ALLAH-U TEÂLÂ YOLUNU,

HATMÜ'L-EVLİYÂ İLE

KEMÂLE ERDİRMİŞTİR!

 

Fakirin en çok istediği, zevk duyduğu şey; hiç olduğum zaman O'nun varlığı husule geldiği zamanki hâldir.
Deriz ki: "Allah'ım! Beni hep orada tut!"
Bize bu sevdirilmiş. Zerre varlık kalsa ondan Allah'ıma sığınırım.
Herkese bir şey sevdirilmiş, fakire de bu sevdirilmiş.
Çünkü azamet-i ilâhînin karşısında bir zerrenin bulunması benim için büyük varlıktır.
Onu da Rabb'im yok eder. Cesedin ne hükmü var?
Sık sık söyleriz. Allah-u Teâlâ'nın fakire iki büyük lütfu var. Birisi ihsan ediyor, birisi de muhafaza ediyor.
Çünkü muhafaza etmezse kişinin helâkı an işidir.
Allah-u Teâlâ varlığını ifnâ edince, gelecek varlığı kabul etmez. O kendisinde yok ki varlığı olsun, varlık isabet etsin. O isabettir, amma o yok ki isabet etsin.

 

Zor ve Güç Bir Yola Girerek
Peygamberlerin Derecesine Kavuşan Topluluk:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, muhtelif Hadis-i şerif'lerinde âhir zamanda zuhur edeceğini müjdeleyip haber verdiği "Bayraklılar ashâbı" sınıfını ve bu sınıfın başındaki zâtın, dünyadaki çok açık alâmetlerini ve ahiretteki muhteşem hâlini tarif ve tasvir buyurmuştur.

Aşağıdaki Hadis-i şerif; Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin bin küsür sene önce kaleme aldığı "Şifâu'l-Alîl" isimli kitabında bu topluluğu peygamberlerle veliler arasındaki tabaka olarak tanıtan ve neredeyse peygamberlerin derecesine kadar ulaşan bir topluluk olarak vasıflandıran beyanlarını çok açık bir dille te'yid ve tasdik etmektedir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir defasında Ebu Hüreyre -radiyallâhu anh- Hazretleri'ne öğüt ve nasihatte bulunurken, kurtuluşa erişebilmesi için ona âhir zamanda gelecek olan bu topluluğa uymasını tavsiye etmiş ve onların kimler olduklarını açıkça ifşâ ederek şöyle buyurmuştu:

"Ey Ebu Hüreyre! Sen, insanlar çekindikleri zaman çekinmeyen, insanlar ateşten emin olmak istediklerinde korku duymayan topluluğun yolu üzerinde bulun!"

Ebu Hüreyre -radiyallâhu anh- dedi ki:

"Yâ Resulellah! Onların vasfını bana anlat ki onları tanıyayım!"

Buyurdu ki:

"Onlar benim ümmetimden, âhir zamanda gelecek bir topluluktur ki; kıyamet gününde, tıpkı peygamberlerin haşrolunduğu gibi haşrolunacaklardır. İnsanlar, durumları gösterilip de onları gördükleri zaman, onların peygamberler olduklarını sanacaklar. Tâ ki ben; 'Ümmetimdir, ümmetimdir!..' deyip de kendilerini tanıtıncaya kadar... Nihayet halk onların peygamber olmadıklarını anlayacak. Şimşek ve rüzgâr misâli geçip gidecekler, nurlarından mahşer ehlinin gözleri kamaşacak!"

Dedim ki; "Yâ Resulellah! O hâlde bana onların yaptıklarına dâir bir misal ver de, ben de onlara katılayım!"

Buyurdu ki:

"Ey Ebu Hüreyre! Bu topluluk, zor ve güç bir yola girerek peygamberlerin derecesine kavuşurlar. Allah kendilerini doyurduktan sonra açlığı, giydirdikten sonra çıplaklığı, içirdikten sonra susuzluğu tercih ederler; Allah'ın katındakine ümitlerini bağlayıp bunları terkederler. Hesabından korku duyarak helâli dahi bırakırlar. Dünyaya sadece bedenleri ile ilgi gösterirler, onun herhangi bir şeyiyle iştigâl de etmezler.

Onların Rabb'lerine olan itaatleri karşısında, melekler ve peygamberler dahi hayrete düşer. Ne mutlu onlara, ne mutlu onlara! Allah'ın, onlarla benim aramı birleştirmesini ne kadar çok isterdim!"

Sonra Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- onlara duyduğu iştiyaktan dolayı ağladı ve daha sonra şöyle buyurdu:

"Allah yer ehline azap etmeyi murad ettiğinde onlara nazar eder de, azâbı derhâl onlardan geri çevirir. Onun için ey Ebu Hüreyre, sen onların yolu üzerinde bulun! Onların yoluna karşı gelen, vereceği hesâbın şiddetinden tir tir titreyecektir!" (el-Vesâyâ li-İbnü'l-Arâbî, Hâlet Ef. nr.: 198/2, vr. 486a )

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Allah-u Teâlâ'nın nuru, âlemlerin gurur ve surûrudur. Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- Hazretleri onun bizzat huzur-u saâdet'inde terbiye görüyordu. En çok Hadis-i şerif rivâyet edenlerden birisi idi ve aynı zamanda seçkin Ashâb-ı kiram'dandı.

Buna rağmen ona bu topluluğa katılmasını emretmesi, bütün insanların dikkatlerini çekmesi ve bu âlî yolu tarif etmesi içindir. Yoksa dünya kurulduğundan beri onun fevkinde bir nur, bir terbiyeci gelmedi ki ondan terbiye alsın.

Bunun mânâsı; Bu topluluk o topluluk, o topluluk bu topluluktur. Arada hiç fark olmadığını ihsas ettirmek istiyor.

O böyle olduğu halde, ona o topluluğa katılmasını, o ordunun askeri olmasını emrederse kime ne düşer? Bu ise, beşerin idrâkinin haricinde bir lütuftur.

Bunun bir mânâsı da: "Onlar peygamberlerle beraber haşrolacaklar, o haşrın içine sen de gir! Bu ordu mahşerde büyük bir nazar toplayacağından ötürü, sen de bu orduya iltihak et! Bu dereceye sen de nâil ol, bu lütfa dahil ol!" demektir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- Hazretleri'ne o orduya katılmasını emretmesinin sebebi budur.

Onu çok sevdiği için ve o ordu peygamberlere karışacağı ve peygamberlerin yakınına kadar vâsıl olacağı için, o orduya iltihak etmesini emrediyor. Aksi takdirde Ashâb'ı olarak çıkacak.

Hadis-i şerif'te onların mahşerdeki durumları göz önüne getirildiğinde görülecektir ki, onlar Allah-u Teâlâ'nın hususiyetle desteklediği kimselerdir. Nitekim ileride bütün bu hususların hepsi bir bir size izah edilecek. O zaman her şeyi daha yakın kavramış olacaksınız. Derine varanlar inecek, nasibi olan nasibi kadar alacak.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin memleketinden sürülmesinin sebebi bu sırdır. Sakın siz o hâle düşmeyin!

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinin bir noktasında: "Bu topluluk, zor ve güç bir yola girerek peygamberlerin derecesine kavuşurlar." buyuruyor. Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtı'nın vazifesi de güç idi. Bunlar da o güç yola girdiklerinde bu vazife verilir.

Daha evvel de size şöyle demiştik:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- Hazretleri'ne olan bu beyanlarına siz şaşmayın. Muhakkak ki ileride bunun çok daha mühimi ile karşılaşacaksınız ve hayrete düşeceksiniz. İleride arzedilecek sırlar için bunlar bir basamaktır, bir hazırlıktır. O zaman o mevzuları daha iyi kavrarsınız.

Allah-u Teâlâ Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'i aliyyü'l-âlâ peygamber yaparken, onun ümmetini de ümmetlerin en efdali yaptı.

Ümmetinin efdal oluşu Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in efdal oluşundan gelir.

Fatih Sultan Hazretleri de o zamanın faziletlisi idi. Onun faziletinden dolayı askeri de faziletli olmuştur.

Çünkü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:

"Kostantiniyye muhakkak fetholunacaktır. Onu fetheden kumandan ne güzel kumandandır, onu fetheden askerler ne güzel askerlerdir!" (Ahmed bin Hanbel)

O bu millete neler miras bıraktı...

Hâtemü'l-velî'nin faziletinden dolayı ihvan da faziletli olmuştur. Bu faziletin sebebi de budur.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz hayat-ı saâdetinde iken Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- Hazretleri'ne bu ordunun askeri olmasını tavsiye ediyor. İspat olarak bu Hadis-i şerif'i gösteriyorum.

Allah-u Teâlâ bu ilmi bugün indirdi.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz "Bayraklı" demedi, "Bayraklılar Ashâbı" buyurdu.

İşte bu fazilet umuma âittir, şahsa âit değildir. Şu kadar var ki şahıstan umuma doğru gidiyor.

İşte size izahı ve ispatı!..

Nitekim Bediüzzaman Hazretleri bunu teyid etmiş ve parmak basmış, bunun böyle olduğunu beşeriyete duyurmuş.

"Emirdağ Lâhikası" adlı eserinde buyurur ki:

"Bu vazifenin istinad ettiği kuvvet ve mânevi ordusu, yalnız ihlâs ve sadâkat ve tesanüd sıfatlarına tam sahip olan bir kısım şakirtlerdir. Ne kadar az da olsalar, mânen bir ordu kadar kuvvetli ve kıymetli sayılırlar." (s. 259)

O mânevî ordu, az olmasına rağmen Allah-u Teâlâ'nın desteği ile çok kuvvetli olacaktır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in o topluluğa katılmasını emir buyurduğu Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- Hazretleri buyururlar ki:

"Ben Resulullah'tan iki kap ilim aldım. Birisini yaydım (söyledim), eğer ötekisini de yaymaya kalksam bu boğaz kesilir." (Buhârî)

Bu suretle bu ilmin değerini duyurmuş oluyorlar.

"Bu boğaz kesilir" dediği ilimlerin hepsi yayıldı da kimse farkında değil! Allah-u Teâlâ öyle bir üslup vermiş ki, herşey söyleniyor, fakat hiç kimse birşey diyemiyor. Çünkü hep Âyet-i kerime ile arzediliyor. Karşıdaki bakıyor, Âyet-i kerime var, duruyor. Ne aklı ne de ilmi yetmiyor. İkinci ilim budur işte.

Size açtıklarımız gizli sırların tâ kendisidir. Buna sizin hafsalanız ermez, anlar gibi görünürsünüz o kadar.

Bunun sırrını ancak ahirette göreceksiniz. Dünyada ne belli olur, ne anlaşılır, ne de söylenir. Bunun sırrı ahirette belli olur. Burayı Mevlâ kapamış. Yalnız Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz, Muhyiddîn Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri ve diğer zâtlar açmış. Halkın anlayacağı şey değil. Bu yalnız ve yalnız ahirette anlaşılması gereken bir husustur. Yoksa beşerin anlayacağı bir iş değildir.

"Söylesem baş kesilir!" dediği sırlardan bir tanesi de budur işte!

Bunu size misal olarak gösteriyorum. Bundan başka neye inanacaksınız?

Nitekim Mevlânâ -kuddise sırruh- Hazretleri de, bütün ehl-i İslâm'ı onlara tâbi olup iman etmeye dâvet etmektedir:

"Açtılar kenz-i füyûzu olunuz hil'at-pûş,

Mustafa geldi yine cümleniz iman ediniz!"

 

Allah-u Teâlâ'nın, Yahya Aleyhisselâm'a
Müjdelediği Seçkin Kul:

İbrahim bin Edhem -kuddise sırruh- Hazretleri'nden rivâyet edildiğine göre; Allah-u Teâlâ İsrâiloğulları'na gönderdiği peygamberlerden Yahya bin Zekeriyya Aleyhisselâm'a, velilerinden birini niyetinden ötürü sevmeyi kendisine şiâr edindiğini, bu kimseyi nebilerin ve resullerin dahi gıpta edeceği bir kemâlatla göndereceğini vahyetmiş; onda tecellî edip, onu Zât'ından gayri her şeyden temizleyeceğini haber vermişti.

Allah-u Teâlâ ona, son Peygamber'in ümmetinden olan bu büyük zâtı müjdeleyerek şöyle buyurmuştu:

"Yahya!

Bil ki ben kullarımdan bir kulu, niyetinden ötürü sevmeyi kendime şiâr edindim. Ben ancak onun kulağı olacağım, benimle işitecek; gözü olacağım, benimle görecek; dili olacağım, benimle konuşacak; kalbi olacağım, benimle anlayacak. Bunu yapınca da, benden başkasıyla meşgul olduğu takdirde ona kızacağım. Onun tefekkürünü dâimi kılacak, gecesini ağartacak, karanlığını aydınlatacağım.

Ey Yahya!

Ben onun kalbinde oturup, arzusunun ve emelinin yegâne gâyesi olacağım. Onu her gün ve her saat (kendimden) korkutacağım. O bana yaklaşacak, ben ona daha çok yaklaşacağım. Onun sözünü işitecek, sığınmasına icâbet edeceğim.

İzzet ve Celâl'ime yemin ederim; ben onu öyle bir gönderişle göndereceğim ki, Nebi'ler ve Resul'ler dahi ona gıpta edecekler!

Sonra da bir münâdi'ye; 'Bu filân oğlu filândır! Allah'ın velisi, seçtiği ve yarattıklarının en hayırlısıdır!' diye nidâ ettirerek, onu ziyâretime çağırmasını emredeceğim. Vech-i kerîm'ime nazar ettirerek, onun gönlüne şifâ vereceğim. Bana gelince de, onunla aramdaki perdeyi kaldıracağım; bana nasıl dilerse öylece nazar edecek.

Ve diyeceğim ki; 'Müjdeler olsun sana! İzzet ve Celâl'ime yemin ederim ki, bana ettiğin nazarla senin gönlünü iyileştirip; her gün, her gece ve her saat içinde senin için bir keramet ortaya koyacağım!'" ("el-Muhabbe li'l-Muhâsibî"; s. 22-23)

Zaten her şey keramet. Bir kuru ağaçtan bir şey çıkar mı? Bu çıkanlar hep O'nun kerametidir, lütf-u ihsanıdır. Allah-u Teâlâ ona bu şekilde tecellî edecek ve bu tecelliyâtla ona bunları verecek.

"Ben kullarımdan bir kulu, niyetinden ötürü sevmeyi kendime şiâr edindim." beyanının mânâsı; Allah-u Teâlâ'nın nurunu yaymak, küfrü kökünden kaldırmak. O murad ettiğini yapar. Onun azmi ve niyeti budur.

Allah-u Teâlâ hususi olarak onu böyle tanıtıyor.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ise beş alâmet vererek onu şöyle tanıtıyor.

Nuaym bin Hammad'ın Ka'b -radiyallahu anh-den rivayet ettiği bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"Mehdi'nin çıkış alâmetlerinden bir tanesi de batıdan, başlarında Kinde kabilesi'nden ayağı sakat bir adamın bulunduğu Bayraklılar'ın çıkmasıdır." (Suyûtî, Kitabu'l-Arfi'l-Verdi fî Ahbâri'l-Mehdi; Cârullah, nr.: 1494, vr. 99b. Bl. 7, Hadis nr.: 13)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu mucize Hadis-i şerif'i ile Bayraklılar'ın başına geçecek olan zâtın, Mehdi Hazretleri ile münasebeti olduğunu haber vermişler; onun çıkış alâmeti olduğu gibi, ilk iman kurtarma cihadını başlatacağını da ifşâ etmişlerdir. Bu cihad-ı ekber'i yapanlara "Bayraklılar" ismini bizzat Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz vermişlerdir.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri de "Şifâu'l-Alîl" adlı eserinde şöyle buyurmuştu:

"O'nun, velilerden sırf kendi hizmetinde bulunmaları için kendilerini seçip temizlediği, Allah-u Teâlâ'ya dâvet eden, yarın mahşerde velilerin saflarının öncülüğü ile kendisini senâya da ehil kılacağı bir 'Bayraklılar ashâbı' vardır ki; onlar peygamberlerin yolu üzere kendilerini seçtiği 'Hassü'l-Has'; yâni 'Seçkinlerin de seçkini'dir." (Veliyyüddin, nr.: 770, vr. 5b)

Hâtemü'l-velî tanınmadığı için, gerek Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz ve gerekse diğer Evliyâullah Hazerâtı işaret ediyorlar ve "Budur!" diyorlar. Yoksa Hazret-i Mehdi'yi herkes tanıyor, onu herkes duydu. Halk Hâtemü'l-velî'yi bilmediği için "Budur!" diye parmak basıyorlar.

 

Hâtemü'l-Evliyâ'nın Apaçık Alâmetleri
Kur'an-ı Kerim'deki Bâzı Âyet-i kerime'lere ve
Hadis-i Şerîf'lere Yerleştirilmiştir!..

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtemü'l-evliyâ olan zât hakkında eşine rastlanmadık çok açık işaretler verdiği "Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ" adlı kitabında; Hâtemü'l-evliyâ'nın apaçık alâmetlerinin ve yapacağı vazifeye dâir pek çok bilginin, Kur'an-ı kerim'deki bâzı Âyet-i kerime'lere ve Resulullah Aleyhisselâm'ın bazı Hadis-i şerîf'lerine yerleştirildiğini haber vermiş; onun bu alâmetlerini, büyük bir keramet olarak asırlar öncesinden halka ifşâ etmiştir.

Hazret eserinde bu zâtın vazife ve alâmetlerini "Cifr ilmi"ne ve Kur'ân-ı Kerîm'deki bâzı Âyet-i kerime'lere dayanarak;

"Bu fasıl, Kur'an'ın açıklamalarına ve apaçık sarîh haber(ler)e düzgün bir şekilde yerleştirilen şeye göre; onun doğumunu, nesebini, evini, kabilesini, öleceği âna kadar yapacağı işleri, ismini ve annesi ile babasının isimlerini ihtivâ eder."

Başlığı altında, esrârengiz bir biçimde dile getirerek şöyle söylemiştir:

"Bil ki Allah-u Teâlâ, kendisine tâbi olunan en büyük imamı; velâyet bayrağının ve mührünün taşıyıcısı, cemaatin ve hikmet ehlinin öncüsü olan bu kerem sahibi 'Hatm'i zikretmiş; Azîz Kitab'ının pek çok yerinde ondan haber vererek, bir ayırım ortaya koymak için onun mertebesiyle ilgili tenbihlerde bulunmuştur."

"Kur'an'da hem onun zikri, hem de ihvânının zikri yerleşiktir. Haber'e gelince; bir yerde kendisine tâbi olanlarla birlikte zikredilmesi dışında, genellikle ihvanı olmaksızın zikredilir. Ben Kur'an'da onun hakkında çokça mevcut olan açıklamaları, alâmetlerini ayırmak üzere, ondan haber veren mevzularla birbirine bağlayacağım.

'Bakara'daki iki yer onun hakkındadır, onun alâmetleri ve bulunduğu yerler onda yer alır.

'Âl-i İmrân'daki dört Âyet'te ise; asıl vücudundan önce ona gösterilen itinâ, cismî yaratılışının öncesinde onun şerefinin kıvama erdirilişi, güzel eserleri ve müşâhade edilen fiilleri; nâkıslığa, hatalara ve aykırılıklara karışıp, onları iyice şiddetlendikten sonra çözmesi ve (neticeye) bağlaması, korku ve çekingenliğin hiç değişmediği evi, peşinden gidenlerin onu bilemeyişi, onu tasdîkin halka vâcip olduğu ve Şer'î vesikaların ona tevdî edildiği mevzu edilir.

'Nîsâ'da; asılsız sözlere rağmen, onun kendi zâtında Nûr'a ve temizliğe sahip olduğu, ihvanı ile birlikte O'na münâcaatta bulunduğu, O'nun meydanında dolaşıp durduğu, konuşmasındaki doğrulukla tek ve benzersiz olduğu, halkla O'nun arasını birleştireceği, etkili ve keskin bir uyarı için geleceği, öteden beri sürüp geleni parça parça böldürmeyeceği ve onun mertebesinin ve yerinin selim akıllılar için apaçık ortada olduğuna dâir dört yer vardır. Sonra, Ebu Yezîd (el-Bistâmî) de İsrâ sûresi sahibinin isimlerinin izahında, Tevhid ve şirk isimleriyle ilgili münâcaatında ona delâlet eden şeyi zikretmiştir.

'Mâide'deki sekiz yerde ise; onun ilminin râsihliği, nasibinin yüceliği, Nûr'unun açıklığı; sırrını en güzel üslûpla dile getirdiği, öğüt ve nasihat verdiği, teşvik ettiği ve çürüttüğü, nasip verdiği, alçalttığı ve aşağıladığı; delilinin açıklığıyla, ilminin kemâli ve anlayışının seçiciliğiyle, eksiklik ve noksanlıkla ustalığının ve şiddetli vuruşunun yok olmadığı, Hakk'ın tıpkı nebilerine ve resullerine yaptığı gibi, kullarına onun dilinden hitab ettiği, onu bekâ âleminden örtülü kâinat âlemine getirerek, gözden kaybolan fiillerle söylettiği; en yüce makamlardan en ulu çizgiye nüfûz ettirdiği, misilleme yoluyla âdil olana da süflî olana da eriştirdiği, sırrını Rabb'iyle birleştirdiği, O'na yaklaşacağı zaman (kendinden) sıyrılıp çıkmak için aşka geldiği, içinden dönmeyi murad ettiği, O'nun aydınlık yoluna sülûk ettiği, zillet arasatında suçtan berî olduğunun ortak bir dille ufuklarda nidâ edileceği, Tevhîd edeceği, şâhitlik edeceği ve Vâhidü'l-Ehad'a secde edeceği yer alır.

'En'âm'da; Onun buluşmasının ayrılmadan buluşma olduğu ve onun hiç yaratılmamış bir şekilde yaratılacağı mevzu edilir.

'Berâet'te (Tevbe sûresi) yer alan bir yerde, onun nefsinin şerefli hakikati üzerinde durulmasıyla, kendi cinsine müyesser olacak şeye gönderme yapılır.

'Meryem'de fesad'dan kurtarışıyla ve yardım ateşini söndürüşüyle ilgili iki yer vardır.

'Enbiyâ'da tezkiye edilip temizlendiği, Nur'unun kirletilemeyeceği, ayrılık ve çekişmeleri ıslah edişinin, (getirdiği) hayır ve bereketin, huzur ve saâdetin kokusunu müminlerin sezeceği mevzu edilir.

'Sâffât'ta, beraberindeki oğullarının cümlesini kardeşine sunup takdim edeceği;

'Şûrâ'da O'nun yolunun tohumunu atıp, onu büyütüp yetiştireceği ve nâzil olan (Âyet'lerin) sebeplerini târif edeceği mevzu edilir.

'Zuhruf'ta; engellenmeden ve (karşısında) delil getirilemeden, uyarı makâmı üzerinde haber verip uyaracağı mevzu edilir.

'Hadîd'de; ululuğa ve yüceliğe kavuşturulacağı, sıddîk bir veli olduğuna dair peşinden gidenlerde hiçbir şüphe kalmayacağı mevzu edilir. Zîrâ bir Peygamber'in erişilmese de peşinden gidilir. Veli ise (herhangi bir kişiye) yönelen kimsedir, onun üzerine vâlî değildir.

'Saff'ın iki yerinde, ona: 'Hatanı getir, borcun artık son buldu!' sözünün söyleneceğine dâir iki yer vardır.

'Tahrîm'de ise gizli ve örtülü kalacağı, onun daha çok yeri ve selâmete erdirişiyle üste çıkarılacağı yer alır.

Haber'e gelince; Buhârî ve Müslim'deki misâldedir. İbn-i Battal ve 'Kitâbu'l-Muallim'in sâhibinin ona dâir işaret ettiği şeye bakanlar, bu apaçık Âyet'lerden başkalarına da ulaşırlar. Şu kadar var ki Peygamber Muhammed Aleyhisselâm, onu hem Âdem Aleyhisselâm'ın kendisinden yaratıldığı arzda; hem de kendisine duyurulması güç olmayan, ancak yayılışı çok büyük olan acâipliklerin şu arzında toplayıp biraraya getirmiştir. Nitekim ben bu arzı, arta kalanından Âdem Aleyhisselâm'ın tıynetinin de yaratıldığı arzda Allah'ın yarattığı muhteşemliklerle; gerek kendisindeki acâipliklere, gerekse 'Kitâbu'l- A'lâm' diye isimlendirdiğim eşsiz kitaptaki acâiplikleri ihtivâ edişine göre açıklamıştım." ("Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ ve Şemsü'l-Mağrib", s. 72-75, bas.: Muhammed Ali Sabîh Matbaası, Mısır, 1954)

Görüldüğü üzere gerçekten Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde işaret buyuruyor, fakat insanların çözmesi mümkün değildir. Ancak dilediğine duyuruyor, kime duyurmuşsa o çözebiliyor.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde buyurur ki:

"Kur'an'ın bir zâhiri bir de bâtını vardır. Bâtını da yedi dereceye kadar gider."

Birde kalan da vardır, yediye kadar da ulaşan vardır.

Hiç şüphesiz ki Allah-u Teâlâ'nın duyurduğu ve bildirdiği kimseler, bu gerçekleri göre göre bilirler. Ve fakat başkalarına bildirmeleri imkânsızdır. Zira gerek ilim gerekse akıl o noktada değildir.

Çünkü Âyet-i kerime'sinde:

"Size ilimden pek az bir şey verilmiştir." buyuruyor. (İsrâ: 85)

Bu küçücük bir ilimle O'nun her beyanını anlamak mümkün değildir. Fakat "İlimde derinleşenler" böyle değil, "Ulü'l-elbâb" da böyle değil.

İlmin bir hududu vardır. İlmin hududu bittiği zaman ilâhî ilim başlar. Bu ilâhî ilim ilhamla olur, dilediği şekilde olur. O artık O'nun ilmi olur. Mahlûkatın ilmi değildir o zaman. Fakat o ilmi ona verdiği için O'nun ilmiyle o "Ulü'l-elbâb" olmuş olur. O ilme sahip olduğu için, o esrara mazhar olduğu için ulü'l-elbâb olmuş olur. Başkası bilmez. Esrârını ona duyurmuş, ona bildirmiş, O'nun ilmiyle yalnızca o biliyor. Ne kadar biliyor? Bildirdiği kadarını biliyor. Başkası bilemez, çünkü ona bildirmedi. Meselâ Muhyiddîn İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri cifr ilmini biliyordu, siz biliyor musunuz? Bilenler biliyor, amma sizin bilmemeniz onun bilmemesi demek değildir. Bunun gibi, O'nun bildirdiği ilim ona âttir.

İşte ilimde derinleşenler bunlardır. Allah-u Teâlâ ilimde derinleştirdiği kimseye vukufiyet kesbettiği zaman oraya iner.

Bunu nasıl ayırdedebiliriz? İlimde çalışır çalışır çalışır, sonra Allah-u Teâlâ gizli noktaları ona bildirir, deruna varır. Bildirdiği için derundaki sırlara vâkıf olur.

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"İlimde derinleşenler ise: 'Ona inandık, hepsi Rabb'imizin katındandır.' derler. Bu inceliği ancak akl-ı selim sahipleri düşünüp anlarlar." (Âl-i imrân: 7)

Buradaki akl-ı selim, "Ulü'l-elbâb" akıldır. "Ulü'l-elbâb" olan kimse bunu anlar, başkası anlamaz. Bu Âyet-i kerime'de çok derunî mânâlar var.

Ulü'l-elbâb; Allah-u Teâlâ'nın duyurması ve göstermesi ile husule gelen bir akıldır. "Akl-ı kül"den sonra artık akıl çalışmaz.

Allah-u Teâlâ kalp gözü ve kalp kulağı halketmiştir. Dilediği zaman bir kulunun kalp gözünü açarsa, gayb âlemi görülür.

Kişinin kalbine ne döktüyse, kalp gözüne ne gösterdiyse, kalp kulağına ne duyurduysa o onu bilir.

Hakikat gözü ile bakabilen, Allah-u Teâlâ dilerse âlemleri de seyreder, Levh-i mahfuz'daki esrarı da dilerse ona okutur. İç dünya, âlemleri içine alır.

Kalp kulağını açarsa, ona istediğini duyurur. İşte gerçek duyma budur.

Ve bu tecelliyat sonsuzdur.

Görüldüğü üzere Allah-u Teâlâ ancak ilimde derinleşen ve aklı Ulü'l-elbâb'a varan hakikat ehlinin bu inceliği kavrayacağını, başkasının kavrayamayacağını beyan ediyor.

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde de:

"Bunu bir bilene sor! (Sana gerçekten böyle olduğunu anlatacaktır)." buyuruyor. (Furkân: 59)

Zira onlara dilediği kadarını bildirmiştir.

Bu bir emr-i ilâhi'dir. Dilediğine dilediği kadar bildirdiğini açık olarak ferman buyuruyor ve duyuruyor.

Onlar derûnî noktalara inebiliyorlar. Sen denizi görüyorsun amma dibini göremiyorsun! Bunlar da mâneviyat denizinin dibine inenlerdir.

Nitekim Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde:

"O'nun dilediğinden başka, insanlar O'nun ilminden hiçbir şeyi kavrayamazlar." buyurmaktadır. (Bakara: 255)

Bu ancak onlara mahsustur, onlar denize inebiliyorlar, Cenâb-ı Hakk'ın bu cevherlerini dipten alıyorlar, dışarıya çıkarıyorlar, cevherle söz söylüyorlar ve kaleme alıyorlar, amma hepsini izah etmeleri mümkün değil. Çünkü beşerin ilmi ve aklı onu kavramak için tekamül etmemiştir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Öyle ilimler vardır ki, gizlenmiş mücevherat gibidir. Onu ancak Ârif-i billâh olanlar bilirler. Bu ilimden konuştukları vakit, Allah'tan gâfil olan kimseler anlamazlar.

Binâenaleyh, Allah-u Teâlâ'nın kendi fazlından ilim ihsan ettiği âlimleri sakın tahkir edip küçük görmeyin! Çünkü Cenâb-ı Hakk onlara o ilmi verirken tahkir etmemişti." (Et-Terğîb ve't-Terhîb, c. 1, s. 103)

İşte bu Hadis-i şerif, onlara verilen ilmi beşeriyetin anlayamayacağını da teyid ediyor. Onlar bu ilimden bahsederken beşeriyet bunu anlamaz. Çünkü akılları ve ilimleri yetmez. Onların muallimleri Allah-u Teâlâ olduğu için, onlara verilen ilim Allah-u Teâlâ'dan verildiği için, bir kimse âlim de olsa bu ilmi idrak edemez. Çünkü onun muallimi benî beşerdir. Zâhirî ilimde ne kadar ilerlerse ilerlesin bu ilmi anlamaz.

Bu ilim doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ'dan gelir, O'nun bildirdiği kimseler bu gizlenmiş mücevherâtı bilir, başkasına şâmil değildir. Burada Allah-u Teâlâ Ârif-i billâh olanları ayırmaktadır. Yani Allah-u Teâlâ'yı bilenler ve O'nun bildirdiği kimseler bu ilme mazhardır. Bu onlara mahsus bir ilimdir. Amma ister açar, ister açmaz.

İtiraz edenler bu Âyet-i kerime'lerin ve bu Hadis-i şerif'lerin tecelliyatlarından mahrum oldukları için bilmeyerek itiraz ediyorlar.

 

Allah-u Teâlâ'nın Kendi Adına
Veli Olarak Kullandığı,
En Yüksek Dereceye Sahip Olan Veli:

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri "Nevâdirü'l Usûl" isimli eserinde; velayetin en yüksek derecesini elinde bulunduran zâtın bazı alâmetlerini aynen zikretmiş ve kendisinden sonra pek çok münakaşalara sebep olan, onun yakınlık cihetinden peygamberlerden öne geçmesi meselesini şer'î bir delille ispat ederek şöyle buyurmuştur:

"Hepsi Enbiya Aleyhimüsselâm'dan olmalarına rağmen, kalpler ve dereceler hususunda peygamberler arasında bir farklılık vardır. Her biri velilerden oldukları halde, velilerin aralarında da böyle bir farklılık mevcuttur.

İşte bu kimsenin vasfı, Resulullah Aleyhisselâm'ın Allah-u Teâlâ'dan hikâye ettiği gibidir.

Şöyle buyurmuştur:

'Velilerimden kendisine en çok gıpta edilen kimse, benim katımda derecesi ulu ve yüksek peygamberlerin derecelerinden bile daha yakın olan gizli bir kimse, Üveysü'l Karnî'ye ve onun benzerlerine denk olan hafîfü'l-haz bir mümindir. İşte bu onun zahirî sıfatıdır, bâtını ise tarife sığmaz.'

Velilerden bir kimse en yüksek dereceye sahip olur. Bu, Allah'ın kendi adına, veli olarak kullandığı bir kuldur. O Rabb'inin himayesi içinde hareket eder; O'nunla konuşur, O'nunla bakar, O'nunla tutar, O'nunla anlar. O, yeryüzünde onun şöhretini yaymış; kendisini halkın imamı, velilerin bayrağının sahibi, yer ehlinin emini, gök ehlinin nazar yeri, gönüllerin reyhanı, Allah'ın has'ı, O'nun nazargâhı ve kendi sırlarının kaynağı yapmıştır.

O yeryüzünde Allah'ın; halkı kendisiyle terbiye ettiği ilâhî bir kırbaçtır. Ölmüş olan kalpleri onun ru'yetiyle diriltir ve halkı (onunla) kendi yoluna çevirir. Hukuk-u ilahî'sini onunla ayakta tutar. O hidayet anahtarı, yeryüzünün nuru, veliler defterinin emanetçisi ve onların rehberidir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in huzurunda Rabb'ini anmakla meşgul olur. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bu yerde onunla iftihar eder, Allah da bu makamda onun ismini yüceltir. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- bizzat onunla yetinip karar kılar. Allah onun kalbini dünyaya kapılmaktan alıkoyar. Ona 'Hikmetü'l-ulyâ'sını, yani 'En yüce hikmet'ini bağışlar. Onu kendi Tevhid'ine sevkedip yönelterek, nefsini görmekten ve hevanın gölgesinden yolunu uzak eder. Velilerin defterini ona emanet eder, onların makamlarını kendisine tanıtır ve menzillerine muttali kılar. O neciplerin seyyidi, hikmet sahiplerinin sâlihi, mânevî tabiplerin imamıdır. Sözü kalpleri esir eder, görünümü nefislere şifâ verir, yönelmesi hevâ ve hevesleri yok eder, yakınlığı kötü huyları temizler. O bir çiçek misâli baharda açar, meyveleri ise güzün toplanır. Kendisine sığınılan bir sığınaktır. Elde edilmek istenen şeylerin kaynağıdır. Hakk ile bâtılın arasını ayırır. O sıddîk'tır, fâruk'tur, veli'dir, ârif'tir, muhaddes'tir.

O Allah'ın yeryüzündeki 'Tek'idir." ("Nevâdirü'l-Usûl fî Ma'rifeti Ehâdîsü'r-Resul" c. 1, s. 619-620)

 

Melekût Âlemindeki İsmi
"Azîm" Olan Zât:

Seyyid Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Gayb âleminden sesler" mânâsına gelen "Fütûhü'l-Gayb" adlı eserinin 33. Makale'sinde insanları dört dereceye ayırmış; en yüksek velâyet derecesinin dördüncüsüne verildiğini söyleyerek Hâtemü'l-velî'nin yüce vasıflarını bir bir beyan etmiştir.

"Dördüncüsü;

En yüksek derece buna verilmiş ve melekût âleminde kendisine 'Azîm' adı verilmiştir.

İşte Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- bu büyük zâtın şanını tarif ederken şöyle buyurmuştur:

"Bir kimse öğrenir ve öğretirse; ayrıca bildiği, öğrettiği ile amel ederse melekût âleminde ona 'AZÎM' ismi verilir."

Bu zât, âlim-i billâhtır, mertebeler ölçülürse en yüksek derecede onun olduğu ortaya çıkar.

Dinin hikmet yönü tarafını en iyi bilen odur.

Allah-u Teâlâ birçok bilinmeyen ilimleri onun kalbine yerleştirmiştir.

Hiç kimsenin erişemeyeceği sırları ona sezdirmiştir.

Bu saf ve temiz kul, Allah tarafından seçilmiş, sevilmiş ve Hakk'a cezbedilmiştir.

İlâhî hikmetlerin çözüldüğü kapıya yalnız bu insan yetişmiştir.

Hidayet yolları buna açıktır.

İstidat bunda çok büyüktür ve bütün sırları anlamak kabiliyeti vardır.

Bunda bilgi sonsuz, hikmet ölçüsüzdür.

Bu zât, Allah yolunda bir şâhtır.

Kulları, Hakk yola çağırır, kötülükleri onlara o gösterir.

Kıyamet günü şefaatçidir.

Dünyada temizdir.

Allah indinde her şeyi makbul ve merguptur.

Doğrudur, doğruluğu tasdiklidir.

Resul ve nebilerin vekilidir, işte peygamberler bunu vekil etmişlerdir.

İşte son had buraya kadardır. İnsanoğlunun son durağı bu makama varır, buradan öte peygamberlik başlar." (Fütûhü'l-Gayb, 33. Makale)

 

"Hatemü'l-Evliyâ"dan
Başka Hiç Kimsenin Erişemediği Makam:

Abdülkerim-i Cîlî -kuddise sırruh- Hazretleri "El-İnsanü'l-kâmil" isimli eserinde Hâtemü'l-evliyâ'nın makamının, Resulullah Aleyhisselâm'a ihsan buyurulan Makâm-ı mahmud'dan başka bir şey olmadığını ve bu makama ondan başka hiçbir velinin erişemeyeceğini ifade ederek şöyle buyuruyorlar:

"Her kim bu yakınlık makâmına vâsıl olursa, o kimse Hâtemü'l-evliyâ olup, hitam (hatemiyyet) makâmında Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in vârisidir.

Çünkü bu yakınlık makamı, Makâm-ı mahmud ve vesîle makâmıdır. Oraya kadar vâsıl olan velinin vardığı yer, kimsenin erişemeyeceği bir makamdır." ("El-İnsanü'l-kâmil"; s. 455, trc. A. Mecdi Tolun)

İşte ispatı bu! Bu zât-ı muhterem en ince sırlardan, gerçek vuslattan bahsetmiş; Hakk'a yakınlığın, Resulullah Aleyhisselâm'a ihsan ettiğini ihsan etmekle mümkün olacağını, yani ona ne bildirirse ona da onu bildirmekle mümkün olacağını ifşâ etmiştir. Allah-u Teâlâ ona duyurmasa o bilebilir mi? Onlara duyurduğunu da ben size anlatıyorum.

Hazret "Kimsenin erişemeyeceği bir makam." buyuruyor. Hâtemü'l-velî'ye ihsan edeceğini Allah-u Teâlâ ona duyurmuş.

 

Allah'ın, Hayrını Dilediği Kimseye Gösterdiği ve
Nasipsizlerden Gizlediği,
Velileri Arasındaki 'Tek'i:

Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Fethü'r-Rabbânî" isimli eserinin "5. Meclis"inde de; Hâtemü'l-velî'nin mânevî yönüne, yapacağı cihadın mâhiyetine ve askerleri olan Bayraklılar'ın zuhuruna işaret eden ifadelere rastlanmaktadır.

Hazret, "Hâtemü'l-velâye" mertebesine eren zâtın mânevî durumuna, ilim ve icraatlarına dikkatleri çekerek şöyle buyurmaktadır:

"Şifâ bu yolda olur. Yakınlık buradan başlar. Mülk burada, ün, saltanat bu ufukta. Beylik yine bu yolda. Köşkünü buraya kuranın, zerresi kocaman dağ olur, damlası ummana döner. Yıldızı ay kadar parlar. Ayı, yılı aşar. Azı çok, yokluğu varlık olur. Bitmişini sonsuzluklar kucaklar. Hareketi, sanki kâinatı yerinden oynatıyor sanılır. Selvi dalları gibi, yücelere çıkar, arş onu kucaklar. Kökü zemin derinliğinde saklıdır. Dalları dünya ve ahirete serin ferahlık verir. Bu dalları ilim ve hikmettir. Bunlara sahip olan başka bir şey istemez. Dünya, önünde yüzük kaşı kadar küçülür. Dünya onu bağlayamaz. Ahiret ona sınır çizemez. Sultanlar ona ferman okuyamaz. Mülk onu avutamaz. Perdeciler ondan nesne saklayamaz. Ona tek el uzanamaz. Üzüntü ondan uzak olur. İşte yol buraya varır, yolculuk biter. Kul, salâhını böyle bulur ve yine kullara döner. Bir kurtarıcı olarak ellerinden tutar, dünya denizinden çeker çıkarır, tabii ki nasibi olanı, Hakk'a uyanı.

Allah'ın hayır dileğine eren bu büyük insan esirgeyen olur. Kulların delili, saklayıcısı, terbiyecisi, yöneticisi olur. Kalbinde saklı duran dilleri bu zât çözer. Onun nuru, sağında solunda ışık tutar. İşte Allah'ın hayır dilediği kimseler bu zâtı bulurlar. Hayır dilemedikleri de onu göremez, kör olurlar. Bulamazlar, kaybolurlar. Bunlar tek olur.

Onlar halkın arasına girerken sahipleri Hakk'tır. Halkın zararı onlara dokunmaz. Her bakımdan selâmet içinde olurlar. Halkın yararı ne ise onu başarırlar. Hakk'ın yardımı onlara her güç işi kolay eder. Allah'ın yardımı ile kulları doğru yola çağırırlar." (5. Meclis)

Nitekim Şeyhü'l-Ekber -kuddise sırruh- Hazretleri, Allah-u Teâlâ'nın "Hâtemü'l-velâyet"i âlemde tek bir şahsa tahsis edip, velâyeti onunla mühürleyeceğini ifade ederek şöyle buyurmuştur:

"...Onların (velilerin) Hatm'ine gelince; o zamanda bir değil, bilâkis âlemde birdir. Allah, velâyeti onunla hatmedip mühürleyecektir. Muhammedî veliler içinde ondan daha büyük bir kimse yoktur." ("Fütûhâtü'l-Mekkiyye"; c. 2, s. 9. Beyrut, trs.)

Bunun sebebi; Seyyid-i Kâinat Sebeb-i Mevcûdat -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz âlemde birdi, Âdem Aleyhisselâm yaratılmazdan evvel yaratılmıştı. Allah-u Teâlâ onu kendi nurundan yarattı, o nurla âlemleri donattı. Hâtemü'l-velî de Âdem Aleyhisselâm yaratılmazdan evvel yaratıldığı için, aslından vâris olduğu için ve Hâtem de olduğu için, o da âlemde bir tane olmuş oluyor, başka olmuyor.

 

İlm-i Ledün:

İlm-i ledün nedir? İlm-i ledün'ün özü Allah-u Teâlâ'yı bilmek, görmek; kendisinin maske olduğunu bildiği gibi, kendisini görmemektir.

Hazret-i Allah'ı görecek, bilecek, kendisini görmeyecek. Kendisinin yalnız ve yalnız bir maskeden ibaret olduğunu bildiği zaman "İlm-i ledün"ün özünü bulmuş olur. Çünkü o zaman Hazret-i Allah ile kendi maskesini ayrı olarak görür, ancak orada görür.

Bu bilgileri Rabb'im bana öğretmese, ben bunların bir tanesini bilemezdim. Bilmem de mümkün olmazdı. Zira kitaplarda yok ki okuyayım, şimdiye kadar böyle bir ilim inmiş değil ki bileyim. Bu ilim ancak O'nun öğretmesiyle mümkündür. Yalnız beşer beşerdir, o kendisini bile bilemez. Maske olduğunu bilir, maskeden ötesini bilmez. Allah-u Teâlâ'nın o maske hakkında verdiği hükmü de bilmez.

İnsan bir maskeden ibarettir, kâinat da bir maskeden ibarettir. Hepsi de "Ol!" demekten ibarettir ve O'nunla kâimdir.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri "Cevâbu Kitâbu mine'r-Re'y" isimli eserinde, "Hikmetü'l-ulyâ"yı elinde bulunduran Hâtemü'l-evliyâ'nın ilm-i billâh'a sahip olduğunu, Allah-u Teâlâ'yı en iyi tanıyan kimse olduğunu; hem öne alındığını, hem de geride bırakıldığını; bu geride bırakılma sayesinde onun, mahşerde Muhammed Aleyhisselâm'ın minberine kadar çıkacağını beyan buyurmuştur:

"İlm-i billâh, Allah'ı tanımak ve Allah'tan düşünmek, şu üç şeyi ihtivâ eden kişinindir: Kalbini Allah ile dirilten; O'nun belâsını güzel görüp, ruhunu temizleyip, ubûdetini sağlam kılan ve nefsin esaretinden hürriyetle zafere ulaşan... İşte onun rütbesi delil, menzili aşikâr, eşkâli de seyyid'liktir; Mevlâ'sı ile keremlileşmiştir. O, öne alması ve geride bırakması sayesinde, onu arzu ettiğinden daha da yücelere ulaştırır.

Şu kadar var ki, öne alması; onu kendi Rubûbiyet hazinelerinden olan 'Hikmetü'l-ulyâ'ya yöneltmesidir. Artık o, Rabb'inin huzurunu kendisine mekân edinir ve O'nun sırlarını elde eder. Geriye bırakması ise; velileri ve peygamberleri seçtiği gün onu kendi hizmetinde kılması ve benzerini hiçbir kulağın işitmediği bir senâ ile onu kendisiyle konuşturmasıdır. Tâ ki onu, Mustafa -sallallahu aleyhi ve sellem-le aynı şekilde ikrâr edebilsin ve onun minberine kadar çıkabilsin." (Cevâbu Kitâbu mine'r-Re'y, s.191, bas. Beyrut, 1992)

Çok ince bir sır, sırrın da sırrı bir mevzu. Temsil olarak size bunun özünü anlatayım.

İnsanda kemik var, kemiğin içinde ilik var. İlik çıkınca kemiğin hükmü kalıyor mu? Kalmıyor. Yani demek istiyoruz ki; bedenin içinde ruh var, ruh çıkınca bedenin hiç hükmü kalmaz. Ruh Hakk ile olduğu zaman da beden hükümsüz olur. Bu durum dünyada da olur, ahirete intikal edince de olur.

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Resul'üm! Sana ruhtan sorarlar. De ki: Ruh Rabb'imin emrindendir. Size ilimden pek az bir şey verilmiştir." (İsrâ: 85)

Anlatılamayacak kadar ince bir sırdır bu. Ruh o noktada Hakk ile oluyor, ceset bir kemik mesabesinde kalıyor. Kemiğin içindeki ilik ne ise mahlûkun içindeki varlığın Hazret-i Allah olması da odur. Bu irtibat doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ ile ruhun irtibatı olmuş oluyor. Fakat bu ayırımın dünyada iken olması gerekir, ölürken değil. Ruh çıkınca cesedin hiç hükmü olmadığı gibi, ilik çıkınca da kemik ortada kalıyor. İş gören iliktir. Sırrın sırrı bir mevzu. Akıl almaz, ilim yetmez. Bu mevzu açılmaz bile. Çünkü açmak için anlatmak gerekiyor. İlim yetmez ki anlatılsın. Bu ancak yaşayana âittir, işitene âit değildir. Hakk ile ruhun arasındaki bir mevzudur, Hakk ile halkın arasındaki mevzu değildir.

Bilinen ilik başka, ledünnî ilik başka. Bu arzettiğimiz ledünnî iliktir.

Diğer bütün velilerin ruhları cesetle beraberdir. Yalnız Hâtemü'n-nebi ile Hâtemü'l-velî'nin ruhu cesetsizdir. Öz burada toplanıyor. Öz budur. Kimsenin erişemediği de budur, diğer ilimlerin kabuk kalışı da budur. Herkes bildiği kadar erişiyor, amma O'na erişemiyor. Ancak kemiğe kadar gelinir, iliğe kimse nüfuz edemez. Bunu ifşâ etmemiştim.

Size anlattığım bu sırra ancak İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri temas etmiştir.

Buyurur ki:

"Bu dikkat sonunda elbette bileceklerdir ki, bu mârifet ve ilimler, ulemânın ilimleri, evliyânın da mârifeti ötesindedir.

Hatta onların ilimleri, bu ilimlere nispetle kabuk kalır." ("Mektûbât"; 317. Mektûb)

Allah-u Teâlâ ona bildirdiğini başka bir kimseye bildirmediği için, onun bildiğini başka bir kimse bilmediği için, o "Hikmet-i ulyâ"ya vâsıl olmuştur. Daha doğrusu Allah-u Teâlâ onu vâsıl etmiştir, mahlûk oraya vâsıl olamaz.

Onun ilmi ilmullahtır. Bu ise doğrudan doğruya yakınlık makamıdır. Allah-u Teâlâ'nın çektiği, bildirdiği, duyurduğu kullara mahsustur, tahsil ile elde edilmesi mümkün değildir. Kişinin veya başka hiçbir şeyin hükmü yoktur. Sahibi onda öyle tecellî etmiştir.

Nitekim bir Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Allah dilediği kulunu zâtına seçer." (Şûrâ: 13)

Allah-u Teâlâ en gizli hikmeti ona bildirmeyi, gizli sırları ona duyurmayı murad etmiş, onunla olmayı murad etmiş.

O Hakk iledir, Hakk'ın huzurundadır. Hakk'tan aldığını verir. O O'nunla beraberdir. O Hakk'ın istediği iledir, kendi arzusu yaşamaz. Yani Allah-u Teâlâ neyi istiyorsa o onu ister. Onda nasıl tecellî etmişse o ondan memnun, kendi arzusu yaşamaz.

Bunun delili de bu ilim ve bu kitaplardır. Zira bunların hepsi Hakk'ın ihsanıdır, ikramıdır ve tecelliyâtıdır. Bunun delili budur, başkasına da vermemiş.

Size bunun zâhirî mânâsını anlatayım.

Fakir der ki:

"Allah'ım! Beni hükümsüz ve değersiz olarak bulundur."

Hükümsüz ne demek? Hiç hükmü olmayan demek. Hiç hükmü olmayan şey zaten değersiz olur. Hüküm olmadığı zaman O'nun hükmü geçiyor. İlik O oluyor. Aslında hep O. Eğer kişide zerre kadar varlık husule gelirse, bunu söyleyemez ve bunu yapamaz, söylediği zaman riyâ olur. O kadar da incedir.

Hükümsüz; senin bir varlığın vardı, varlığını attın. Artık ikinci bir mevzu orada yaşamaz. İlik O'dur, varlığın zerresi atıldığı zaman, kül olduğu zaman O kalır. Amma bu sözle olmaz. Bu Hakk ile olan bir iştir, ancak ehline mahsustur. Ehli kimdir? Allah-u Teâlâ kimi sevip seçtiyse ve kimde tecellî ettiyse ehli odur. Kişiyi mahviyete sürükleyen işte o tecelliyâttır. Çünkü bir şey görecek ki, ötekisinin hükümsüz olduğu anlaşılacak. Allah-u Teâlâ'nın varlığı başka varlık kabul etmez.

Kimsenin erişemediği sır işte budur. İmam-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin tarif etmek istediği sır budur. Allah-u Teâlâ'ya o kadar yakın ki, o kadar sevgili bir kulu ki, onu o kadar vâkıf etmiş ki; bu ilmi, bu sırrı Hâtemü'l-velî'ye bildireceğini ona bildirmiş. Bir de bu var. Bunun böyle olduğunu bilebiliyor, ancak o kimsenin açabileceğini ifşâ ediyor. Ona bildirmiş amma ona vermemiş ve kimseye vermemiş. "Evet, ben erişemedim amma, buraya erişen varmış." diyor.

Bu hususu anlayabilmek için bu beyanına çok dikkat etmek gerekiyor.

Öyle tecellî etmiş, işi O görüyor. Velâyetin özü de zaten budur. Velâyetin özü, O'nun idare etmesidir. Mahlûk bir maskedir, bir elbisedir, o kadar, hepsi bundan ibaret. Bu sırlar da buradan geliyor.

Fakirin en çok istediği, zevk duyduğu şey; hiç olduğum zaman O'nun varlığı husule geldiği zamanki hâldir.

Deriz ki: "Allah'ım! Beni hep orada tut!"

Bize bu sevdirilmiş. Zerre varlık kalsa ondan Allah'ıma sığınırım. Herkese bir şey sevdirilmiş, fakire de bu sevdirilmiş. Çünkü azamet-i ilâhînin karşısında bir zerrenin bulunması benim için büyük varlıktır. Onu da Rabb'im yok eder. Cesedin ne hükmü var?

Sık sık söyleriz. Allah-u Teâlâ'nın fakire iki büyük lütfu var. Birisi ihsan ediyor, birisi de muhafaza ediyor. Çünkü muhafaza etmezse kişinin helâkı an işidir. Allah-u Teâlâ varlığını ifnâ edince, gelecek varlığı kabul etmez. O kendisinde yok ki varlığı olsun, varlık isabet etsin. O isabettir, amma o yok ki isabet etsin.

Nitekim Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri "Kitâbu'r-Riyâze" isimli eserinde; bu ilâhi muhafazayı ve Rabbanî tecellileri şöyle ifşa etmiştir:

"Allah ile düşündüğünü, Allah ile konuştuğunu, Allah ile işittiğini, Allah ile baktığını ve Allah ile yürüdüğünü tasavvur dahi edemediğimiz bir kulun; dünya diyârındaki meşguliyeti, eserleri ve hareketleri acabâ nasıl olur!

Onunla konuşan dedi ki: Bu nasıl olur?

Buyurdu ki: Allah'ın kendisinde gizlendiği bu kul; O'nun idare ettiği, koruduğu, gözettiği ve kendi adına hareket ettirdiği bir velidir. Nitekim O, onun içindeki şehvetleri öldürüp, onu bizzat kendi ortaya koyduğu şeylerin içinde bulundurur. Onu kendi Nur'u ile açıp, zorlukları kendisine kolaylaştırır. Onda Ulü'l-elbâb'ı meydana getirerek; sebepler, ilâhî himmet ve idrak hususunda da kendisine istimdat eder. O da konuşurken hikmetle konuşup, tefekkürle açıklar. Bakarken ibretle bakar. Yürürken heybetle yürür. Tutarken kuvvetle tutar. O onun kalbini lüzumsuz düşüncelerden meneder, ilâhî tedbir ile ilgili işlerde de ondan selbeder. İşte bunların hepsi, hakikatiyla Kitap'ta ve haberde mevcuttur." ("Kitâbu'r-Riyâze ve Edebü'n-Nefs", Es'ad Efendi, nr.: 1312, vr. 10b-11a)

İşte bütün öz bunun içinde. Maske maskedir, fakat o maskenin içine O girerse dilediğini yapar. O'nun varlığı, O'nun tecelliyâtı bütün işleri görür. Amma bu zâtın bu sözünü kim anlayacak? Şimdi daha güzel meydana çıktı. Allah'ın gizlendiği kul...

O O'nu görüyor, O'ndan görüyor, O'nunla iş görüyor. Esas da bu oluyor.

Hazret: "Nevâdirü'l-Usûl" isimli eserinde ise;

"Bu, Allah'ın kendi adına, veli olarak kullandığı bir kuldur." buyurmuştur. (s: 620)

Binaenaleyh Allah-u Teâlâ yapılması gereken işleri ona yaptırır.

O Hakk ile hemhâl, Hakk ile meşgul, halk ile değil. Hakk onunla meşgul. Çünkü Hakk onu kendisi için yaratmış, halk için yaratmamış.

Diğer bir noktasında ise:

"Onu kendi işlerinde kullanır." buyurmuştur. (s. 671)

Hangi yerde ne lâzımsa o şekilde tecellî eder ve onu o şekilde yürütür, o işleri gördürür.

 

İlm-i Billâh'ın Âlâsı:

Şeyhü'l-Ekber Muhyiddîn İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri ise "Fusûsu'l-Hikem" isimli eserinde şöyle buyurmuşlardır:

"Bu ilim ilm-i billahın âlâsıdır. Bu ilim, ancak peygamberlerin ve velilerin sonuncusuna verilmiştir. Bu ilmi, Nebî ve Resûller'den görebilenler ancak Hâtem-i nübüvvet olan Muhammed Aleyhisselâm'ın mişkâtından görürler. Velilerden görebilenler de ancak onun mirascısı olan hâtem-i velinin mişkâtından (kandilinden) görürler, hatta peygamberler, o ilmi ne zaman müşahade etseler ancak Hâtem-i velâyet kandilinin ışığıyla görürler. Çünkü Resullük ve Nebilik keyfiyeti sona ermiştir. Velilik ise aslâ nihayete ermez. Kitap ile gönderilen peygamberler aynı zamanda velilerden olduklarından bahsettiğimiz ilmi ancak Hâtem-i evliya mişkâtından alırlar. Şu hale göre onlardan aşağı mertebede bulunan veliler nasıl olur da bu ilmi o kaynaktan almazlar? Her ne kadar Hâtem-i evliya hükümde Hâtem-i resul'ün teşri'den getirdiği şeye tâbi ise de bu, onun makamına noksanlık vermez. Ve bizim gittiğimiz yola da aykırı değildir. Binaenaleyh o (Hâtem-i evliya) bir cihetten enzel (geri) olur, bir cihetten a'lâ (yüksek) olur." (Fusûsu'l-Hikem ve't-Ta'lîkat aleyhi, s. 62)

İlm-i billâh'ın âlâ'sı olduğunu söylemesi, onun ilminin Allah tarafından geldiğini gösterdiği gibi; "O Cebrâil Aleyhisselâm'ın aldığı yerden alır." buyurması ise, doğrudan doğruya Allah tarafından gönderildiğine, O'nun hükmünde ve idaresinde hareket ettiğine delildir.

Cebrâil Aleyhisselâm'ın aldığı yerden alması demek; yani o bir peygamber değil, Resulullah Aleyhisselâm'dan sonra peygamber gelmeyecek, fakat peygamberlik vazifesi ile gönderilecek. Hâtem olduğu için hayatta bu bir kişiye nasip olmuş, bir daha bir kişiye nasip olmayacak. Çünkü Ulü'l-azm peygamberlerin vazifesini yapmak için gönderilecek.

Muhyiddîn İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri bu husustaki tasdikini "Fusûsu'l-Hikem" adlı eserinde:

"O, zâhirde tâbi olduğu hükmü, bâtında Allah'tan alır." sözü ile ifade etmiştir. (s. 45)

Doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ tarafından gönderilmiş ve desteklenmiş olduğundan ötürü Allah-u Teâlâ bu karanlığı bu nur ile dağıtmıştır. Buradan da anlaşılıyor ki; Hakk'tan alıyor, halktan almıyor.

Sadreddin-i Konevî -kuddise sırruh- Hazretleri "Kitâbü'l-Fukûk" isimli eserinde Hâtemü'l-evliyâ ile Hâtemü'l-enbiyâ arasındaki şer'î bağlılığın mâhiyetini beyan etmek üzere şöyle buyurmuşlardır:

"Hâtemü'l-evliyâ, Hâtemü'r-rüsul'ün şeriatına tâbi olduğu için şeriatı zâhirde ondan alır. Bâtında ise vahiy meleğinin Hâtemü'r-Rüsul'e onu aksettirdiği yerden, aynı kaynaktan alarak, şeriat hususunda Hâtemü'r-rüsul ile denkleşir." ("Kitâbü'l-Fukûk fî Müstenedâti Hikemü'l-Fusûs"; vr. 31)

Ne lütfederse, ne ihsan ederse ve ne murad ederse orada veriyor, o oradan alıyor. Çekecek ki söyleyecek, söylediğini sana bildirecek. Amma sana söylerken de kimse duymayacak, kimse bilmeyecek. Bu ise harfsiz hurufatsız olur. Onun için yanyana olacak ki, O buyuracak, sen anlayacaksın.

Bu makam o makamdır, mukarreb meleğin dahi sokulamayacağı makamdır. O anda arada hiçbir vasıta yoktur.

Bunların hiçbir tanesi bana âit değil. Bana âit olmadığı için zerresini bile kendime mâletmem. Lâyık olmadığımı, hiç olduğumu, hükümsüz olduğumu biliyorum. Bunun Zât-ı akdes'inin lütfu olduğunu görüyorum. Zerresini mâletmekten Allah'ıma sığınırım. Allah'ım! Sana sonsuz şükürler olsun, senindir, sendendir.

Vallâhi bu söylenenler karşısında, lâyık olmadığımı bildiğim için çoğu zaman utanıyorum. Fakat O'nun ve O'ndan olduğunu da biliyorum.

 

Bütün Tecelliyat
Allah-u Teâlâ'ya Âittir:

Lütuf, ihsan ve ikram O'na âittir, aslâ mahlûka âit değildir. Kişi ile elbisesi arasında bir ilgi var mı? Yok! Kişiyi O yaratıyor, ruh veriyor, elbise cansız, işte o kadar. Bunun tarifi budur.

Onu sevmiştir, seçmiştir, onu o yürütür, o idare eder, idare edeni kimse görmez. O onda tecellî etmiştir. Görünüşte berikisi, fakat her şeyi O idare ediyor.

Nitekim İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri:

"Bu ilimlerin ve mârifetin sahibi, bu binin müceddididir. Ki bu, ona bakanlara gizli bir mânâ değildir." buyuruyor. ("Mektûbât"; 317. Mektûb)

Yani; "Onu görmüyorsan, ona Allah-u Teâlâ'nın ihsan ettiğini de mi görmüyorsun, oradan da mı tanımıyorsun?" demek istiyor.

Abdullah-ı Bosnevî -kuddise sırruh- Hazretleri "Şerhü'l-Fusûs li'l-Bosnevî" adlı eserinde şöyle buyurur:

"Ruhu; ruhlar arasındaki herhangi bir ruhtan değil, vâsıtasız olarak Allah'tan istimdâd eder." ("Şerhü'l-Fusûs li'l-Bosnevî"; Nâfiz Paşa, nr.: 536, 544-545. yp.)

Tâ ezelden Âyân-ı sâbite'sinde yerleştirmiş, kandillere koymuş, peygamberlere dahi oradan almasını emretmiş. Amma bu hiçbir şekilde beşere âit değildir. Öyle murad etmiş. Bu doğrudan doğruya Allah-u Teâlâ'ya âittir de, beşeri perde olarak gösteriyor. Çünkü O'nun zuhur etmesi mümkün değildir, dilediği kulda tecellî ediyor, icraatını o kul vasıtası ile yapıyor. İşin aslı budur. Kendisini bildirmek için öyle tecellî etmiş. "Ben ona bildirdim, beni oradan öğrenin." mânâsına geliyor.

Müeyyedüddin el-Cendî -kuddise sırruh- Hazretleri "Kitâbu Şerhü'l-Fusûs" adlı eserinde buyurur ki:

"O hiçbir kimseden istimdâd etmez; ilâhî vergiler hususunda herkes onun kandilinden istimdâd eder. Zira o, Allah'tan vâredildiği için, ilâhî isimlerin hazîrelerinden biri olmuştur." ("Kitâbu Şerhü'l-Fusûs li'ş-Şeyh Müeyyedüddîn el-Cendî"; Şehid Ali Paşa, nr.: 1240, vr. 146b)

Cenâb-ı Hakk'a sonsuz şükürler olsun ki, bu zamanda bu ilmi indirdi. Bu ilim Allah-u Teâlâ'ya âittir, ilm-i billâhtır ve en son ilimdir, gizlinin de gizlisi bir ilimdir.

Siz bunların sadece ismini duyuyorsunuz, anlar gibi görünüyorsunuz, amma o noktaya çıkmadığınız için anlamıyorsunuz.

Muhyiddîn İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fütûhâtü'l-Mekkiyye" isimli eserinde Rûh-i Muhammedî'nin Hâtemü'l-Velâye'deki zuhuru hakkında şöyle buyurmaktadır:

"Rûh-i Muhammedî âlemin içinde; zamanın kutbunda, efrâd'da ve Muhammedî velâyetin Hatm'inde en kâmil şekliyle zuhur etmiştir." (c. 1, s. 383. Beyrut, 1994)

Öyle murad etmiş, öyle dilemiş...

 

Hâtemü'l-Velî
Allah-u Teâlâ'nın Kabzasındadır:

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri O'nunla tuttuğunu, O'nunla yürüdüğünü, O'nunla düşündüğünü, O'nunla baktığını ve bu nedenle de önderlik hususunda ebedî kılındığını "Hatmü'l-Evliyâ" başta olmak üzere pek çok kitabında haber verdiği bu velinin, bu lütufla öne geçirilmesinin mâhiyetini ve O'na eriştirilmesinin sebeplerini şöyle izah etmektedir:

"Allah seni muvaffak kılsın! Eşyada O'nunla olmak; dünyada da, ahirette de yakınlık menzillerine O'nunla ulaşmak... İşte bu sebeple O, ona her devirde ve her hâl üzere sana öncü olmayı vâcip kılar. Şu kadar var ki o, dünyada O'nun kabzasındadır; O'nunla kalkar, O'nunla oturur, O'nunla mukâbele eder, O'nunla tedbirde bulunur, O'nunla daralır, O'nunla genişler; O'nunla işitir ve görür, O'nunla bilir ve düşünür.

Ahirettekine gelince; sana O'nun Resul'ünün hediyesini, müjdesini ve armağanı ile beraberliği verir.

Zira onunla ilgili olarak şöyle buyurulmuştur:

'Ölen kimse Allah'a yaklaştırılanlardan ise; ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.' (Vâkıa: 88-89)

İşte bu kula onun da öncülüğünü buldurur. Kendisini vasfettiğimiz ve kendisine izâfe ettiğimiz şeye hazırlar. Bahsettiğimiz şeye göre de, gelecek her şeyi kendinde hazır bulur." ("Cevâbu Kitâbu mine'r-Re'y"; s. 184, bas.: Beyrut, 1992)

Hâtemü'l-velî'nin önderlik hususunda ebedî kılınması, onun Âdem Aleyhisselâm'dan önce yaratılmış olması sebebiyledir. Allah-u Teâlâ Âdem Aleyhisselâm'ı yaratmazdan evvel Muhammed Aleyhisselâm'ın nurunu yarattığı gibi, Hâtemü'l-velî'nin nurunu da Âdem Aleyhisselâm'ı yaratmazdan evvel halketmiştir. Bu ise murâd-ı ilâhîdir, buna akıl ve ilim yetmez.

 

Âlemlere Şâmil:

Davud el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtemü'l-velâye'nin ilâhî isimler hususunda herhangi bir istimdâda muhtaç olmadığını, onun mânevî kemâlâtını tümüyle Allah'tan aldığını beyan buyurmaktadır:

"İlâhî vergilerin kendisine tertip edildiği ilâhî isimler, nebilerin ve velilerin Âdem'inin evlâtlarından bir oğul olan Şit Aleyhisselâm'a tahsis edilmiştir. Ancak, Hâtemü'l-velâye bundan müstesnâdır; zira o, kemâlâttan yana zuhur eden şeylerin tümünü Allah'tan alır." ("el-Matlâ'u Husûsi'l-Kilem fî Meânî Fusûsu'l-Hikem", Şehid Ali Paşa, nr.: 1242; 34a vr.)

Allah-u Teâlâ bu zevât-ı kiram'a neler duyurmuş, neler bildirmiş! Onları çok büyük sırlara vâkıf ettirmiş, olmuş ve olacaklara mazhar etmiş.

Kemâlâttan yana zuhur eden şeylerin tümünü Allah-u Teâlâ'dan almasının mânâsı; ona O karışır, ona başka kimse karışamaz. Ona Allah-u Teâlâ veriyor, başkasına muhtaç değil.

Nitekim Mahmud Şebüsterî -kuddise sırruh- Hazretleri şöyle buyurmaktadır:

"Veliliğin tam zuhuru 'Velilerin sonuncusu' ile olacak. İki âlem de onunla tamamlanacak, onunla kemâl bulacak. Bütün velilerin varlıkları, son velinin âzâsına benzer. O küll'dür, öbürleri cüz. Onun 'Peygamberlerin sonuncusu'yla tam bir münâsebeti vardır. Bu yüzden umumî rahmet de onunla zuhur eder. İki âlem de ona uyar, Âdemoğulları içinde Allah'ın halifesi odur." (Gülşen-i Râz, s. 32)

O da bir "Sirâc-ı münir"dir; dünyaya değil, âlemlere şâmildir. Maskede hüküm yok, hüküm Hazret-i Allah'ındır.

 

"Kudsî Ruh",
"Cesedlenmiş Bir Rûhâniyet":

Velîlerin "Şeyhü'l-ekber"ine Allah-u Teâlâ Hâtemü'l-evliyâ'yı o kadar net bildirmişti ki; onun hiçbir tahsili olmadığı, hiçbir kimseden tek harf öğrenmediği hâlde bu "Hâtemü'l-velâyet"e eriştirileceğini çok iyi biliyordu.

Bunu öğrenmek için onun "Ankâ'-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ" adlı eserindeki şu sözlerine kulak vermek yeterlidir:

"Bil ki, velâyet bayrağının ve mührünün taşıyıcısı makâmın ve gâyenin nihâyeti olan Hatm, hiç bilmezken 'Hatm' oldu ve cesedlenmiş bir rûhâniyyet ve müteaddit bir ferdâniyyet içinde, dilemeksizin ve tasarruf etmeksizin iş onda vâroldu." ("Ankâ'-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ"; s. 71, bas.: Mısır, 1954)

Yani kendisinde varlık taşıyacak zerre kadar bir şeyi bulunmaz, fakat O öyle dilemiş, o kandile koymayı murâd etmiş; peygamberler de o ilmi kendisine mâletmesin!.. İşin inceliği burada. Niçin? "Siz de o 'hiç bilmez' kandilden aldınız!" Burada iki gizli nokta var; "Ben O kandile koydum, siz o kandilden alıyorsunuz. O kendisinin hiç olduğunu biliyor, siz de bilin!" mânâsı çıkıyor. Burada insana âit bir şey yok; burada mahlûkun hiçbir dahli, hiçbir yeri ve değeri de yok. Ne var? Öyle murâd etmiş, bu var! Rabbü'l-âlemîn öyle dilemiş, öyle olmuş; yoksa onun aklına-hayâline gelen bir şey değil!...

Bu hakikati düşündüğünüz zaman Hakk'ı bulmak çok kolay olur.

"Cesedlenmiş rûhâniyyet"in mânâsı; bir usta tulumunu giyer, o tulum o ustanın işâretidir. Amma tulum iş yapmaz, ancak yapılan o işleri seyreder. Rûhâniyet konuşuyor, o görünüyor. Açık mânâsı bu!.. "Kudsî ruh"la desteklediği kimsede aslında "Kudsî ruh" konuşuyor, fakat ona mâlediliyor. Niçin? "Kudsî ruh"u onun emrine verdiği için. Hâlbuki işi gören Allah'tır, o işi "Kudsî ruh"a gördürüyor; onu gösteriyor, gören de "O gördü!" diyor.

Bunun aslı şudur:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Bedir'de Cebrâil Aleyhisselâm'ın tavsiyesi üzerine yerden bir avuç kum alarak müşriklerin üzerine attı, bu atış onların hezimetine vesîle oldu.

Âyet-i kerîme'de ise;

"Resul'üm! Attığın zaman sen atmadın, Allah attı!.." buyuruluyor. (Enfâl: 17)

Görünüşte Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz attı, fakat Allah-u Teâlâ; "Ben attım!.." buyuruyor. Gerçekten de O attı, O ulaştırdı! Yapılan işler ne kadar büyük olursa olsun Allah-u Teâlâ'ya hamletmek lâzımdır, nefse değil... Çünkü "Kudsî rûh"u veren de "O", destekleyen de yine "O"... O görülüyor, halbuki Allah-u Teâlâ öyle murâd etmiş, onda tecellî etmiş; O'nun tecelliyâtı yürüyor, bütün işi de O görüyor. Başka türlü olması mümkün değildir, O'ndan başka her şey âcizdir. O bir tulum mesâbesindedir; amma halk tulumu görüyor, robotu görüyor, içindekini göremiyor! Hâlbuki bütün işi yapan Allah-u Teâlâ'dır. Bütün icraatı O yapıyor, amma o "O yapıyor!" diyor, ben de diyorum ki; hayır, "O" yapıyor! Bilen bilir kimin yaptığını!.. Yalnız şu kadar var ki, insanın varlığını ifnâ etmesi gerekir ki "Var" husule gelsin...

Ben bir robot şeklindeyim, O öyle murâd etmiş, öyle tecellî etmiş! Cesedlenmiş bir rûhâniyet... Fakat hiç kimsenin bu "Rûhâniyet"i görmesi mümkün olmadığı için kişiyi görüyor, kişiye mâlediyor. Allah-u Teâlâ diğerlerine de rûhâniyet veriyor, fakat ona verilen rûhâniyet "Cesedlenmiş bir rûhâniyet"tir. O "Rûhâniyet" de Allah-u Teâlâ'nın emrindedir, başlıbaşına değildir.

Bu "Rûhâniyet" diğer velîlerin dahî giremediği bir rûhâniyettir, tamamen esrârdan ibaret olan bir rûhâniyettir. Bu "Rûhâniyet"i bizzat Allah-u Teâlâ idare eder. Dolayısıyla onun iradesi elinde değildir, bütün irade O'nun kudret elindedir. Kısacası O idare ediyor, irade O'nundur; O dilediğini dilediği şekilde kullanır, mahlûk bir resim gibidir.

 

Muhammed Aleyhisselâm'ın
Kademi Üzerinde Bulunan Velî:

Abdülgâni en-Nablusî -kuddise sırruh- Hazretleri "Cevâhirü'n-Nusûs" adlı eserinde, velâyet ilimlerinin alındığı asıl kaynak olan Hâtemü'l-velâye kandili ile ilgili olarak şu malûmatı vermiştir:

"Kıyâmet gününe kadar her devirdeki veliler bu ilmi ancak Hâtemü'l-velî'nin, o zamandaki velâyet kandilinin nûrundan görebilirler." (Cevâhirü'n-Nusûs, vr. 36)

Yani Allah-u Teâlâ onu halkettiği zaman ona bir nur bahşetti. Bu nur bir kandil mesabesine konursa, kıyamete kadar gelecek bütün veliler, o kandilin nur ışığından görebilecekler, eserlerini ve hakikatleri oradan çözebilecekler.

Hazret eserinde: "Âdem su ile toprak arasında iken ben peygamber idim." Hadis-i şerif'inin tefsir ve izâhını yaparken, mevzunun bir noktasında, Hâtemü'l-velâye mevzusu ile ilgili en gizli sırlardan birisine temas ederek şöyle buyurmuştur:

"Bahsettiğimiz türlerden üçüncüsü olan Hâtemü'l-evliya da velî iken, Âdem henüz su ile toprak arasında idi. Çünkü o, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in kademi üzerindedir." (Cevâhirü'n-Nusûs, vr. 38)

Yani Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-inin nurunu yarattığı zaman henüz Âdem Aleyhisselâm yaratılmamıştı. O su ile toprak arasında iken peygamberdi, Hâtemü'l-velî de öyledir. O zaman taktığı nurdan ötürü, bütün veliler ve nasipdar olanlar, o zaman taktığı nurdan beri geliyor, sonra takılan birşey yok.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Âdem Aleyhisselâm su ile toprak arasında iken peygamberdi, orada peygamberlik var, burada da velilik var.

Peygamberlikle veliliği size şöyle izah edelim:

Hâtemü'l-velî Resulullah Aleyhisselâm'ın kademi üzerindedir, yani yolu üzerinde izi üzerindedir. Fakat sizin anlayacağınız başka bir tabir kullanayım: Meselâ bir kimsenin başından su dökseniz, o su nereye gider? Ayaklarına gider. Bunun gibi, işte o onun ayağıdır, onun mânevi ayakkabısıdır, yahut izidir. Feyiz ona geliyor, o feyizi o alıyor, beşeriyet de ondan alıyor. Yani Resulullah Aleyhisselâm'ın mânevi ayakkabısından almak zorundadır. İşte asıl sır bu noktada toplanıyor.

İşte o velilerin efendisi, arz ehlinin emniyeti, gök ehlinin nazar yeri, Allah'ın hâlis kulu ve O'nun nazargâhıdır. O'nun kelâmı ile terbiye ederek, halkı O'nun yoluna çeviren halk içindeki adâlet kırbacıdır. Tevhid ehli'nin kalplerini O'nun sözüne bağlar, hakk ile bâtılın arasını ayırır.

 

Tâbi Olan Kimse
Tâbi Bulunduğu Şeyde
Aslâ Tâbi Olunanı Geçemez:

Muhyiddîn İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtemü'l-evliyâ hakkındaki asılsız düşünceleri izale etmek için "Fusûsu'l-Hikem" isimli eserinde şöyle buyurmuştur:

"Şimdi sen Allah erlerinden birinin: 'Velâyet nübüvvetten yüksektir.' dediğini veya ondan böyle bir rivâyet nakledildiğini işitirsen, bil ki o ancak bizim söylediğimiz bu hakikati kastetmiştir. Hatta onlardan birinin: 'Veli, nebi ve resulden üstündür.' dediğini de işitirsen, o bu sözüyle tek bir şahsı murad etmiştir.

Çünkü o şahsın nebi ve resul olması cihetiyle işgal ettiği makamdan, veli olması cihetiyle işgal ettiği mertebe daha tam ve kâmildir. Yoksa nebiye bağlı olan veli hiçbir zaman nebiden yüksek değildir. Zira tâbi olan kimse tâbi bulunduğu şeyde aslâ tâbi olunanı geçemez. Eğer tâbi olan, tâbi olunanı geçebilseydi tâbi olmazdı. Bunu iyi anla!" (s. 177-178)

Hâtemü'l-enbiyâ'dan üstün olması aslâ mümkün değildir, zira o ona tâbidir. Bu ise diğer bazı peygamberlere âittir.

Onun velâyeti doğrudan doğruya Resulullah Aleyhisselâm'ın velâyetidir. Resulullah Aleyhisselâm'ın velâyetinin üstünde hiçbir velâyet olmadığı için, diğer peygamberlerin velâyeti dahi ondan aşağı kalıyor. Çünkü onun velâyeti.

Risâlet ve nübüvvet kesilmiştir, peygamberlerin devri kapanmıştır. Amma o yol durduğu için, onu o yola sürmüştür, o peygamber vekâletini yürütüyor.

Nitekim Saîdüddîn el-Fergânî -kuddise sırruh- Hazretleri bu sırra işâret ederek şöyle buyurmuştur:

"Nübüvvet, dışta nebilerin noktasından oluşan bir alan meydana getirerek, bu Muhammedî nokta ile kemâle erdiği gibi; velâyet de velilerin noktasından oluşan bir alan meydana getirip, velâyetin Hâtem noktası ile kemâl bulur.

Hâtemü'l-evliyâ, gerçekte Hâtemü'l-enbiyâ'dan başkası değildir."

"Nebi ile veli arasındaki fark, işte bu mevzu ile ortaya çıkar. Veli ancak nebîye tâbidir. 'Veli nebiden üstündür.' sözü mutlak anlamda değil, kayıtlı mânâda sahihtir." ("el-Mukaddimâtü'l-Fergânî", vr. 13-14)

Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fütûhü'l-Gayb" adlı eserinde buyurur ki:

"O resul ve nebilerin vekilidir, peygamberler bunu vekil etmişlerdir." (33. Makale)

Onların vazifeleri bitti, onlar çekildiler ve onların vazifesini o yapacak, o onları aratmayacak.

Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olamayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük şeref tasavvur edilemez.

Şeyh Müeyyedüddîn el-Cendî -kuddise sırruh- Hazretleri "Şerhü'l-Fusûs" adlı eserinde Hâtemü'l-evliyâ'nın; Hâtemü'l-enbiyâ Aleyhisselâm'ın mertebesine, zâtına, hâline, ahlâkına ve yaptıklarının hepsine tâbî olan en kâmil vâris olduğunu beyan buyurmaktadır:

"Hâtemü'l-veli, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-in mertebesine, zâtına, hâline, ahlâkına ve yaptıklarının hepsine tâbi olan vâristir." ("Kitâbu Şerhü'l-Fusûs li'ş-Şeyh Müeyyedüddîn el-Cendî;" Şehid Ali Paşa, nr.: 1240, vr. 136b)

Allah-u Teâlâ asırlar önce bu zevât-ı kirâm'a esrârını duyurmuş. Bu sırlar gösterilmedikçe bilinecek bir şey değildir.

Yani sanmayın ki size bildirilenlerin hepsi bildirilmiştir.

Tek kelime ile onun ahlâkı ile ahlâklanacak, tabiatı ile tabiatlanacak. Onun ahlâkı da Hazret-i Kur'an olduğuna göre, o yolda yürüten Sahibim'e sonsuz şükürler olsun.

 

Âhiret Hasenesinden
Murad Odur:

1338 yılında vefat etmiş olan Saînüddin Ali Türkî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fusûsu'l-Hikem" kitabı'na yazdığı şerhte, Hâtemü'l-evliyâ olan zâtın mânevî ve uhrevî cihetini beyân etmek üzere şöyle buyurmuşlardır:

"Hâtemü'l-evliyâ, O'nun sırlarını asıldan alan, onun (Muhammed Aleyhisselâm'ın) risâlet ve nübüvvet mertebesine bizâtihî vâris olan velidir. O'nun kuşattığı mertebeleri müşâhade eder. Tarif ettiğim gibi, bunların her ikisi de has ve hususidir. Her ikisinin Hâtemü'l-evliyâ'lığı da başka türlü değil, ancak gizli sırlarla ve mânevî hakikatlerle, has ve husûsi bir şekilde zuhur etmiştir."

"O (Hâtemü'l-evliyâ) Hâtemü'r-rüsul olan Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in güzelliklerinden bir güzelliktir.

'Rabb'imiz! Bize dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver!' (Bakara: 201)

Buyruğundaki geriye bırakılma buna hamledilir. Dünya hasenesi Hâtemü'n-nübüvve olduğu gibi, ahiret iyiliği ile murâd edilen de Hâtemü'l-velâye'dir." ("Şerhü'l-Fusûs li-Saînüddin et-Türkî"; Hacı Mahmud Ef., nr.: 2226, vr. 88b - 89a)

Bu zât-ı muhteremin beyanlarında çok ince sırlar var.

Şöyle ki;

Hâtemü'l-evliyâ'nın, Allah-u Teâlâ'nın sırlarını asıldan aldığını beyan buyurmaktadır. Tek kelime ile bunun mânâsı, Allah-u Teâlâ kendi esrârını ona duyuruyor.

"O Muhammed Aleyhisselâm'ın risâlet ve nübüvvet mertebesine bizâtihi vâris olan velidir. Onun kuşattığı mertebeleri müşâhede eder." buyurarak intikali haber veriyor.

Tam vâris demek; "Allah-u Teâlâ onun nurunu olduğu gibi ona intikal ettirmiş." demektir.

Nitekim Abdülkâdir Geylânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fütûhü'l-Gayb" adlı eserinde buyurur ki:

"O resul ve nebilerin vekilidir, peygamberler bunu vekil etmişlerdir." (33. Makale)

Bunun da mânâsı, o bizzat onların vazifesini görüyor. Çünkü risalet ilâhî hükümleri duyurmak ve tebliğ etmektir. Bundan daha güzel tebliğ mi olur? Meselâ bir insan bir şehirde irşad yapar, çok çok yapsa bir beldede yapar, amma beldelere nasip olmaz. Bu nur beldelere yayıldıkça, hiç kimsenin yapamayacağı cihadı bunların yaptığı artık belli olmuş oldu.

Nasıl ki Allah-u Teâlâ bütün mükevvenâtı kuşatmışsa, ona da ona âit olan vazifeleri mânen kuşattırmıştır.

Onu hususiyetine almış, hususiyetini lütfediyor ve onu öylece idare ediyor.

Ali Türkî -kuddise sırruh- Hazretleri Hâtemü'l-evliyâ'nın Hâtemü'r-rüsul olan Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in güzelliklerinden bir güzellik olduğunu beyan buyurmaktadır. Yani ona ihsan ettiğini ona da ihsan etmiştir.

Bakara sûre-i şerif'inin 201. Âyet-i kerime'sindeki ahiret hasenesinin "Hâtemü'l-velâye" olduğunu beyan etmesi; ona ahirette vazife verecek ve ona göre iş gördürecek demektir. O, O'nun maiyetindedir, O onu kullandıracak. Yani dünyada onu kullandırıyordu, ahirette de onu kullandıracak, dilediğine dilediğini verecek. O onların oradaki hizmetçisidir. Bir padişahın yanında hususi hizmetçileri bulunur. O ise O'nun hizmetçisidir. O dilediğini yapar. Nazarı nerede ise, nereye nazar ederse her şey oradadır.

Arzettiğimiz bu mevzular çok hassas, çok incedir, Hakk'a taalluk eden meseledir.

Onlar aslâ, hiçbir menfaate tevessül etmezler.

 

Dünyada da Öncü,
Ahirette de Öncü:

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri O'nunla tuttuğunu, O'nunla yürüdüğünü, O'nunla düşündüğünü, O'nunla baktığını ve bu nedenle de önderlik hususunda ebedî kılındığını "Hatmü'l-Evliyâ" başta olmak üzere pek çok kitabında haber verdiği bu velinin, bu lütufla öne geçirilmesinin mâhiyetini ve O'na eriştirilmesinin sebeplerini, Re'y'de bulunan talebelerinden birine yazdığı cevapta şöyle izah etmektedir:

"Allah seni muvaffak kılsın! Eşyada O'nunla olmak; dünyada da, ahirette de yakınlık menzillerine O'nunla ulaşmak... İşte bu sebeple O, ona her devirde ve her hâl üzere sana öncü olmayı vâcip kılar. Şu kadar var ki o, dünyada O'nun kabzasındadır; O'nunla kalkar, O'nunla oturur, O'nunla mukâbele eder, O'nunla tedbirde bulunur, O'nunla daralır, O'nunla genişler; O'nunla işitir ve görür, O'nunla bilir ve düşünür.

Ahirettekine gelince; sana O'nun Resul'ünün hediyesini, müjdesini ve armağanı ile berâberliği verir.

Zira onunla ilgili olarak şöyle buyurulmuştur:

'Ölen kimse Allah'a yaklaştırılanlardan ise; ona rahatlık, güzel rızık ve Naîm cenneti vardır.' (Vâkıa: 88-89)

İşte bu kula onun da öncülüğünü buldurur. Kendisini vasfettiğimiz ve kendisine izâfe ettiğimiz şeye hazırlar. Bahsettiğimiz şeye göre de, gelecek her şeyi kendinde hazır bulur." ("Cevâbu Kitâbu mine'r-Re'y", s. 184. bas. Beyrut, 1992)

 

Dünyada da Delil,
Ahirette de Delil:

Hâtemü'l-evliyâ olan zâtın dünyada O'nun himaye ve tasarrufu, ahirette de O'nun emniyeti içinde bulunacağını beyan eden Hazret'in yukarıdaki sözlerini; "Nevâdirü'l-Usûl" isimli eserinde mağfiretin derecelerini ve "Heybet" ve "Üns" mertebesi ile "Ferdâniyyet" mertebesi arasındaki farkı beyan ederken, daha açık ifadelerle ortaya koyduğu görülür.

O'nun bu mertebede, önceki iki mertebeyi de üzerinde toplayacağını beyan eden Hazret, onun kalbindeki şeyi dünyada iken tarif etmenin mümkün olmadığını; Allah'ın "Emîn"i ve "Muhaddes"i olan bu zâtın tüm bu lütuflara rağmen O'ndan son derece korkup çekindiğini ve bu vasıflarıyla onun dünyada da, ahirette de ilâhî bir delil olacağını ifşâ ederek şöyle buyurmuştur:

"Bil ki, mâğfiret için birtakım dereceler vardır. Resul -sallallahu aleyhi ve sellem-in gerek önceki, gerekse sonraki günahları mağfiret edilmiştir. Ondan sonra onun, bundan hâlî olmayan ameli de iyi amellerle mağfirete uğramıştır."

"Dünyada iken O'nunla Üns'ten bol hisse alan her kişiyi, buradaki bir örtü kendi günahlarından perdeler. O'nun Allah-u Teâlâ ile ünsiyeti iyice artar. Kalbi O'nun katındaki Cemâl mülkü'nde bulununca, O'nun cemâlinden destek görmesinden ötürü Allah-u Teâlâ ile ünsiyet eder. Onda artık üns ağır basar ve yarın arzulandığı günde de onun Üns'ü ile karşılanır. Kalbi O'nun katındaki Celâl mülkünde bulunan kimseye gelince, onda ise Heybet gâlip gelir ve yarın da O'nun emniyeti ile karşılanır.

Kalbi O'nun katındaki, O'nun melikliğinin Mülk'ünde bulunan kimsenin ise, Cemâl ve Celâl mülkünü aşıp, O'nun vahdâniyyet'ine kadar ulaşması, O'nun ferdâniyyet'inin içinde O'nunla ferdleşmesi dahî mümkünleşir. İşte onlar o gün hafif olarak gelirler.

Onlar işte bu halvet sâyesinde, O'nun katındaki sıfatların ilmi bitip tükenerek, kalpleri Mülk'ün Melik'inde bulunan; kalplerindeki şey dünya gücü ile tarif edilemeyen, O'nun yeryüzündeki emînleridir. Onlar yarın da bir dâvetçi tarafından karşılanırlar.

İşte o, O'na kulluk hususunda Heybet sahibidir. Zira O ona kendi işlerinden olan her işte, büyük bir korku ve dehşetli bir tehlike üzerinde tutarak, âdetâ canını çıkartır gibi farklı bir şekilde muâmele eder. O, aynı zamanda O'na kulluk ve amel etme hususunda da Üns sahibidir. Ne var ki, onu kendisine atfetmeye meylettiği vakit, bunu kendisinden gizler. O'nu kendisine yükselterek kendisine muhabbet eder. O, O'nun emniyeti hakkında şaşkınlık sahibidir. O'nun ilâhî kabzasının içinde bulunduğu için, âdeta itminan bulmuş gibidir. O, O'nu kendi adına kullanır, kendi adına kullanmasıyla da ilâhî işler üzerinde şerefini arttırır.

O dünyada da bir delildir, ahirette de bir delildir.

O, O'nun genişletmesiyle genişe çıkan bir Emîn'dir. Aynı zamanda o Muhaddes'tir. O Heybet sahibi ve Üns sahibi olan ilk iki sınıftan çok daha ulu ve yücedir. Zira Üns sahibi Melik'le ünsiyet ederek genişe çıkar, bu ise bizzat Melik'le genişe çıkar. Melik'le genişe çıkanla, Melik'in Üns'ü ile genişe çıkan elbette ki birbirinden daha farklıdır." (Nevâdirü'l-Usûl fî Ma'rifeti Ehâdîsü'r-Resûl, c. 1, s. 656-657)

 

Hatmü'l-Evliyâ'ya Muhabbetin
Neticeleri:

İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri Bursa Eski Yazma ve Basma Eserler Kütüphanesi'nde muhafaza edilen "Kitâbu'n-Netîce" adlı eserinde ise, Hâtemü'l-evliyâ olan zâtın kitaplarının Hazret-i Kur'an'la dolu olacağını, bu ilmin has bir ilim olduğunu iki asır öncesinden haber vermekte, o devirde yaşayacak bütün ehl-i imânı bu zâta tâbi olup kurtulmaya teşvik etmektedir:

"Hatmü'l-evliyâ'ya muhabbet eyle, tâ ki bununla dahi şefaâte muhtaç olmayasın.

Zira bu bir muhabbettir ki adâvetleri ref' eder. (Düşmanlıkları kaldırır).

Ve bu bir ikrardır ki kabirde, münker ve nekiri hayrette kor.

Ve bu bir intisabdır ki selâtin ona reşk eyler. (Sultanlar gıpta ederler).

Ve bu bir ilimdir ki, hakîmin aklı bunda müncemid olur. (Hikmet sahiplerinin akılları donar kalır.)

Ve bu bir dergâhtır ki, havâss (zâtlar) ona meşyen ale'l-vücuh (yüzüstü sürünerek) gelir.

Ve bu türbeye kubbedir ki, seri eflâkin (süratli feleklerin) fevkindedir.

Ve bu türbenin sırrı bir sırr-ı azîmdir ki, (öyle büyük bir sırdır ki), cemî'i emsâra sâridir. (Bütün şehirlere sirayet etmiştir).

Ve bu bir kitabdır ki, kütüb-ü ilâhiyye umumen bunda mündericdir. (İlâhî kitaplar bunun içinde dercedilmiştir).

Ve bu bir kalemdir ki onun levhi âriflerin kalpleridir.

Ve bu bir nakş-ı garib (bambaşka bir nakış)dır ki, her kim onun sıbğıyla masbuğ olursa (onun boyasıyla boyanırsa) ebedî solmaz.

Ve bu bir şekildir ki, bunun neticesine kimse ermez ve ilmî dairesine bir fert girmez." ("Kitâbü'n-Netice"; Genel, nr.: 1136, vr. 248a)

Muhyiddîn İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri bu husustaki tasdikini "Fusûsu'l-Hikem" adlı eserinde:

"O, zâhirde tâbi olduğu hükmü, bâtında Allah'tan alır." sözü ile yapmıştır. (s. 45)

İsmail Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri; "Bu bir kitaptır ki, ilâhî kitapların hepsi de bunda dercedilmiştir." buyuruyor. Bütün ilâhî kitapların hülâsası Kur'an-ı kerim'dir. Kur'an-ı kerim'in bütün Âyet-i kerime'leri girdiğine göre kütüb-i semâviyye bu kitaplara yayılmış demektir. Bunu da Allah-u Teâlâ başka kimseye nasip etmemiştir.

"Bu bir ikrardır ki kabirde münker ve nekiri hayrette kor." sözünde gizli sırlar var. Size temsilini verelim: Farz-ı muhal ki herhangi bir ifade almak için eve emniyetten bir polis geldi. Reisicumhuru orada görürse ne yapar? Bu husus ise ondan da incedir.

Yine bu beyanında onun boyası ile boyanan kimsenin ebedî olarak solmayacağını beyan buyuruyor. Bu ise Cenâb-ı Hakk'ın nasipdar ettiği seçkin müride âittir. Seçkin mürid onun boyası ile boyanmıştır, onun ahlâkı ile ahlâklanmıştır. Onun resmidir, benzeridir. Durumları böyle olduğu gibi, ahirette de beraber olacaklardır.

Bunlar Allah-u Teâlâ'nın sevdiği, seçtiği öyle kullarıdır ki, "Hâtemü'l-velî"ye neler bahşedeceğini Allah-u Teâlâ göstermiş, görerek ve bilerek konuşmuşlar; işin ehemmiyetini, ciddiyetini ve faziletini ibraz etmişlerdir.

 

Bâtın Saltanatının Kemâli:

İbrâhim Hakkı Erzurûmî -kuddise sırruh- Hazretleri "Mârifetnâme"sinde; İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin, âlemin imandan uzaklaştığı bir zamanda gönderileceğini haber verdiği "Kutb-u irşad"ın vasıflarını bir bir beyan etmiş, mânevî mertebesinin yüceliğini gözler önüne seren ifadeler arzetmiştir.

Hazret, eserin "5. Bâb"ının "7. Fasıl"ında bu hususla ilgili olarak şöyle buyurmaktadır:

"Bu yedinci makam bütün diğer makamların en büyüğü ve en yükseğidir. Zira bunda bâtın saltanatı kemâle ermiş, mücâhede tamam olmuştur. Riyazete ihtiyaç kalmayıp, orta halde bulunmak yeterli olmuştur. Bu makam sahibinin artık hiçbir isteği kalmamış, her murada nâil olmuştur. Yalnız Cenâb-ı Hakk'ın rızâsını almak kalmıştır.

Bu kâmilin bütün hareketleri sevap ve ibadettir. Onun temiz nefesleri kudret ve inayettir. Tatlı sözleri sırf ilim ve hikmettir, pür lezzet ve halâvettir. Mübarek yüzünü görmek huzur ve nüzhettir. Bu azizi görenlerin kalbine Allah-u Teâlâ'nın zikri ve fikri gelir, huşû ve hudû ile Cenâb-ı Hakk'a yönelir. Nasıl yönelmesin ki, bu Allah'ın velisinin mübarek yüzünü görmektedir.

Belki o dördüncü makamda Allah'ın velisi idi. Çünkü dördüncü makam avam evliyâsının makamı, beşinci makam seçkin evliyânın makamı, altıncı makam seçilmişlerin seçilmişlerinin makamıdır.

Vermek isteyince, vermesine hiç kimsenin mâni olamadığı, vermemek isteyince de, vermemesine hiç kimsenin mâni olamadığı Allah-u Teâlâ her ayıptan münezzehtir.

Bu Kahhar ismi Kutb'a mahsus olan isimlerdendir. Kutup bununla sâliklerin yardımlarına koşar, onlara nur ve hidayet müjdeleri ulaştırır. Hatta sâliklerin içinde kendiliğinden zuhur eden cezbe, sürur ve huzur gibi gönül ve ruh hallerine yardım, İrşad kutbundan olup onların zikir ve teveccühlerine karşılıktır.

Bu makam sahibi bir an bile ibadetsiz olmaz. O bütün vücut âzâlarıyla, diliyle, eliyle, ayağıyla yahut yalnız kalbiyle ibadettedir. Bir an bile Cenâb-ı Hakk'tan gâfil kalmaz.

Bu kâmilin istiğfarı çoktur. Tevâzusu yerindedir. Halkın Cenâb-ı Hakk'a yönelişi onu çok sevindirir. Halkın gafleti ve yüz çevirmeleri ise onu fazlasıyle üzer ve öfkelendirir. Allah'ı isteyenleri ve sevenleri, evlâdından daha çok sever.

Bu kâmilin ağrıları çok, hareketi az, kuvveti zayıftır.

Allah-u Teâlâ'nın emir ve yasaklarına tam uyar ve bunları gayet yumuşak ve güzel bir dille halka telkin eder, öğretir.

Muhabbet ehlini sever, sevilmeyeceklere sevgisizlik gösterir. Gerek sevgisi gerekse kızması kendi nefsi için değil, sırf Allah içindir. Kalbinde kimseye kötülük beslemez. Kınayanların kınamasından korkmaz.

Bunun kahrı lütfu ile, kızması hilmi ile, celâli cemâli ile karışık olduğundan; kızma halinde râzı olup, rızâ halinde kızma gösterir. Fakat her şeyi yerli yerinde yapar. Her halinde adalet üzere hareket eder.

Himmetle bir şeyin olmasına, bir sözünün yerine gelmesine teveccüh ederse, onun muradına uygun olarak hasıl olmuş bulur. Çünkü bu kâmilin dileği, Hakk'ın dileğine uygundur. Rızâ ve kızması O'nunla kâimdir. Ruhu O'nunla olup hep huzurdadır."

Fakir tevazu kanatlarını yerlere kadar serer. Ne mutlu o insanlara ki altına girer. Ne bahtsız insan ki üstüne çıkar.

Şunu tavsiye ederim ki; bizi üzmeyin. Bizi üzdüğünüz zaman siz iflah olmazsınız.

 

Allah-u Teâlâ'nın "Ferdaniyet"ine
Ulaştırdığı "Lütfullah"ı:

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri "Şifâu'l-Alîl" kitabı'nın son yaprağında ilâhî dâvetin ancak iki yol üzerinde gerçekleşebileceğini beyan ederek, bunlardan ikincisini "İnfirâd"; yâni "Ferdleşme" yolu üzerinde bulunan zâtın gerçekleştireceğini haber vermiştir.

Buyurur ki:

"O'na sevap ve ikab yolu üzere dâvet eden kimsenin durumu; onları O'nun emrine ve nehyine dâvet etmek, onlara O'nun sevâbından ve ikâbından bahsetmek, böylece de nefislerini bununla tedavi etmektir...

O'na 'İnfirâd'; yani 'Ferdleşme' yolu üzere dâvet eden kimsenin durumu ise, onları ubûdete dâvet etmek ve kötü hâlleri terk, hâkimiyeti ve iktidârı bırakma, şehvetleri giderme, tâ ki nefislerini buna bağlayıncaya kadar, onlara O'nun ihsan ve minnetini zikretme, sonra da kendilerini bundan yana bir âyete, O'nun hükümranlığına ve rubûbiyetine dair sıfatlara, nefislerine onu istetinceye ve kendilerine O'nun sebebinden bir sebep bularak, akıllarını O'na yöneltinceye kadar, bidayetten nihayete kadar ilâhî Heybet'e sürükleme hususunda onlara bir delil olmaktır." ("Kitâbu Şifâu ve'l-Alîl"; Veliyyüddin, nr.: 770, vr. 8b)

Allah-u Teâlâ onu bu vazife ile ileriye sürmüş, onu bununla vazifeli kılmış. O bu vazifeyi yapmak zorundadır.

Allah-u Teâlâ Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'e hitaben Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmuştur:

"Ey Resul! Rabb'inden sana indirileni tebliğ et. Eğer bunu yapmazsan O'nun elçiliğini yapmamış olursun." (Mâide: 67)

Zira o da aynı vazife ile vazifelidir, bu emr-i şerif ona da mahsustur.

Peygamber Aleyhimüsselâm Hazerâtı ümmetlerini katî delillerle Allah yoluna dâvet ettikleri gibi, Vâris-i enbiyâ olan ümmetin seçkinleri de halkı Hakk'a davet ederler. Onların tebliği daima kati delillere dayandırıldığından, onları yıkmak ve çürütmek imkânsızdır. Zanlarıyla karşı çıkanlar her zaman için zelil düşmüşlerdir.

Nübüvvetin üstünde hiçbir rütbe olmayacağına göre, bu rütbeye vâris olmaktan daha büyük şeref tasavvur edilemez.

Onlar şu Âyet-i kerime'nin lütuf tecelliyatına mazhardırlar:

"Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk'a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler." (A'râf: 181)

Bu topluluk Allah-u Teâlâ'nın, kalplerine nuru akıtıp hakikati bildirdiği, Zât-i akdes'ini duyurduğu ve hakikati bildirmek için gönderdiği kullardır.

Bu ilâhî hüküm Asr-ı saâdet'ten kıyamete kadar geçerlidir ve müslümanlar için büyük bir müjdedir.

Allah-u Teâlâ bir lütuf, ikram ve ihsan olarak, hâl, ahvâl ve zamana göre Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz'i, onların gelmediği bir zamanda da vekillerini gönderdi.

Bu gönderilme durumunun Kur'an-ı kerim'deki ispatı şudur:

İsa Aleyhisselâm hayatta iken, dinini müjdelemek için zaman zaman çeşitli yerlere dâvetçiler gönderiyordu. Antakya halkını Tevhid'e dâvet etmek için Havâriler'inden iki kişiyi göndermişti. Oranın halkı karşı çıkınca, arkalarından bir Havârî daha gönderdi.

Bu üç zât Antakya halkına:

"O zaman kendilerine iki elçi göndermiştik de, onları yalanlamışlardı. Biz de bir üçüncü ile onları takviye edip desteklemiştik. 'Gerçekten biz size gönderildik.' demişlerdi." (Yâsin: 14)

Dikkat edilirse onları görünüşte İsa Aleyhisselâm gönderdi, fakat Allah-u Teâlâ: "Biz gönderdik." buyuruyor. "Biz gönderdik." buyurulması, İsa Aleyhisselâm tarafından gönderilmeleri de Allah-u Teâlâ'nın emriyle olduğundan dolayı olmuş oluyor.

Binaenaleyh bu gönderilenler Allah-u Teâlâ'nın emrini tebliğ ediyorsa, gönderilmiş olduğu için, halkın onlara itaat etmesi gerekiyor.

Bir kardeşin rüyâsında geçen gizli bir söz var. Sıddık-ı Ekber -radiyallahu anh- Efendimiz: "O Lütfullah'tır." buyurmuş.

Bu isim ona çok önceden beri verilmiş, amma bugün meydana çıktı. Allah-u Teâlâ merhameti, ihsanı, ikramı ve lütfu olarak bu Lütfullah'ı beşeriyete gönderdi.

Bu gönderilmenin mânâsı: Bu O'nun lütfudur, ilâhî emirlere ve hükümlere râm olmanız, saâdet-i ebediyeye ulaşmanız için sizi Hakk'a hakikate dâvet ediyor, bu Lütfullah'ı vesile kılıyor.

Kendisini bu lütfa mazhar etmiş, mazhar ettiği lütfu size de ulaştırmaya çalışıyor.

Dünya bozulmaya yüz tutmuş, fitne ve fesat ayyuka çıkmış, bölücülük ateşi ortalığı sarmış; dinsizliğin, ahlâksızlığın her türlüsü son haddine varmış, Deccâl'den daha beter olan sapıtıcı imamlar türemiş. Bu en büyük fitne zamanında hükümlerini ayakta tutmak için, kâfirlerin küfrünü ortaya koymak için, bu fesadı yok etmek için, o bir fırkayı kurtarmak için Allah-u Teâlâ Lütfullah'ı göndermiş.

Bu noktada Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz buyururlar ki:

"Yeryüzü, ilâhî hükümleri ayakta tutan kimseden hâlî kalmaz. ... Allah-u Teâlâ hüküm ve hüccetlerini onlarla korur. ... İşte bunlar Allah-u Teâlâ'nın kulları içinden seçtiği dostları, yeryüzünde dinine dâvet ve irşad için vazifelendirdiği kullarıdır." (Ebu Tâlib el-Mekkî, "Kûtu'l-Kulûb", c. 1, s. 134'den naklen)

İlâhî dâveti "İnfirâd", yâni "Ferdleşme" yolu üzerinde bulunan Hâtemü'l-velî'nin gerçekleştirmesi mevzusuna gelince;

Her şey bir kabuktur, Hâtemü'l-velî de bir kabuktur, amma o kendisinin kabuk olduğunu görür, o kabuğun da yok olmasını ister. Fenâfillâh işte burada tecellî ediyor. Bunun içindir ki Fenâfillâh'ın içine ikinci bir noktanın girmesi yersiz olur.

Fenâfillâh deyince O var, kabuk vesaire gibi başka hiçbir şey yok. Bu mevzunun özü de budur.

Bu fertleşmenin mânâsı şudur ki; o bir kabuk olduğunu bilip, hükümsüz olduğunu anladığı zaman fertleşir, fertleştiği zaman da O kalır. Çünkü O'ndan başka hiçbir mevcut olmadığını görünce, kendi kabuğunu da eritince, O'nunla fertleşmiş oluyor, yani O oluyor.

Size temsil getirelim: Farz-ı muhal ki bir şeyin üzerine bir perde geçirilmiş. Perdeyi kaldırdığınız zaman o şey zâhir olur ve görünür. İşte bu fertleşmede de perde erimiş oluyor, o artık O'nunla fertleşiyor. Başka bir şey kalmadı artık, perdenin hükmü kalmadı.

Bu da ancak O'nun tecelliyâtı ile husule gelir. Yoksa bir mahlûkun yapabileceği bir iş değildir ve bu hâl sık sık tecellî eder.

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin bir beyanları da şöyledir:

"İşte bu mertebe 'İnfirad billâh'tır, yakınlıkların en büyüğü de O'nun yakınlığıdır. O, onu kendisine yaklaştırır, onu kendi huzur-u ilâhîsine yerleştirir ve tertemiz kılar. Vahdaniyet'ine ulaşan yolu ona açar; artık o, O'nun ferdâniyyet'ine nazar eder. Allah-u Teâlâ onu kendisiyle diriltir ve onu kendi adına kullanır. O, O'nunla konuşur, O'nunla düşünür, O'nunla bilir, O'nunla hareket eder. Heybet ve Üns makamı sayesinde eminlerin makamına ulaşması da mümkünleşir." ("Nevâdirü'l-Usûl fî Ma'rifeti Ehâdîsü'r-Resûl"; c. 1, s. 479-480)

Allah-u Teâlâ onu öyle yaratmış ve onu dilediği gibi O kullanıyor, dilediği gibi O yürütüyor. Onun iradesi yok. Gerçekten onun iradesi Allah-u Teâlâ'nın iradesine bağlıdır. O yarattı, O yürüttü. Onun aslında bir sıfatı var, bir hayâli, bir maskesi var. O bir robot gibidir. Bütün değer; içinde O olduğundan, O yürüttüğünden, O koruduğundan dolayıdır. Ona verdiğini diğerine vermemiş.

 

Hikmetü'l-Ulyâ ve
Hâtemü'l Velî'ye Verilen
"Has Velâyet"in Mâhiyeti:

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri "İlmü'l-Evliyâ" kitabı'nda, Hâtemü'l-evliyâ hakkında şöyle buyurmuşlardır:

"Ayrıca onlar, ilâhî hücceti ayakta tutarlar.

Onlar o kimselerdir ki, Ali bin Ebî Tâlib -radiyallahu anh- onları tavsif ederek şöyle buyurmuştur:

'Yeryüzü Allah'ın hüccetini ayakta tutan kimseden hâlî kalmaz. Bunların sayıları çok az, fakat Allah'ın yanındaki yakınlıkları çoktur. Ruhları en yüce yere bağlıdır. İşte bunlar kulları içinde Allah'ın halifeleri, beldeleri içinde O'nun emînleridir.'

Onlar Aziz ve Celil olan Allah'ın Kitap'ta zikrettiği hidayet imamlarıdır.

Buyurur ki:

'Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk'a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler.' (A'râf: 181)

Onlar, kendilerine itaat etmeleri halka vâcip kılınan emir sahipleridir.

Allah-u Teâlâ şöyle buyurmuştur:

'Allah'a itaat edin, Resul'üne itaat edin. Sizden olan emir sahiplerine de!' (Nisâ: 59)

Allah Azze ve Celle'nin kendisine itaati, üstünlüğü nedeniyle Resûl'üne itaatin içinde kılması da bundandır.

Allah Tebâreke ve Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

'Peygamber'e itaat eden, muhakkak ki Allah'a itaat etmiş olur.' (Nisâ: 80)

İşte bu, bu ümmete, O'nun diğerlerinden mükerrem kılındığını bildirmek içindir. Onun derecesi diğer Resul'lerin derecesinden daha yüksektir. Zira bu, O'nun bütün herkese 'Hatmü'n-nübüvve' ile gönderdiği kuludur. Ona hem nübüvvet vermiş, hem de onu kendisiyle hatmetmiştir. Nefsi, hevâsı ve hevâsının kendisine yol bulabilecek bir gölgesi yoktur.

İşte Allah onu da ona yükseltmiş; kendisine bir keramet vererek, onun ümmetinin içindeki halifelerden kılmıştır. Dolayısıyla onları da hevânın gölgesinden ve nefislerinin kendisini hatıra getirmesiyle ilgili alâkalardan tefrik etmiştir.

O, onu diğer Resul'lerden üstün yaparak, kendisine itaati Resul'e itaatin içinde kıldı. Diğer veliler üzerindeki üstünlükleri nedeniyle, bu halifelere itaati ümmete vâcip kılması da tıpkı bunun gibidir.

Onlar has veliler ve Allah'ın yeryüzündeki erleri olan öyle kimselerdir ki, peygamberler ve şehidler kıyamet gününde onların yerlerine ve Allah-u Teâlâ'ya olan yakınlıklarına gıpta edeceklerdir. Allah bilendir." ("Kitâbu İlmü'l-Evliyâ"; Haraççıoğlu, nr.: 806, vr. 45b - 46a)

 

Hatmü'l-Evliyâ'ya Yapılan
Biat'ın Hakikati:

Muhyiddîn İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri onun elini kabul etmekle emrolunmasının mânâ ve hikmetini ise şöyle açıklıyor:

"Hakk Teâlâ en büyük imamı varettiği vakit, evvelkilerin de tâbi olduğu kimse olur.

Nitekim şöyle buyurmuştur:

'Sana biat edenler ancak Allah'a biat etmiş olurlar. Allah'ın eli onların eli üzerindedir.' (Fetih: 10)

Bu makama büyük seçkin Peygamber'den sonra, Hatmü'l-evliyâ'dan başkası erişemez." ("Anka-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-Evliyâ", Şehid Ali Paşa, nr.: 1287, vr. 46b)

Muhyiddîn İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri "Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-evliyâ" adlı eserinde; Hâtemü'l-enbiyâ Aleyhisselâm'ın ashâbı ile Hâtemü'l-evliyâ olan zâtın ihvanını aynı noktada birleştiren zamandan sözederek şöyle buyurmuştur:

"Seniyye ameli'ne ve en ulu tecellî'ye göre, Peygamber'in sahâbesinden herhangi bir kişiyi öne geçirmiş olan şey, sana has kılınan zamanda, senin ihvânın arasında da meydana gelince; senin zamânın onların zamânıyla birleşir ve artık onların yoldaşı cümlesinden olursun." (vr. 15b)

Bu durumda ihvana ne düşer? İlâhî emir ve hükümlere tâbi olması, Resulullah Aleyhisselâm'ın izinde yürümesi ve Hâtemü'l-velî'ye teslim olması.

Bu dairede yürüyenler bu dâirenin içine alınır.

Bu nimetin kıymetini bilelim, şükrümüzü artırmak için vesile arayalım.

 

Hâtemü'l-Evliyâ'nın,
Halkın Fesada Düştüğü Bir Devirde Türk'e Gönderilmesi:

Yaklaşık on bir asır önce kaleme aldığı "Hatmü'l-Evliyâ" adlı eserinde, kırkların tümünün zuhurundan sonra "Hâtemü'l-evliyâ" olan zâtın kâim olacağını haber veren Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri (v. 932), yaşadığı mânevî tecellîleri anlattığı "Büdüvv-ü Şe'n" adlı risâlesinde belirttiğine göre, kırkların zuhûrundan sonra kâim olacak olan bu zâtın, halkın fesada düştüğü bir zamanda Türk'e gönderileceğini keşfetmişti.

Hazret sanki âhir zamanın fitne, sıkıntı ve buhranla dolu karanlık günlerinde yaşayan insanların, isyanları nedeniyle belâya maruz kaldıkları bir âna nazar edercesine, mânâ âleminde; "halkın hepsini susmuş, korkudan dehşete düşmüş" ve "kimileri kimini tanımaz ve korkudan garipleşmiş" bir hâlde müşâhade etmiş; kendisine Allah tarafından "emrolunmuş bir kimse"nin, "hiç kimse farkına varmadan" böyle bir ortamda "yardımcılarıyla birlikte" yeryüzüne geldiği haber verilmişti.

Bu kişi diğer veliler üzerinde söz ve tasarruf sahibi bir zât olmalıydı ki, tanımadığı bir kimse kendisine; "Şu acâipliği görüyor musun? Emrolunan kişi kendileriyle konuşmak için tüm dünya ehlinden kırk kişiyi istemiş!" diyerek, onun "hepsi dünya ehlinden olan bu kırklar"ı mânevî bir toplantıya çağırdığını bildirmişti. Toplantı emri yalnız kırklar'a gelmiş, ancak bu zâtı, yanındaki bazı velîlerle birlikte Hazret de merâk edip görmeyi istemişti. Öyle ki; "Emrolunan kişiyi ben hangi şeyle tanıyacak ve (onunla) ne zaman tanışacağım?" diyerek, bu arzusunu açıkça da dile getirmekteydi. Bunun üzerine Hazret'e: "Kırkların henüz tamamı mevcud değilken; emrolunan kişinin bunların üzerine, Türk'e geleceği haber" verildi.

Nitekim Hazret, bu haberi aldıktan kısa bir süre sonra; halkı içinde bulundukları çalkantı ve karışıklıktan kurtaran bir de ordu bulunduğunu müşâhade ederek; "Halkın, maiyyeti Türk olan bir orduya mürâcaat ettiklerini gördüm, Türk onlara yoldaşlık ediyordu." diyor ve ardından "Kendilerini korkuttuğunu görmüş olduğum şeyden onlar sayesinde tesellî buluyorlardı." buyurarak, halkın içine düştükleri fesaddan bu ordu sayesinde kurtulduklarına işaret ediyordu. Çünkü bu zât "Türk'e geleceği" sırada, henüz "kırklar tamamına ermeden bu halk fesâda düşmüş"tü.

Hazret nihayet kırklarla birlikte bu toplantıya katılacağını haber aldı ve kendisini tutamayıp ağlamaya başladı. O an kendisine: "Niye ağlıyorsun? Biz onunla konuşup sırlaşacağız ya!" diyen bir kimseye; "Ben başka bir yere konulacağım diye ağlamıyorum. Kalbimin merhametinden ötürü ağlıyorum. Bana insan topluluklarının içine konulacak olan kırklar daha bu devirde seyrettirildi ya, işte bunun için ağlıyorum!" demiş ve yine kendisine heyecanla: "Emrolunan kişiyi gördün mü? Emrolunan kişiyi gördün mü?" diyen başka bir kişiye ise: "Hayır! Lâkin kubbe kapısının sonuna kadar vardım, iki ayağımla sıçrayarak emrolunan kişinin kapısını çaldım. Emrolunan kişiyi bu kubbeden elini çıkarır gibi gördüm." cevabını vermişti.

Bunları söylerken, birdenbire "emrolunan kişi"nin "kırklar"a işaret ederek; "Bu kırkları şu hazîreye götürün, onları burada 'ayakta tutma'ya hapsedin!" emrini verdiğini işitti. Hazret, o kişiyi görme lütfuna eriştiği bu andan sözederken; "O bu dünya ehlinden daha farklı ve seçkindi. Ben emrolunan kişinin küçük ordusuyla ve Türk'le yürüyordum, bana hiç kimse zarar veremiyordu. O ben de dâhil olmak üzere, büyüklerin hepsini bu toplantıda biraraya topladı." diyordu. Bundan sonra o zât, Hazret'e; "Mescide çık, sana kendimle ilgili sırlar vereceğim!" dedi ve ardından kendisine: "Sen onların tümünün zuhuruyla kâim olacak kimseyi görüyorsun!" şeklinde bir hitap geldi. (Hakîm et-Tirmizî, "Risâle-i Büdüvv-i Şe'n", İsmâil Sâib, nr.: 1571, vr. 215b-216a-217a)

Bu beldenin Türk beldesi olduğunu Allah-u Teâlâ ona bin küsur sene evvel bildirdi. Bu doğrudan doğruya ilâhî bir ilhamdır ve bir keramettir.

Hazret arzettiğimiz beyanlarında; "Halkın, maiyyeti Türk olan bir orduya mürâcaat ettiklerini gördüm, Türk onlara yoldaşlık ediyordu." buyuruyor.

Bunun mânâsı;

Osmanlı devleti bir zamanlar İslâm'ın bayrağını götürüyordu. Hilâfet onlardaydı. Allah-u Teâlâ onları her devirde velilerle destekledi. Fakat âhirzaman geldi, fesat devri başladı ve bu necip millet bozuldu, fesat hâline düştü. Öyle bir fesat ki, iman ile küfür birbirine karıştı.

Böyle bir zamanda, bu necip milletin necip olanlarını kurtarmak için, Allah-u Teâlâ bu beldeye Hâtemü'l-velî'yi gönderdi. Bu milleti seviyor, neciplerini ayırıyor, onları desteklemek için bir lütuf veriyor.

Daha evvel de arzetmiştik ki; bu birinci basamaktır. Hem Türk milletine, hem de Türk ordusuna gönderildi. Bu gönderilme Türk milletinin ıslâhı, ordunun mânevî desteğidir.

Binaenaleyh bu destek ahirete çekilinceye kadar devam edecek. İşin nezaketi daha sonra başlayacak. Nasıl ki her çadırın bir direği olur, çadırı ayakta tutar, direk yıkılınca çadır da yıkılır.

Allah-u Teâlâ bu direği çekince bu millet büyük bir perişanlık içine düşecek, bu perişanlık bütün İslâm âlemine sirayet edecek. İslâm âlemi bir müddet büyük bir çalkantı içinde bulunacak. Fitnenin en çok yayıldığı bir anda Allah-u Teâlâ çığır açmak için, bayrağı kaldırmak için Hazret-i Mehdi'yi gönderecek ve ona ruhsat verecek. O kendisine bahşedilen ruhsatla, mânevî destekle murad edilen noktaya kadar yürüyecek, vazifesini ifâ edecek. Sonra onun elindeki iradeyi de çekecek. Deccal'e salâhiyet vermeyi murad edince, onun kuvvetine karşı çok zayıf düşecek. Bunun sebebi, Hazret-i Mehdi uzağa açılacak, o ise istilâya başlayacak. Ortalık büsbütün karışacak. Hazret-i Mehdi çok zayıf düşünce, onun maiyetini kurtarmak ve İslâm'ı galebe çaldırmak için Allah-u Teâlâ üçüncü olarak da Hazret-i İsa Aleyhisselâm'ı gönderecek. Deccal ve yahudiler o şekilde temizlenecek. İslâm âlemi küffârdan, yahudinin zulmünden kurtarılmış olacak. Fakat bununla kalmayacak. Bu hâlâtı gören Çin harekete geçecek, o zamana kadar harplerle boşalan dünyayı istilâ edeyim diyecek. Üzerlerine tank gibi yürüyecek, fakat Allah-u Teâlâ onları da bir gecede helâk edecek ve böylece dünyayı boşaltmış olacak.

 

Halkın Tepesine Vurulan Tokmak:

Seyyid Abdülkadir Geylânî -kuddise sirruh- Hazretleri "Feth'ur-Rabbânî" adlı eserinin 60. Meclis'inde şöyle beyan buyuruyorlar:

"O öyle bir kuldur ki, Hakk'a vâsıl olmuş, O'nu görmüş ve mâsiva denen Hakk'ın zâtından gayri şeyleri bilmiştir. Artık işi halkla uğraşmaktır. Yerine göre halkın tepesine bir tokmak olur. Hak olanla bâtıl olanı birbirinden ayırt eder. Onları Azîz ve Celîl olan Allah'ın katına götürmek için bir elçi bir kılavuz olur.

Bu zâta melekût âleminde Azîm; yani 'Büyük kişi' ismi verilir. Bütün halk onun kalbinin ayakları altında durur ve onun gölgesinde gölgelenir. Bu hâlleri işitip heyecana kapılma!.." (60. Meclis)

 

Hâtemü'l-Evliyâ'nın
"Din Kâfirleri"ne Vurduğu İki Kılıç:

Âhir zamanda zuhûr edecek olan "Hâtemü'l-evliyâ"nın vasıflarını açıkça gözler önüne seren Sa'deddîn el-Hamevî -kuddise sırruh- Hazretleri, "Risâle fî Zuhûr-ı Hâtemü'l-Velâye" adlı eserinin son satırlarında Hâtemü'l-evliyâ'nın vazîfesine işâret etmiş; onun Allah tarafından verilmiş iki kılıca sâhip olduğuna dikkati çekerek, onu "din kâfirleri"ne gâlip getiren bu kılıçlardan birinin "kalem"i, diğerinin ise, vâris olduğu "yakîn" mertebesi olduğunu haber vermiştir:

"Bil ki, onun alâmetlerinden birisi de; onun kılıcının, mukâbele ettiğinde kendisini gâlip getiren 'kalem'i olmasıdır. Peygamber Aleyhisselâm kâfirlere kendi kılıcıyla vurup, onları öldürürdü; Hâtemü'l-velî de onlara bâtında, kendi kalemiyle vurur ve onları helâk eder. Böylelikle Allah onu, Zât'ıyla mukâbelede bulunan bir 'kılıç' kılar.

Allah-u Teâlâ'nın kılıcı ikidir:

'Din kılıcı' ki, Muhammed Aleyhisselâm'ın izinde bulunmaktır. O kılıç, din ehlinin kendisiyle ayakta durduğu; şirk, şek (şüphe) ve tahmin ehlinin boyunlarının kendisiyle vurulduğu kılıçtır. 'Yakîn kılıcı' ise 'Kibriyâ kılıcı'dır ki; Kudsî ruh'tan sür'atle 'Hâtemü'l-evliyâ'ya ulaşır. Bu kılıç ise; 'Temkîn ehli'nin kendisiyle ayakta durduğu, alâkaların ve mel'un (şeytan)ın vesveselerinin kendisiyle kesilip koptuğu, din kâfirlerinin ruhlarının Zât'ıyla katlolunduğu bir kılıçtır. Yakınlığın incelikleriyle onlardan sıyrılıp çıkarılan mü'minlerin ruhlarının cemaati içinde Allah, onları katlettiği din kılıcını Hâtemü'l-enbiyâ'ya has kılmış ve şeytanın nüfûzundan selâmete erişen Yakîn erbâbı'na mîras bırakmıştır." ("Risâle fî Zuhûr-ı Hâtemü'l-Velâye", Süleymâniye Kütüphânesi, Ayasofya, nr.: 2058, vr. 207b)

 

Allah'ın Hücceti,
O'nun Sürüsünün Çobanı:

Hakîm et-Tirmizî -kuddise sırruh- Hazretleri Nevâdirü'l-Usûl isimli eserinin "Yüz yirmi sekizinci Asl"ında ise Resulullah Aleyhisselâm'dan sonra ashâbının önde gelenlerinin dini bid'at ve fitnelerden temizleyip aslını koruduklarını misallerle anlattıktan sonra, bahsettiği bu velinin de dini ve onun ehlini buna benzer fitnelerden koruyacağını haber vererek şöyle buyurmuştur:

"O öyle bir kimsedir ki, bunun benzeri şeyleri (dinden) uzaklaştırıp defeder. Ondan temizleyip, kovup uzaklaştırması sayesinde de artık onu giderir. O'nunla düşündüğü, O'nunla konuştuğu için O'nunla defeder. İşte o Allah'ın halk üzerindeki hücceti, O'nun sürüsünün çobanı ve kullarının mânevî tabibidir. O'nu engellemeye kalkışan kimse farkına bile varmadan helâk olur." (Nevâdirü'l-Usûl fî Ma'rifeti Ehâdîsü'r-Resul, c. 2, s. 225)

 

Hâtemü'l-Velî Ehl-i Beyt'tendir:

Muhyiddîn İbnü'l-Arabî -kuddise sırruh- Hazretleri "Fütûhâtü'l-Mekkiyye"nin 18. Bâb'ında yer alan bir ifşaatında, bu Hâtemü'l-velâyet'in Araplar arasından seçilecek en şerefli bir kimse ile gerçekleşeceğini haber vermektedir.

Buyururlar ki:

"Velâyet-i Muhammedî'nin Hâtem'i bu Arap soyundan bir kişidedir ki, o bu milletin en asillerinden bir zâttır." (s. 214)

Bütün bu lütuflar ilâhî hüküm ve takdirdir, mahlûkun hiçbir dahli ve hükmü yoktur, ona âit hiçbir şey yoktur. Hüküm Allah-u Teâlâ'nındır. Mahlûk hükümsüzlüğünü bilmeli, O'nun takdirine râzı olmalıdır. O murad ettiğini yapar.

Yani nefis hiçbir zaman paye almamalı. Gerçekten hükümsüzüm. Hayatta ne bulduysam hep aşağıda buldum, hiçlikte ve hükümsüzlükte buldum, yukarıda hiçbir şey bulamadım. Var olan O'dur; yaratır, yaşatır, öldürür, diriltir. Amma senin bir yumurta kadar hükmün yok. Bu nokta çok mühim.

Daha önceki sohbetlerimizde Zeyneddîn el-Hâfî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin bir beyanını arzetmiştik.

Buyurur ki:

"Kemâlin gayesine ulaşıp O'nu Tevhîd eden, kâinât mertebesinde O'nun vahdâniyyet'ini müşâhade eden; isimlerin ve sıfatların bilinmesiyle ilgili ilimlere sâhip olup Tevhîd'in nihayetine eren kimse düşünceye sığmaz!" ("Risâletü'l-Kudsiyye", vr. 78b)

Allah-u Teâlâ onda tecellî ettiği zaman, kendisine yaklaştırıp kapıyı araladığı zaman, onlara neyi verdiğini bir kimsenin bilmesi mümkün değildir.

Bu iki kandil üzerinde akıl yürütmeyin, herhangi bir mütalâa yapmayın. Allah-u Teâlâ bu iki kandili yarattığı zaman o kandillere neler koyduğunu yalnız O biliyor, başka kimse bilmiyor. O öyle murad etmiş, ezelden öyle takdir etmiş, Hâtemü'n-nebî'yi de, Hâtemü'l-velî'yi de Âdem Aleyhisselâm'dan evvel yaratmıştır. Bu lütuf mahlûka âit değildir, bir bilgi ve ilgi dahilinde de hiç değildir. Beşerî akılla idrak edilemez, burada ilim yürümez. Niçin? Allah-u Teâlâ'nın ne koyduğunu kimse bilmediği için.

 

Hâtemü'l-Velâye
Batı Tarafından Zuhur Edecektir:

Molla Abdurrahman Câmî -kuddise sırruh- Hazretleri "Kitâbu'n-Nusûsu'n-Ni'em fî Şerh-i Fusûsu'l-Hikem" isimli eserinde Şeyhü'l-ekber -kuddise sırruh- Hazretleri'nin "Ankâ-i Muğrib" kitabındaki beyanları doğrultusunda, Hâtemü'l-evliyâ'nın batı tarafından zuhur edecek bir kimse olduğunu haber vermektedir:

"Hâtemü'l-velâye, Şeyh'in 'Ankâ-i Muğrib fî Ma'rifeti Hatmü'l-evliyâ ve Şemsü'l-Mağrib' adlı kitabındaki bir açıklamasına göre; İsa Aleyhisselâm'ın devri dışında zuhûr edecek bir tahsis iledir. Zira Hâtemü'l-velâyeti'l-Muhammediyye batıdan bir kimsedir. Zikri geçen şahıs, diğer peygamberlerin velâyetinden farklı olarak, Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-e mahsus olan velâyet'le zuhur edecektir. Nitekim Ankâ'da ona da işaret edilmiştir. Şu hâle göre, onun Hâtemü'l-velâye'liği herkes için geçerlidir." ("en-Nusûsu'n-Ni'em fî Şerh-i Fusûsu'l-Hikem"; Âtıf Ef., nr.: 1442, vr. 52b)

Bâzı zevât-ı kirâm her ne kadar İsa Aleyhisselâm'dan sonra mutlak bir sûrette veli gelmeyeceğini ve bu nedenle "Hâtemü'l-velâye"nin ona tahsis edildiğini ileri sürmüşlerse de, Molla Abdurrahman Câmî -kuddise sırruh- Hazretleri burada ciddî bir ayırım noktası ortaya koymuş ve bu zât-ı muhteremin İsa Aleyhisselâm'ın nüzul edeceği devirden farklı bir devirde, Muhammed Aleyhisselâm'a has kılınan velâyet'le, batı tarafından zuhur edeceğini haber vermiştir. Böylelikle o, daha önce "Ankâ-i Muğrib" kitabında; Hâtemü'l-velî, Mehdi Resul ve İsa Aleyhisselâm'ın zuhuru hususunda üç farklı devirden sözeden Şeyhü'l-ekber -kuddise sırruh- Hazretleri'nin beyanlarını tasdik edip, bilinmesi gereken hakikati gözler önüne sermiştir.

 

Mühim Bir Vasiyet:

Yedi yüz sene kadar önce yaşamış olan Alâüddevle Semnânî -kuddise sırruh- Hazretleri "Kitâbü'l-Urve" isimli eserinde, kıyametin kopmasına çok yakın bir zamanda, irşad kutbu olarak gönderilecek olan Hâtemü'l-evliyâ'nın ilâhî adaleti her tarafa yayacağını ve halkı surette ve mânâda ıslah edip, birlik ve beraberliği sağlamakla vazifedar kılınacağını ifade ederek; bu zâtın Hazret-i Mehdi'nin zuhuruna yakın bir zamanda ortaya çıkacağını haber vermiştir.

Buyurur ki:

"İlâhî hakimiyet ve velâyet tek bir şahısta toplandığı vakit, ilâhî adalet zâhirde de, bâtında da yaygınlaşır; halkın ahvâli sûrette ve mânâda ıslâh olur. İnsanların geçim ve ahiret işi en kâmil ve en üstün şekilde intizâma kavuşur. Allah'ın, vaadettiği Mehdi'yi açığa çıkarması da artık yaklaşmış olur." (Kitâbu'l-Urve li-Alâüddevle Semnânî; Es'ad Efendi, nr.: 1583, vr. 88a)

Muhyiddîn İbnü'l-Arabî -kuddise sirruh- Hazretleri de "Fütuhatü'l-Mekkiyye" isimli eserinin "Sorular ve Cevaplar" bölümünde şöyle buyuruyorlar:

"Şer'î nübüvvet (peygamberlik) makamı böylelikle kapanmış, fakat velâyet (velilik) makamı durmaktadır. Bu sebeple bunu da, yani velâyet makamını da bir sona bağlamak hakkını kazanmıştır. Ki bu kendi seviyesine göre bir son olsun ve kendi sonuna benzesin.

İşte bu sona getirecek ve bizim beklediğimiz Mehdi değildir. Bu ancak kendi ehl-i beytinden olacak birisidir." ("Fütûhâtü'l-Mekkiyye", s. 216, trc. S. Alpay)

Bu beyanlarından anlaşılıyor ki, Rabbü'l-âlemîn bizi çektikten sonra Hazret-i Mehdi gelecek, bundan sonra o var. Kısa bir boşluktan sonra Hazret-i Mehdi ile Hazret-i İsa Aleyhisselâm iç içe gelecekler. Bu hayatı yaşayanlar bu hayat ile yaşıyor, bu hayatla meşgul oluyor. Onlar bu hayatta olacaklar ve bu hayatta ölecekler. Kavuşan kavuşacak, kavuşmayan kavuşmuş gibi olacak. Çünkü o hayatı yaşıyor. Gaye Allah!..

Binaenaleyh artık dünyanın şâşâsına dalmayın, nefsânî arzulara kapılmayın. Helâl lokma kazanmayı ve yemeyi, günlük geçinmeyi düşünün! Uzun bir ömür hayâline kapılmayın! Ebedî saâdetinizi hazırlayın. Gün bugün, yarın ne olacağı belli değil, bunu size tavsiye ediyorum.

Bu kadar açık gerçeklerden sonra, onun ahirete göçmesiyle sağa-sola dağılmanız, şaşırmanız, başka yol aramanız sizin için en büyük bir dalâlettir ve en büyük bir zarardır. Çünkü bu artık sondur, "Hâtem"dir.

Size bunu arzetmekteki gayemiz şu ki; bu mevzuya sakın dalmayın, bu mevzuya girmeyin. Bu mevzu ilminizin ve hafsalanızın haricindedir. Bu mevzu sizin dimağınızdaki bütün takıntıları giderir. Bunun böyle olduğunu kabul edin, amma akıl erdirmeye çalışmayın. Allah-u Teâlâ'nın veli kullarının bu husustaki beyanlarına bakın ve orada kalın...

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |