaya başladı.(7)

Hastalığın ardından "gerçi ol ma'sûm bu varta"dan kurtulur gibi olmuş, günden güne vücudunun derisi iyileşip biraz olsun et tutmuştu;(8) ancak "vücûdında aslâ" kıldan ve tüyden "eser kalmayup, vücûdı pâlûde gibi dir dir ditreyüp", kupkuru kalan "kelle"si hâlâ "bir kabak gibi" parıldıyordu.(9) Yüzünde "ne kaş ve ne kirpik", kıl nâmına hiç "bir eser kalmayup, hemân bir kırmızı-vücûd benî-âdem idi."(10) Üstelik birine bir şey anlatmak istese "añlanılmaz idi, hemân bir sinek gibi vızıldar ve kedi gibi: 'Mır-mır-mâv' deyüp sızlardı. Ammâ ekseriyâ lisânından añlanan tek cümle: 'Kabur ve kurbe ve kabre ve kurbâ hafr hafrû' dir idi, ammâ yine evvelki gibi burnınuñ orta direği olmamak ile, hım-hım olmış benî-âdem gibi" ne söylese "geñzinden söylerdi. Ammâ hikmet-i Hüdâ günden-güne mu'ammer (ömrü) oldukça, bir gûne kıp-kırmızı bir dil-ber oldı ki, yüzinün nûrı" yine etrâfı aydınlatmaya başladı.(11)

Bu tuhaf görünüşlü "mâsum", böylelikle çiçek hastalığının kötü izlerinden kurtulmuş; önceden olduğu gibi yine "kırmızı gözlü, kedi sözlü" ve "herkes ile ülfet itmeden hazz" alan, "bir güler çehreli yârândan oğlan" olmuştu.(12)

 

"Kırmızı Gözlü" ve "Güzel Yüzlü" Mâsumun,
Dördüncü Murad'ın Huzûruna Çıkarılışı:

Yaratılışı hiç kimseye benzemeyen bu tuhaf çocuk "yigirmisine bâliğ oldukda", ne söylediği "añlanılmaz, lâkin yine her âdem ile hüsn-i ülfet idüp" duran bir delikanlı olarak hayatta kalmıştı,(13) fakat bir taraftan da "her ne kadar kelâm" ve "ne kadar rumûz" varsa, kendisine "söyleseler işâretden añlardı."(14) Akranları "her ne zaman gâ'ib (bilinmeyen) bir şey su'âl itseler, bir kerre bâş aşağı indürüp, bir kerre: 'Kabru kubre ve hafru' deyüp, bir zamândan soñra: 'â-â-â-â' deyüp 'avrat sadâsı gibi gülerdi."(15) Kimi zaman da "ba'zı âdem göñlünden bir şey dutardı" veyâ yine bilinmeyen "bir nesne su'âl itseler mukayyed olmazdı, ancak: 'Fülân âdem niçe oldı?' ve 'Fülân kal'a feth oldı mı?' ve 'Fülân kişi sağ mıdur?' deyû, niçe biñ bunuñ emsâli şeyler sorsalar: 'Kabru kubre ve hafru' deyüp, 'â-â-â-â' deyüp, gülüp cevâb virürdi."(16) Onun bu garip hâl ve şeklini zamanla bütün İstanbul halkı işitmiş ve artık herkes onu merâk eder hâle gelmişti!

Hattâ sonunda bu çocuğun hâlini "Sultân Murâd Hân" dahî işitip, "bu ma'sûmı huzûrına getürdüp",(17) yüzünün şeklini görüp, "Murâd Hân güle güle bî-tâb kalup" yanına yaklaşarak: "'Ben Abaza 'âsîyi tutar mıyam?' ve 'Revân'ı alur mıyam' ve 'Bağdâd'ı alur mıyam?...' deyû yedi şey su'âl ider, yine: 'Kabru kubre ve hafru' deyû öñine bakup, lisân-ı hâliyle: 'Cümlesin feth idersün!' deyû" kendince cevap vermeye gayret eder.(18) Nihâyetinde çocuğun "pederi Koca Hacı Envâr oğlınuñ çiçek çıkarduğı tulum deriyi Murâd Hân'a gösterüp, temâşâ idüp: 'Sübhâne'l-Hallâk!' deyüb, 'âlem hayrette kalup, ol ma'sûma ve pederine gümrükden beher yevm (günlük) kırk akça vazîfe ta'yîn idüp ve nice ihsân ve in'âmlar idüp" kendilerine yardımda bulunmak ister.(19)

 

Üsküdârî Mahmûd Efendi,
Gencin Durumunu Keşif Yoluyla Çözmüştü!..

Kırmızı gözlü olarak doğan ve burnunun orta direği bulunmayan, geçirdiği çiçek hastalığından sonra zor-belâ toparlanan bu çocuğun neden böyle olduğuna, baştan beri hiç kimse akıl-sır erdirememişti. Çocuğun garip durumunu yakından gören Sultan Murâd Hân, neden böyle tuhaf bir sûrette dünyâya geldiğini ziyâdesiyle merâk eder ve "Kâsım-paşa'lı hekim-bâşı Emîr Çelebi ve imâm-ı şehriyârî Evliyâ Efendi ve Üsküdârî Mahmûd Efendi ve Süleymân Hân silâhdârı Koca-koz ve 'Alî Ağa'lardan ve gayrı" kimselerden, çocuğun neden böyle doğduğunu sorar.(20) Saray erkânının "her biri birer gûne cevâb" verir, ancak bir türlü meselenin içinden çıkamaz.(21)

Nihâyetinde "Üsküdârî Mahmûd Efendi" Hazretleri, "hekim-bâşı" ile birlikte söze müdâhâle ederek: "Vallâhi hünkârum, bu gulâm (çocuk) ana rahmine ya Kadr gicesinde, ya Bayrâm gicesinde besmelesüz ekilürken, ecinne bile cemâ'at kırıtup (ceninler biraraya sıkışıp), nutfe tîz (çabucak) bir yire gelüp, ana nutfesi bile olmamağıyla elbette bu hâlde ana rahminden müştak (ayrılmış) olur, yâhûd 'âkıbeti ya miskîn (uyuşuk) ve cüzzâm ve burnınuñ orta direği düşüp, âhir bir maraz (hastalık) ile bu çehre-yi 'aceblüye (acâip çehreye) girüp böyle olur." deyip,(22) "huzûr-ı pâdişâhîde böyle cevâb" verirler.(23)

Sıra Azîz Mahmûd Hüdâyî Efendi'nin keşfiyle ortaya çıkan bu ilginç gerçeği, bir de çocuğun babasından sormaya gelir. Pâdişah adam göndererek "ma'sûmuñ pederi Hacı Envâr'dan bu ma'sûmun" tuhaf hâliyle berâber "nice ahvâlin" sordurduğunda, babası bu çocuğun, gençliğinde "teve kanıyla ser-mest" olmuş bir hâlde, bir bayram gecesi hanımına yaklaştıktan sonra doğduğunu itirâf eder.(24) Hattâ o an yaşadığı tuhaf bir hâli de anlatarak: "Bismi'llâh dimek bir dürlü hâtırıma gelmeyüp, vücûdımda bir lerzân (titreme) olub, yanumda bir tulum gibi yumuşak şey turub leş gibi kokardı!" der,(25) sabah uyandığında vücûdunda bir ağırlık ve tâkatsizlik hissettiğini, kalkıp bayram namazını bile edâ edemediğini söyler.(26)

Sonra da: "'İşte ânı bilürem ki, ol gice ehlüm hâmile kalup, kâmil on iki ayda bu ma'sûm vücûda gelüp, âteş gözli ve kırmızı yüzli ve burnınuñ orta diregi olmayup, bülûğiyyetinden soñra iş-bu serencâma (uğursuzluğa) uğrayup, bu çehreye mâlik oldı!' deyû cevâb virüp, Murâd Hân'a haber böyle vardukda, Üsküdârî Mahmûd Efendi"nin keşfindeki isâbet ve sözlerindeki doğruluk ortaya çıkar.(27)

 

Kıssadan Hisse:

Bu ibretli kıssayı bizlere nakleden Evliyâ Çelebi, sözlerinin devâmında bu hâdiseden çıkarılması gereken ibret dersine dikkati çekerek: "İmdi bundan añlanan oldur kim, bir âdem ehliyle oynaşurken sarhoş olmıya ve Bismi'llâh'suz tarlaya tohum ekmeye gâyet hazer (sakınma) lâzımdur!" der.(28)

Evliyâ Çelebi'nin ifâdesine göre, İstanbul halkının dilinden düşmeyen bu çocuk "Unkapanı semtinde, 'Azebler mahallesinde bir 'attâr (güzel koku) dükkânı açup kâr-ı kesb iderdi, ammâ İstanbul halkı bundan bir metâ' almasını bahâne idüp" bu tuhaf sûretli genci "seyr-ü temâşa" ederdi.(29) Bu tuhaf hâlinin belki ona faydası bile olmuştu; "ol kadar pazâr iderdi ki, akça almadan ve halkın izdihâmından bî-zâr olup, kimi fâl tutardı, kimi nazar idüp (bakıp) giderdi, böyle bir hayli mâl" sahibi olup, "Pirinçci-bâşı" denilen bir adamın dünyâlar güzeli kızıyla evlendi.(30)

Kaderin garip bir cilvesi olsa gerek ki, o kızdan da "hikmet-i Hüdâ yine kendü gibi, bir yılda" tuhaf bir çocuk, "kırmızı gözlü bir ma'sûm vücûda gelüp, bunun dahî burnınuñ orta diregi yok idi",(31) fakat Hakk'ın emriyle "bu ma'sûm" babası gibi uzun ömürlü olmayıp, doğduktan hemen sonra "merhûm oldı."(32) Sonra babası da dünyâdan göçüp, ikisinin de naaşını "Kâsım-paşa'da" defn ettiler.(33)

 

(1-3) Evliyâ Çelebi, "Seyâhat-nâme", c. 1, Topkapı Sarayı Müzesi Ktp. Bağdat Köşkü, nr. 304, vr. 217a.

(4) Evliyâ Çelebi, a.g.e., vr. 217a.

(5) Kur'ân-ı Kerîm, Tîn (95): 4.

(6-7) Evliyâ Çelebi, "Seyâhat-nâme", c. 1, vr. 217a.

(8-11) Evliyâ Çelebi, a.g.e., vr. 217a.

(12) Evliyâ Çelebi, a.g.e., vr. 217a.

(13-16) Evliyâ Çelebi, a.g.e., vr. 217a.

(17) Evliyâ Çelebi, a.g.e., vr. 217a-217b.

(18-19) Evliyâ Çelebi, a.g.e., vr. 217b.

(20-21) Evliyâ Çelebi, a.g.e., vr. 217b.

(22-23) Evliyâ Çelebi, a.g.e., vr. 217b.

(24-26) Evliyâ Çelebi, a.g.e., vr. 217b.

(27) Evliyâ Çelebi, a.g.e., vr. 217b.

(28) Evliyâ Çelebi, a.g.e., vr. 217b.

(29-30) Evliyâ Çelebi, a.g.e., vr. 217b.

(31-33) Evliyâ Çelebi, a.g.e., vr. 217b.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |