EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN
“HÂTEMܒL-EVLİY” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (86)

 

Şeyh Mekkî Efendi -kuddise sırruh- (2)

Şeyh Mekkî Efendi’nin Şeyhü’l-Ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’ni savunmak maksadıyla yazdığı “el-Cânibü’l-Garbî fî Hall-i Müşkilât-ı Şeyh Muhyiddîn İbnü’l-’Arâbî” adlı eserinin Türkçe tercümesi olan “el-Fazlu’l-Vehbî fî Tercemeti’l-Cânibi’l-Garbî” adlı kitabındaki, “Hâtemü’l-velâye” meselesiyle ilgili mühim sırlara ışık tutan muhteşem beyanlarına kaldığımız yerden devam ediyoruz.

 

Hâtemü’l-Enbiyâ, İlmini Yine
Kendi Bâtınından Elde Eder:

Şeyh Mekkî Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri “el-Fazlu’l-Vehbî fî Tercemeti’l-Cânibi’l-Garbî”de; Hâtemü’l-enbiyâ olan Muhammed Aleyhisselâm’ın, ilmini kendi bâtınından ve Hâtemü’l-evliyâ olan zâtın makâmından ibâret olan “Hâtemü’l-velâye” mertebesinden almasıyla ilgili itirazları ele almış; câhilâne bir üslûpla, üstünkörü ortaya atılan bu gibi iddiaların yersizliğini ve tutarsızlığını günyüzüne çıkarmıştır:

“Su’âl: Eğer derlerse ki; Hâtem-i enbiyâ o ilmi niçin Hâtem-i evliyâ’dan elde eder de kendisinden elde etmez?

Cevap: Bu su’âl gâyet tutarsızdır! Zîrâ ona benzer ki; ‘Niçin kendi hayâlini aynadan elde edersin de kendinden elde etmezsin?’ Zîrâ câ’izdir ki; İlâhî hikmet ve Rabbânî ilimlerin tertîbi yoluyla şöyle ola ki; o ilmin misli has bir mazhardan alınmış olmak lâzım ola, ne kendinden ve ne o mazharın gayrısından mümkün olmaya. Nitekim aynada olduğu gibi, belki Hâtem-i rusül’ün o ilmi Hâtem-i evliyâ’dan elde etmesinin, Hâtem-i rusül’ün Kur’ân’ı Cebrâîl’den elde etmesine tam bir benzerliği vardır. Varlığıyla ki Hâtem-i rusül Cibrîl -aleyhisselâm-dan efdaldir, onu unsûrî bakımdan yetiştirmede ise Cibrîl onun muallimidir.

Şeyh Nâsır-ı Makdisî ‘Kitâb-ı Kenzü’r-Rumûz’da;

“Resul’üm! Sana onun vahyi bitmeden, Kur’an’ı okumakta acele etme!” (Tâhâ: 114)

Âyet-i kerîme’sinin manâsında buyurur ki: ‘Resûlullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Kur’an’ın cümlesini Hakk Celle ve Alâ’dan vâsıtasız almıştı. Çünkü Cibrîl -aleyhisselâm- Kur’an’ı vahiy yoluyla ona okuyordu, Resûl -aleyhisselâm- acele eylerdi ve Cibrîl -aleyhisselâm-’ın kelâmı tamam olmazdan evvel o onu okurdu.

Şu halde Hakk Te’âlâ:

“Beni Rabb’im terbiye etti, edebimi ne güzel eyledi!” hükmü mûcibince ona edeb talîm eyledi ki, Cibrîl -aleyhisselâm- o makâmda muallimdi, Resul -aleyhisselâm- tâlim görücü idi. Edep odur ki, tâlim gören muallimden öte geçmeye!..’

Belki bu hakîr derim ki; çünkü Hâtem-i rusül ‘Kalem-i a’l⒠ve ‘Akl-ı evvel’dir, o bütün ilimleri Hakk Teâlâ’dan vâsıtasız elde etti ve Levh-i mahfûz verdi ki, o küllî nefistir. Cibrîl -aleyhisselâm- Kur’an’ı Levh-i mahfûz’dan elde etti ve Muhammedî unsûrî yaratılışta ondan elde eylediğini geri ona verdi. Ve bu, Cebrâîl’in Hâtem-i rusül üzerine üstünlüğüne sebep olmaz. Dolayısıyla Hâtem-i evliyâ’nın rûhu ve onun kandili, ona evvelce ‘Akl-ı evvel’ olduğu yönden Hâtem-i rusül’den aktarılmıştır. Ondan sonra unsûrî inşâda Hâtem-i velâyet, Hâtem-i rusül’e tâbîlik bereketiyle Hatm-i velâyet mertebesini hâsıl eyledi. Ve bu hâl üzere; eğer Hâtemü’r-rusül, Hâtemü’l-evliyâ aynasında kendi eserlerini, isimlerini ve sıfatından bazısını müşâhade eylese, akıl ve Şerî’at’tan hâriç olmaz.

Malum ola ki; -Allah seni kendisine yaklaştırdıklarından kılsın!-, Mevlânâ Celâlü’d-dîn merhûm ve mağfürun-leh Sultân Bâyezîd ismine telîf eylediği ‘Rubâ’iyyât Şerhi’nde bu bahsi tümüyle arz eylemiştir. Evvelen demiştir ki; ‘Hazret-i Şeyh Muhyiddîn kendi eserlerinde Hâtemü’l-velâyet’i bir cihet üzere zikreylemiştir ki, zâhiri onu hakikatler ve marifetler husûsunda Hâtemü’n-nübüvve üzerine tercihtir. Çünkü nübüvvet kendi velâyetinden istimdâd edicidir. Şu hâlde Hâtemü’n-nübüvve, Hâtemü’n-nübüvve olduğu yönden kendi bâtınından istimdâd eder ki, Velâyet-i hâssa ve bütün evliyâ O’nun bâtınından istifâde eylerler. Nitekim peygamberler de onun zâhirinden istifâde ederler. Çünkü o, nûrun aksini kendi bâtınında müşâhade eyledi; ona şöyle göründü ki, o istifâde ondan ola!..’” (“el-Fazlu’l-Vehbî fî Tercemeti’l-Cânibi’l-Garbî”, Süleymâniye Kütüphânesi, Hâlet Efendi, nr.: 363, vr. 22b-24a)

 

Hâtemü’l-Evliyâ Kandili,
Hâtemü’l-Enbiyâ Kandilinin ‘Ayn’ıdır!

Müellif Hâtemü’l-evliyâ’nın velâyet kandilinin, Hâtemü’l-enbiyâ Aleyhisselâm’ın nübüvvet kandilinin ‘ayn’ı olduğunu ispat etmek üzere, Şeyh’i Mevlânâ Abdurrahman Câmî Hazretleri’nin bir beyânını delil getirerek şöyle buyurmuştur:

“Bu hakîrin şeyhi Mevlâna Nûreddîn Abdurrahmân Câmî -aleyhi’r-rahmeti’l-Bârî- ‘Şerh-i Fusûs’ta buyurmuştur ki; ‘Hâtem-i evliyâ kandili, Hâtem-i resûl kandilidir ve evvelâ Hâtem-i evliyâ kandilinde peygamberlerin görmelerine, ikinci olarak da Hâtem-i evliyâ kandilinde, resullerin görmemelerine hasredilmedikçe bu iki hasretme sahîh olmaz. Şu halde Hâtemü’l-enbiyâ kandili ‘velâyet-i hâssa-i Muhammedî’dir ve Hâtemü’l-enbiyâ aynıyla odur. Zira ki o, onun mazhariyyetiyle kâimdir.’

Şeyh bu iki hasretmeyi onun için getirdi ki; Hâtem-i evliyâ kandili aynıyla Hâtem-i enbiyâ kandili olduğunu izhâr eyleye!” (“el-Fazlu’l-Vehbî fî Tercemeti’l-Cânibi’l-Garbî”, Süleymâniye Kütüphânesi, Hâlet Efendi, nr.: 363, vr. 24a-24b)

 

Şeyhü’l-Ekber’in Ağzından
Yanlış Bir Söz Çıkmış mıdır?

Hazret “Hâtemü’l-evliy┠ile ilgili bâbın son satırlarında “Hâtemü’n-nübüvve” kandili ile “Hâtemü’l-velâye” kandilinin bir bütünün ayrılmaz iki parçası olduğunu kanıtlamış; bu noktada nübüvvetin gümüş, velâyetin altın tuğla olarak takdim edilmesinin altında “Hakk’tan vâsıtasız olarak alma” sırrının yattığını, Şeyhü’l-ekber -kuddise sırruh- Hazretleri’nin ağzından tek bir yanlış söz çıkmadığını açıklamıştır:

“‘Hâtem-i enbiyâ kandili, Hâtem-i evliyâ kandilinin aynıdır.’ sözü bunu ifâde eder ki; o, onun mazharıdır. Şu hâlde Hazret-i Şeyh zan ve tevehhüm eylemedi ki, o istifâde ondan ola. Amma Şeyh’in bağlama ciheti gümüş tuğla yeridir. ‘Hakk’tan alması ciheti altın tuğladır.’ kelâmı açıktır. Zîrâ velî, bütün Nebevî hükümleri ilhâm yoluyla Hakk’tan elde eder. Şöyle ki; onun hakkında Şer’-i Nebevî hemen o idi ki; ta’yîn eder ve tahakkuk eder. Zâhirî ulemâ bunun tersidir ki; onlar kitaplardan ve insanların umumundan elde ederler. Onun için demişlerdir ki; ‘Fıkıh zanlarladır ve şüphe yoktur ki Hakk’tan vâsıtasız almak, vâsıtayla almaktan daha şereflidir. Nitekim altın gümüşten daha şerefli olduğu gibi. Çünkü Hâtem-i velâyet Şerî’at’ı vâsıtayla elde etti, hem yine o Şerî’at’ı geri Hakk’tan vâsıtasız elde etti. Öyleyse onun iki elde edişi oldu. Onun için iki tuğla gördü; vâsıta ile alması gümüş tuğladır ve vâsıtasız alışı altın tuğladır. Çünkü Resûl -aleyhi’s-selâm- tâbî olunandır, tâbî değildir. Halbuki o Cibrîl’den elde eder, amma Cibrîl’e tâbî değildir. Onun için bir tuğla ile temsil buyuruldu ve onu gümüşlük, altınlık ve yaratılış ve başkalarıyla kayıtlı kılmadı, belki onu mutlak geçti. Zîrâ ondan maksat, onunla Hatm-i nübüvvet’i temsil etmekti; şöyle ki, duvar o tuğla ile kâmil oldu. Amma Hatm-i velâyet bunun zıddıdır ki, o tâbîdir ve o duvarı göstermekten gâye üç şeyi açığa çıkarmaktır: Onun ile Hatm-i velâyet’i ve onun Hâtem-i rusül’ün Şerî’ât’ına tâbîliğini ve onun o Şerî’atı Hakk’tan ilhâm yoluyla aldığını...

Âdem su ile toprak arasında iken Hâtem-i evliyâ velî olmaklığının ma’nâsı dahî zâhirdir. Zîrâ karar bulmuştur ki; onun velâyeti, Hâtemü’l-enbiyâ’nın velâyetinin aynıdır. Ve Hâtemü’l-enbiyâ, Âdem su ile toprak arasında iken nebî idi. Elbette onun mazharı dahî onun gibi olur; zîrâ kul, sâhibinin yaratılışı üzeredir.

Ve bununla zâhir oldu ki; Şeyh’in dilinden bir küfür ve bir ilhâd ve meşrû olmayan tek bir söz, en küçük bir edebsizlik dahî zâhir olmamıştır!..” (“el-Fazlu’l-Vehbî fî Tercemeti’l-Cânibi’l-Garbî”, Süleymâniye Kütüphânesi, Hâlet Efendi, nr.: 363, vr. 24b-25a)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |