Allah-u Teâlâ iman ile küfrün, iman ehli ile küfür ehlinin ayrı olduğunu kesin olarak emir buyurmuştur:

"Birbirine hasım iki zümre." (Hacc: 19)

"İman ile küfür kesin olarak birbirinden ayrılmıştır." (Bakara: 256)

"İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda sizin için gerçekten güzel bir misal vardır. Onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: 'Biz sizden ve sizin Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz de bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.'" (Mümtehine: 4)

Fakat şimdi şöyle bir durum var:

Dikkat ederseniz ilâhî hükümler bu kadar açık olduğu halde küfre koşanların en önünde "Ben müslümanım" diyenleri görürsünüz.

Hazret-i Ali -radiyallahu anh- den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:

"İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecektir ki, İslâm'ın yalnız ismi, Kur'an'ın ise resmi kalacak. Mescidler dış görünüşleri ile mamur, fakat içleri hidayetten mahrum olacak. Onların âlimleri gök kubbe altındakilerin en şerlileridir.
Fitne onlardan çıktı ve yine onlara dönecektir."
(Beyhâkî)

Görüyorsunuz bu gibi adamları. İsmi müslüman, resmi de bayrak.

Bu iki şeyin altında icraatını yapıyor.

 

Dinde çok büyük zararlar olduğu gibi vatanda da çok büyük zararlar oluyor. Zira küfre, küfür ehline kucak açılıyor. Üstelik bütün bunlar bayrak resmi altında yapılıyor.

"En büyük vatanperver benim." der, vatanın aleyhinde küffarla işbirliği yapar.

Fakat o iki zümre birbirine zıt olduğu için, hasım olduğu için; küfre yöneldiği zaman bir insan, Cenâb-ı Hakk onun kalbini çevirir, mühürler.

"Eğer biz dileseydik, onları da günahlarından dolayı cezalandırırdık. Biz onların kalplerini mühürleriz de, artık hiç işitmezler." (A'râf: 100)

Artık o kâfirden ödül alır ve kâfir namına çalışır. Görünüşte müslümandır, İslâm devletinin parasını alır. İslâm devletine çalışıyor gibi görünür, fakat kâfire hizmet eder. Artık böyle bir adamdan memleketin hayır görmesi mümkün değildir. Bunlar çok tehlikelidir.

Fakat öyle bir zamana düşmüşüz ki, seyyiat zamanı olduğu için bunların eline geçmiş durum.

 

Küffar her türlü vahşeti, her türlü iki yüzlülüğü yapıyor. İslâm'ı ve müslümanları boğmak için her fırsatı büyük bir iştiyakla değerlendirmeye çalışıyor. Aslını, husumetini, küfrünün gereğini icra ediyor.

Hâl böyle iken küffarın hemen her hareketine, her düşmanlığına, her sinsiliğine, her sahtekârlığına hazırlıksız yakalanıyoruz. İmanda, vatanda çok büyük kayıplarımız oluyor.

Bunun böyle olmasının en büyük sebebi suret-i hak'tan görünen, İslâm ismi, bayrak resmi altında hareket ettiği halde küffarla işbirliği yapmaktan medet umanlara milletin, devletin emanetinin tevdi edilmiş olmasıdır. Öyle bir zamanda yaşıyoruz ki, ayaklar baş, başlar ayak, münafıklar emanet sahibi olmuş.

Allah-u Teâlâ'ya, "Kitab-ı kerim"ine imanda zaafiyetin olması, ilmin ortadan kalkması bu münafıkların işlerini kolaylaştırıyor. Bunların yaptıkları; İslâm'a, imana uygundur zannediliyor.

Halbuki bu küfrü hoş görmeler, bu küffarın küfrüne duyulan iştiyaklar, bu kâfirden ve küfür birliğinden medet ummalar hükm-ü ilâhiye tamamen zıt icraatlardır.

Zira Allah-u Teâlâ Kitab-ı kerim'inde iman ile küfrün, iman ehli ile küfür ehlinin ayrı olduğunu kesin olarak emir buyurmuştur.

Âyet-i kerime'de Cenâb-ı Hakk şöyle buyuruyor:

"Birbirine hasım iki zümre." (Hacc: 19)

İslâm ile küfür birbirine zıttır. İkisinin anlaşması, birleşmesi mümkün değildir.

"İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda sizin için gerçekten güzel bir misal vardır. Onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: 'Biz sizden ve sizin Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz de bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.'" (Mümtehine: 4)

Bir diğer Âyet-i kerime'de Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"İman ile küfür kesin olarak birbirinden ayrılmıştır." (Bakara: 256)

Fakat şimdi şöyle bir durum var:

Dikkat ederseniz ilâhî hükümler bu kadar açık olduğu halde, küfre koşanların en önünde "Ben müslümanım" diyenleri görürsünüz.

Hazret-i Ali -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:

"İnsanlar üzerine öyle bir zaman gelecektir ki, İslâm'ın yalnız ismi, Kur'an'ın ise resmi kalacak. Mescidler dış görünüşleri ile mamur, fakat içleri hidayetten mahrum olacak.

Onların âlimleri gök kubbe altındakilerin en şerlileridir. Fitne onlardan çıktı ve yine onlara dönecektir." (Beyhâkî)

Görüyorsunuz bu gibi adamları. İsmi müslüman, resmi de bayrak. Bu iki şeyin altında icraatını yapıyor.

Resulullah Aleyhisselâm işte bugünü tarif ediyor. Gerçekten öyle bir zaman, öyle bir devirde yaşıyoruz ki; müslüman ismi altında Kur'an-ı kerim'e, Allah-u Teâlâ'nın hükmüne tamamen zıt icraatlar yapılıyor.

Böylece dinde çok büyük zararlar olduğu gibi vatanda da çok büyük zararlar oluyor. Zira küfre, küfür ehline kucak açılıyor. Üstelik bütün bunlar bayrak resmi altında yapılıyor.

"En büyük vatanperver benim." der, vatanın aleyhinde küffarla işbirliği yapar.

Fakat o iki zümre birbirine zıt olduğu için, hasım olduğu için; küfre yöneldiği zaman bir insan, Cenâb-ı Hakk onun kalbini çevirir, mühürler.

"Eğer biz dileseydik, onları da günahlarından dolayı cezalandırırdık. Biz onların kalplerini mühürleriz de, artık hiç işitmezler." (A'râf: 100)

Artık o kâfirden ödül alır ve kâfir namına çalışır. Görünüşte müslümandır, İslâm devletinin parasını alır. İslâm devletine çalışıyor gibi görünür fakat kâfire hizmet eder. Artık böyle bir adamdan memleketin hayır görmesi mümkün değildir. Bunlar çok tehlikelidir. Fakat öyle bir zamana düşmüşüz ki seyyiat zamanı olduğu için bunların eline geçmiş durum.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen uzun bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz emanetin ehil olmayanlara geçmesini ahir zaman alâmetlerinin arasında saymışlardır:

"...Fâsık kimsenin kabilenin başına geçtiği,

Aşağılık adamın milletin lideri olduğu..."

Hadis-i şerif'in nihayetinde bu gibi şerli durumların umumun belâ ve musibetine sebep olduğunu beyan buyuruyorlar:

"İşte o zaman kızıl bir rüzgâr, zelzele, yere batma, şekil değiştirme, taşlanma ve ipi kopan bir kolyenin tanelerinin birbiri ardı sıra gitmesi gibi birbirini takip eden alâmetler beklesinler." (Tirmizî: 2308)

Öyle büyük zararlar, öyle büyük tavizler veriliyor ki bu gibilerin yaptığı işler yutulacak lokma değil, susulacak bir durum da değil. Ancak ortalık karışık, sükûnet zamanı. Bu yüzden kapalı geçiliyor.

Allah'ım âkıbetimizi hayırlı etsin. Çok tehlikeli bir durum var. Görülmüyor, örtülü. Fakat patladığı zaman çok sıkıntılar çekilecek.

Bu memleketi bitirmek için uğraşıyorlar. Çünkü iç düşman. Duvarları yıkıyorlar; yavaş yavaş, yavaş yavaş, taş taş yıkıyorlar. Küffardan ödül aldılar, küffar namına çalışıyorlar. Fakat içimizde bulunuyorlar. Çok tehlikeli insanlar.

Resulullah Aleyhisselâm gördü, bildi ve bize haber verdi:

"Bir kimse hakkında ne kadar kahraman zattır, ne kadar zarif kişidir, o ne kadar akıllı kimsedir, diye övülür. Halbuki onun kalbinde hardal tanesi kadar iman yoktur." (Müslim, Fiten)

İşte o zaman böyle insanlar çok türeyecek. Yani ruhu ölmüş, canlı cenaze.

Biz de size hatırlatıyoruz.

 

Küfür Ehline Bu İştiyakin Sebebi Nedir?
Kâfirden Ödül mü Aldılar?

Bakın Kıbrıs'a! Rum olsun, Avrupa olsun, Amerika olsun; küffar her türlü hakareti, her türlü ikiyüzlülüğü, her türlü adaletsizliği yapıyor. Küffar, husumetini, düşmanlığını her fırsatta ortaya koyuyor.

Hal böyle iken adam kalkıyor "Küfür birliğine dahil olacağım, Rumlarla birleşeceğim" diye aradaki sınırları kaldırmak için var gücüyle, adım adım yıkmaya çalışıyor. Bir başkası çıkıyor -hem de İslâm adına- "Diyalog" adı altında, baş papazlarıyla görüşmeye kalkıyor. Sonra papaz içindekini dışarı çıkartıp Türkiye'ye hakaretler yağdırınca put gibi ortada kalıyorsun.

Bir müslüman bunu yapar mı?

"Onların birçoğunun, kâfirleri dost edindiklerini görürsün. Nefislerinin kendi önlerine sürdüğü şey ne kötüdür! Allah onlara gazap etmiş ve azapta ebedî kalıcıdırlar." (Mâide: 80)

Kâfirden ödül mü aldınız?

Bu iştiyakınızın sebebi nedir?

Rum'u olsun Avrupa'sı olsun Amerika'sı olsun, İngiliz'i olsun; "Türk askeri adadan çıksın", "Bir tabur asker gönderseniz ne olur?" diye her daim akıl vermeye, taviz koparmaya çalışırken, onlarla aynı trene binmek vatana ihanet değil midir? Bundan büyük hainlik olur mu? Hadi oradakiler dinden imandan habersiz, solculuğu, Avrupacılığı marifet zannediyor; müslüman ismi bayrak resmi altında bunlara destek verenlerin durumu ne olacak? Bunların bu hainlikte payı yok mu?.. Var. Hatta bunlar daha zararlıdır. Zira icraatlarını müslüman ismi ve bayrak resmi altında yaparlar. Bu yüzden zararları çok daha büyüktür.

Bunların sözlerine aldanmamak lâzımdır. Mangalda kül bırakmazlar, ancak iş icraata gelince "Avrupa ne der?", "Amerika ne der?"den öteye gidemezler. Zira bunlar artık "Küfrü hoş görü dini"ne müntesip olmuşlardır.

Küfre meyleden artık küfür ehline dahil olmuştur.

"Ey iman edenler! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır." (Mâide: 51)

•

Avrupa Birliği denilen küffar topluluğu bizi istemediğini her türlü şekilde beyan ediyor. Rumlar gibi, fakat daha siyasetli bir şekilde her türlü hakareti yapıyor. Cümle alem anladı ki bizi istemiyorlar. Yalan ve dolanlarının bini bir para. Rumları adım adım, bizi uyuta uyuta aralarına aldılar. Şimdi "Tanımanız lâzım." diyorlar. Sırasıyla önümüze koyacaklar "Ermenilere soykırım yaptığınızı kabul edin.", "Kürtleri azınlık kabul edin.", "Yönetim şeklinizi federasyon yapın."

Bütün bunları yapmış olsanız bile kâfir sana diyor ki: "Sen her denileni yapsan bile, her tavizi versen bile, seni alıp almayacağım belli değil."

"Sen onların dinine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar senden aslâ hoşnut olmazlar." (Bakara: 120)

Yeri göğü yaratan, göğüslerde gizlenenleri en iyi bilen Allah-u Teâlâ bize bunları defaatle tanıtıyor ve duyuruyor. İman edenlere.

"De ki: "Göğüslerinizde olanı gizleseniz de açığa vursanız da Allah onu bilir. Göklerde ve yerde olanları da bilir. Allah her şeye kâdirdir." (Âl-i imrân: 29)

İman eden yanılmaz.

Ancak, küfre meyledenler, küfür ehli ile birlik kurmaya çalışanlar yanılıyor. İman etmiş olsalardı bu yanılmalar, bu kayıplar yaşanmazdı.

Küffar halkının İslâm'a ve Türk milletine düşmanlığı o kadar büyük ki, bütün bu aşağılamalara rağmen, bütün bu tavizlere rağmen "Biz Türkleri istemiyoruz." diye düşmanlıklarını izhar ediyorlar.

Şüphesiz kalplerinde gizledikleri çok daha büyüktür:

"Ey iman edenler! Sizden olmayan kimseleri sakın sırdaş edinmeyin. Çünkü onlar size fenalık etmekten aslâ geri kalmazlar. Size sıkıntı verecek şeyleri isteyip dururlar. Öfkeleri ağızlarından taşmaktadır. Kalplerinin gizledikleri ise daha büyüktür." (Âl-i imrân: 118)

Bu kadar aşağılanmayı, bu hain güruhun yaptığı fenalıkları, verdikleri sıkıntıları hangi bayrak sevdalısı sineye çekebilir, hangi müslüman sineye çekebilir?

•

Diğer taraftan Amerika Ortadoğu'da olsun, Kafkasya'da olsun, Orta Asya'da olsun, kendi hükmünü yürütmeye çalışıyor. Küfür hakimiyeti kurmaya çalışıyor.

Bakıyorsunuz burada da bir "Stratejik ortak" teranesi çalıp duruyorlar. Bugün Irak'ta, Kerkük'te yaptıkları zulümler meydanda. En büyük hedefleri Türkiye'dir. Kıbrıs'ta olduğu gibi adım adım, uyuta uyuta niyetlerini icra etmeye çalışıyorlar. Zira bizde bir kuvvet görüyorlar ve çekiniyorlar.

Ama bakıyorsunuz bu münafıkların Amerika korkusu Allah korkusunun önüne geçmiş. Küfre iştiyakları imanlarını söndürmüş.

Bu icraatlara Allah-u Teâlâ'nın asla rızâsı yoktur.

Dost-düşman ayırt edilmesi lâzım.

Düşmanla bir sulh, bir anlaşma yapıldığı zaman bile "Dost olduk, ortak olduk" denilmez.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:

"Şüphesiz ki kâfirler sizin apaçık düşmanınızdır." (Nisâ: 101)

Nitekim Amerika her türlü düşmanlığı yapıyor, her türlü çıkarımızı ayaklar altına alıyor. Gün geliyor gemimizi vuruyor, gün geliyor uçağımızı düşürüyor. Düşmana "Dostum!" demekle büyük kayıplar oluyor. Atılması gereken adımlar atılamıyor. Zira bizi oyalayıp duruyor.

Küffar ile işbirliği yapanlar ise teslim bayrağını çoktan çekmişler. Durumları meydana çıktıkça, maskeyi takıp bağıra çağıra meydan okuyorlar. Sonra sessizce geri adım atıyorlar. Bugüne kadar bu hep böyle oldu.

Bakalım şimdi ne yapacaklar? Bıçak kemiğe dayandı. Yine esip gürlemeye başladılar. Hakiki vatanperver böyle yapmaz. Bağırıp çağırıp bütün düşmanları uyandırmaz. Sükûnetle, vakarla icraatını yapar. Bunlar tam tersi, sessizce düşmanın istediğini yapıyor.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Yeryüzünde mütevâzi ol. Söz söylerken yavaş sesle söyle! Şüphesiz ki seslerin en çirkini eşeklerin sesidir." (Lokman: 19)

Küffara karşı vakur, müslümanlara karşı mütevâzi olmak müslümanın vasfıdır.

Zararın neresinden dönülse kârdır. Ancak bu gecikmeler, bu oyalamalar zararı çoğaltıyor.

"Amerika'ya rağmen bir şey yapamayız" zihniyeti imanda zaafiyettendir. Bakıyorsunuz senelerce harp etmiş insanlar bile "Bir şey yapamayız!" diye ortaya çıkıyor. Oysa küffar o kadar aleni geliyor ki...

Bu "uyuma"lar, bu "uyum"lar iman eksikliğinden. Ortalığı bir de münafıklar sarmış, küffara yardım için çalışıyor.

 

İslâm ve Türk Düşmanlığı
Küffarın Tıynetinin Ayrılmaz Bir Parçasıdır:

Dünya kurulalı beri iman-küfür mücadelesi devam etmektedir.

Küfür ehli küfrünü büyük bir bağnazlıkla, büyük bir gayretle ve büyük bir düşmanlıkla müdafaa etmek, yaymak ister. Aksi takdirde İslâm'ın nûru karşısında sönmeye mahkûmdur.

Tarih boyunca bu böyledir. Vatikan olsun, özellikle Avrupa'daki küfür merkezleri olsun İslâm peygamberine ve onun samimi takipçileri olan Türklere karşı her türlü iftira ve hakareti yapmaktan çekinmezler. Utanmadan bir de bilimden, adaletten bahsederler.

Kurdukları çürük küfür düzenini ayakta tutmak için bunu yapmaya mecburdurlar. Zira halkın önüne bu küfür ve iftira duvarını örmedikleri takdirde İslâm'ın, gerçek adaletin yayılmasını engellemeleri mümkün değildir.

"Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek inananları yolundan alıkoymaya ve o Allah yolunu eğriltmeye çalışmayın." (A'râf: 86)

Küfür ehli İslâm'ın yayılmasını istemez. Kurduğu sömürü düzeni yıkılmasın diye, bile bile hakkı ve hakikati kapatmaya, söndürmeye çalışırlar.

Binaenaleyh küffar tarih boyu daima İslâm'a ve onun sadık hizmetkârı olan bu millete düşmanlık gütmüşlerdir. Haçlı seferleri nihayete ermiş değildir. Her fırsatta değişik yöntemlerle bu zihniyetlerini devam ettirmişlerdir. Nitekim Bush birkaç sefer Ortadoğu'daki vahşet ve katliamlarını "Haçlı seferi" olarak nitelemiştir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"Eğer onların güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler. Sizden her kim dininden döner ve kâfir olarak ölürse, onların yaptıkları işler dünyada da ahirette de boşa gitmiştir. Onlar cehennemliktirler ve orada ebedî kalacaklardır." (Bakara: 217)

Bugün Avrupa gazetelerinde yayınlanan iftira yazı ve karikatürleri, Papa'nın utanmadan, kendi tarihine bakmadan Resulullah Aleyhisselâm'a iftiralar etmesi, Amerika'nın bütün müslümanları terörist gibi göstermeye çalışması bu bağnazlığın, bu büyük küfrün çok bariz tezahürleridir.

 

Küffar Bizi Sevmez,
Hasımdır, Düşmandır:

Görüyorsunuz küffar ehl-i imana karşı büyük bir kin ve düşmanlık beslerler.

Bu sebeple bu küfür ehlinin Türk milletini sevmesi mümkün değildir. Zira atalarımız Allah-u Teâlâ'ya iman etmiş samimi müminlerdi. Bu millet yüzlerce yıl İslâm'ın bayraktarlığını yaptığı, hakikatin temsilciliğini üstlendiği için hiçbir küfür ehli bu milleti sevmez.

"Hiçbir küfür ehli Türk'ü sevmez. Düşmanlık yapmak için fırsat bekler."

Avrupa milletlerinin edebiyat ve fikir adamlarının eserleri bu düşmanlığa dair ifadelerle doludur. Avrupa dillerinin ilk yazılı metinleri kabul edilen edebiyat metinlerinden tutun, Papaların, Luther gibi din kurucuların, Erasmus, Marks gibi nicelerinin eserlerinde hususiyetle Türklere karşı hakaret ve iftiralar vardır.

Binaenaleyh Hıristiyan küffar milletleri olsun, yahudi milleti olsun bu böyledir.

Sapkın inançlarını sürdürebilmek için hakikati ve temsilcilerini yok etmek isterler. Bu onların inançlarının tabi bir neticesidir.

Acı olan durum ise bu millet içerisinde de bu tür sapkın inanç sahiplerinin, hakikat yerine küfre meyledenlerin, kâfirin küfrünü hoş görenlerin söz sahibi olmalarıdır. Dikkat ederseniz bunların en büyük destekçileri Amerika'dır. Böylece bu münafıkların yardımıyla memleketimizi, devletimizi, milletimizi ele geçirmeye çalışıyorlar.

Halbuki sahip olduğumuz miras bunların bize dostluk beslemesinin önünde aşılmaz bir engeldir. Bizi sevmezler ve yok etmek isterler.

Nitekim Osmanlı padişahları sefere çıkarken memleketini, milletini Allah-u Teâlâ'ya emanet eder, öyle çıkarlardı. 16 tanesi bunu cân-ı gönülden Allah-u Teâlâ'ya arzetmişti. Hiç şüpheniz olmasın Allah-u Teâlâ bu emaneti kabul etti. İlahi muhafazaya aldı. Yoksa kâfir dışarıdan, münafıklar ve fâsıklar içeriden yıllardır bu devleti yıkmaya çalışıyor. İlâhi muhafaza olmasa ayakta kalması mümkün değildi.

Dikkat ederseniz Allah-u Teâlâ bu münafıklara fırsat vermiştir ancak ruhsat vermemiştir. Bunca tavize rağmen Kıbrıs'ta olsun, Irak'ta olsun, vatanda olsun, hıristiyan misyonerlere karşı olsun bu vatan, bu devlet hâlâ ayakta kalmışsa bunun sebebi bu ilâhi muhafazadır.

Bir de çıkarlar "Bakın bizim sayemizde böyle oldu!" derler. Hayır! Asla! Bu münafıklara bırakmış olsaydı bu vatan çoktan elden giderdi.

Bu kalem cihadı yapılmasa, halk bunlara karşı uyandırılmasa, hak ve hakikat her türlü zorluğa rağmen tebliğ edilmemiş olsa idi çok büyük kayıpların olması işten bile değildi. Buna şüpheniz olmasın. Çalışan buna göre çalışsın.

 

Hak ve Hakikat Müdafiliği
Bu Milletin TaşıdığıEn Büyük Şeref'tir:

Görüyorsunuz ki küffar her daim büyük bir azimle İslâm düşmanlığı yapmaktadır. Gerek harp ile, gerek siyaseti ile, gerekse fitne, fesat ve sinsiliği ile.

Allah-u Teâlâ da iman ehlinden azim, gayret ve cihad beklemektedir. Dünyadaki ilâhi adaletin tesisi ancak bu şekilde mümkündür. Yoksa çok büyük bir fesat, çok büyük bir zulüm dünyayı kaplar. Bugün olduğu gibi.

"Ey iman edenler! Yakınınızda bulunan kâfirlerle savaşın. Onlar sizde büyük bir azim ve sertlik görsünler. Bilin ki Allah takvâ sahipleriyle beraberdir." (Tevbe: 123)

Tarihte iman ile bu cihadı yapan birçok millet olmuştur. Ancak dikkat edilirse uzun asırlar boyunca bu cihadı devam ettirmek her millete nasip olmamıştır.

Bu cihadcılar Allah'ı sevmiştir, Allah da bu cihadcıları sevmiştir:

"Ey iman edenler! İçinizden kim dininden dönerse, Allah onun yerine ileride öyle bir millet getirir ki; Allah onları sever, onlar da Allah'ı severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı başları dik ve güçlüdürler. Allah yolunda cihad ederler. Hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar. İşte bu, Allah'ın öyle bir lütfu ihsanıdır ki, onu dilediğine verir. Allah'ın lütfu geniştir, her şeyi bilendir." (Mâide: 54)

Allah sevgisinin en büyük tezahürü O'nun sevgililerine olan sevgidir. Bu millet de Resulullah Aleyhisselâm'a olsun, onun varisi evliyaullah hazerâtına olsun daima onlara karşı büyük bir muhabbet beslemiştir.

Bu cihadın bu azmin arkasında bu Allah dostları vardır. Sevenlerini daima imanın yayılması, küfrün dağılması için sevketmişlerdir. Hoca Ahmed Yesevî'den başlayarak bu sevk uzun asırlar devam etmiştir. Eski devirlerde de bunun böyle olduğuna dair tarihi bilgiler gün geçtikçe ortaya çıkmaktadır. Anadolu'nun, Balkanlar'ın bu millete yurt olması ilâhi sevkiyatın ve ilâhi taksimatın tezâhürüdür.

Allah'a iman edenler bunun için bu milleti sevmiştir. Küfür ehli de bunun için bu millete düşman olmuştur.

Siparişle kitap yazan, "Medeniyetler Savaşı" diye fikirler ortaya atan bir Amerikalı'ya Amerika Afganistan'a saldırdığı zaman şu soruyu sordular: "Bahsettiğiniz medeniyetler savaşı bu savaş mıdır?"

Bu adam şöyle cevap verdi: "Hayır! Afganistan İslâm medeniyetinin merkezi değil."

İşte bunların niyeti budur. İslâm'ın merkezi bugün Türkiye'dir. Bunların esas niyetlerini buradan anlayın.

 

Küfre İştiyak Duyanlar
Haindir, Bu Milletin Ferdi Değildir:

Küffar cepheden yıkamadığı için 300 yıldır içeriden çalışıyor. Her türlü sinsiliği her türlü siyaseti deniyor. Bu azminden bir şey kaybetmiş de değildir.

Birçok muvaffakiyetler de sağladılar. Ancak en büyük desteği ismi müslüman resmi bayrak olan münafıklardan gördüler. Osmanlı devrinde de bu böyle idi, bugün de böyle.

Ey Millet!

Küffar seni yıkmak istiyor.

Küffar seni yıkmak için münafıklardan destek buluyor.

Bunları tanı, bunlara destek verme.

"Hainlerin savunucusu olma!" (Nisâ: 105)

Bugün için çok büyük harpler, çok büyük sıkıntılar yaşanma tehlikesi var. Dikkat ederseniz küffar önce askerimizi yıkmak istiyor. Bunlar ise küffara destek veriyor, daha kolay yıkabilsin diye. Münafıkların bu hareketleri İslâm'ın yıkılması için küffarla işbirliği yapmaktır, ihanettir, vatan hainliğidir.

Zira bu kale yıkıldığı zaman küffarın en büyük çekincesi çökmüş, müslümanların en büyük ümidi sönmüş olacak.

Küffar bunu görüyor, bunlar ise göremiyor. Niye? Çünkü küfre iştiyakleri var. Küffardan ödül alıyorlar. Kendilerini allah yerine koymuşlar. Ben olayım, vatan ölsün. Ben olayım, İslâm kalesi yıkılsın.

Bunların durumu budur.

 

 

"İki Hasım Zümre"

(Hacc: 19)

Allah-u Teâlâ Kelâm-ı kadim'inde bize küfrü, küfür ehlini, küfrünü gizleyen münafık zümresini tanıtmış, ikaz etmiş ve iman edenlere onlara karşı vazifeler yüklemiştir.

Binaenaleyh iman edebilmek, müslüman olabilmek için Allah-u Teâlâ'nın emirlerini kabul etmek, hükmüne teslim olmak şarttır.

Öyle bir devirde yaşıyoruz ki, seyyiat zamanı. Her türlü kötülüğün irtikap edildiği bir devir. İman ile küfür karıştırılmaya, küfür ve kâfirler hoş gösterilmeye çalışılıyor. İmanlar yanıyor. Çok acı bir durum. Bu sebeple, imanların yanmaması, ebedî felâkete düçar olunmaması için içimizden gelen bütün gayret ve azimle bu irşad yapılıyor. Bu ilâhî bir vazifedir.

Binaenaleyh size çok mühim bazı Âyet-i kerimeler defaatle hatırlatılıyor ve Allah-u Teâlâ'nın hükmü beyan ediliyor.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"İki hasım zümre." buyurmaktadır. (Hacc: 19)

Allah-u Teâlâ bu Âyet-i kerime ile iman ile küfrü birbirinden ayırmış, ayrı ayrı iki zümre olduğunu beyan buyurmuş, müminlerle kâfirlerin arasındaki berzahı açık ve kesin olarak ilân etmiştir.

Aynı zamanda küffarın müslümanlara karşı hasım olduğu, onların husumetine ve düşmanlığına karşı uyanık ve hazırlıklı olmak gerektiği hatırlatılmış; müslümanlara da küffarı hasım bilmek vazifesi tevdî edilmiştir.

Bu hususta, Allah-u Teâlâ bir başka Âyet-i kerime'sinde bizlere İbrahim Aleyhisselâm ve ümmetini örnek göstermektedir:

"İbrahim'de ve onunla beraber olanlarda sizin için gerçekten güzel bir misal vardır. Onlar kavimlerine şöyle demişlerdi: 'Biz sizden ve sizin Allah'tan başka taptıklarınızdan uzağız. Sizi tanımıyoruz. Siz de bir tek Allah'a inanıncaya kadar, sizinle bizim aramızda sürekli bir düşmanlık ve öfke belirmiştir.'" (Mümtehine: 4)

Küfür ehline karşı husumet ve öfke duymak müslümanın meziyetidir. Allah katında güzel bir ameldir.

İslâm'ın hak din olduğu, imanın insanı aydınlığa çıkardığı; küfrün ise sapmışlık olduğu, insanları karanlıklarda bıraktığı apaçık ortadadır.

Allah-u Teâlâ bir diğer Âyet-i kerime'sinde:

"İman ile küfür kesin olarak birbirinden ayrılmıştır." buyuruyor. (Bakara: 256)

Bu Âyet-i kerime'leri ile Allah-u Teâlâ iman ile küfrü birbirinden kesin olarak ayırdığı halde, "Biz hasım değiliz, dostuz." diyenler bu Âyet-i kerime'leri inkâr etmiş ve küfrünü alenen ilân etmiştir.

Hazret-i Allah iman ile küfrü, hak ile bâtılı, hakikat ile dalâleti bilerek karıştırmaya çalışanlara hitap etmektedir:

"Hakkı bâtıl ile karıştırmayın, bilerek hakkı gizlemeyin!" (Bakara: 42)

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde böyle buyuruyorken bunlar hak ile bâtılı, hakikat ile dalâleti birbirine karıştırıyorlar ve bilerek hakkı gizliyorlar, bu fermân-ı ilâhîyi bütünüyle inkâr ediyorlar, Allah-u Teâlâ'nın hükmünü çiğniyorlar.

•

Kureyş'in ileri gelenleri Muhammed Aleyhisselâm'a gelerek kendi putlarına saygı göstermesi halinde, onlar da onun Rabb'ine karşı saygılı olabileceklerini söyleyerek uzlaşma taraftarı olduklarını belirtmek istiyorlardı.

Bu hususta nâzil olan Âyet-i kerime'lerde ise İslâm'la ve İman'la bağdaşmayan hiçbir teklife iltifat edilmemesi beyan buyuruldu:

"(Hakikati) yalan sayanlara boyun eğme! Onlar senin yumuşak ve müsamahalı davranmanı isterler ki, kendileri de sana yumuşak davransınlar." (Kalem: 8-9)

Âyet-i kerime'de geçen "Müdâhene", lüzumsuz yere yumuşak davranmak demektir.

Resulullah Aleyhisselâm İslâmiyet'in yayılmasını engelleyen pürüzlerin az da olsa kalkması için dinin esasını bozmayan bazı hususlarda Kureyş müşriklerine biraz hoşgörülü davranmayı düşünmüştü.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurdu:

"Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse onlara birazcık meyledecektin.

O takdirde sana hayatın da ölümün de kat kat azabını tattırırdık. Sonra bize karşı kendin için bir yardımcı da bulamazdın." (İsrâ: 74-75)

Âyet-i kerime'ler Allah-u Teâlâ'nın Resulullah Aleyhisselâm'a olan lütfunu bildiriyor. Onu azgınların hilesinden, kötülerin şerrinden koruduğunu, işlerini kendisinin yönettiğini, ona yardımı kendisinin üzerine aldığını, yarattıklarından hiçbir kimseye onu bırakmadığını, ona karşı çıkıp reddedenlere galip getireceğini, dinini yücelteceğini haber veriyor.

Allah-u Teâlâ onu istikamet üzerinde sabit kıldığı için müşriklere meyletmesi kesinlikle imkânsızlaştı.

Âyet-i kerime'ler Resulullah Aleyhisselâm'ın şahsında, iman ve İslâm esaslarını muhafaza bakımından ümmetine büyük dersler vermektedir. Allah-u Teâlâ'nın hükümlerini küçümseyip önemsememenin ne kadar büyük tehlike doğuracağına, böyle bir sapıklığa cüret eden bir kimsenin dünyada da ahirette de çok ağır bir ceza göreceğine işaret edilmektedir.

Ayrıca müslümanların bu gibi Hazret-i Allah'a ve Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-e isyan edenlere karşı susması, onları hoş görmesi de bu kapsama girer. Bu unutulmamalıdır.

•

Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı, Resulullah Aleyhisselâm'ı görmek şerefine nâil olup, iman eden ve bu imanı ölünceye kadar koruyan kimselerdir. Onların fazilet ve meziyetlerini bizzat Allah-u Teâlâ bize bildirmiştir. Onların yaşadığı gibi yaşayan, onların izinden giden müslümanlar Sırat-ı müstakim üzeredirler.

Fetih sure-i şerif'inin 29. Âyet-i kerime'sinde bu meziyetler bize bildirilmiştir.

"Muhammed Allah'ın Peygamber'idir." (Fetih: 29)

Onun Allah katındaki vasfı budur.

"Onunla beraber bulunanlar da kâfirlere karşı çok çetin ve sert, birbirlerine karşı çok merhametlidirler." (Fetih: 29)

Bu da ona iman eden müminlerin vasfıdır. Kâfirlerin küfürlerine karşı zayıflık, yılgınlık ve müsamaha göstermezler. Dinlerine muhalefet edenlere asla sevgi beslemezler. Hatta onlara çok çetin ve serttirler. Küfür ehli onların yüzlerinden bu sertliği anlarlar, bakışlarından çekinirler. Zira iman müslümanın üzerine bir vakar elbisesi giydirir.

Küfre karşı bu derece sert ve çetin oldukları gibi, aralarındaki din kardeşliği sebebiyle birbirlerine karşı alçakgönüllü, güleryüzlüdürler. Aralarında birlik, beraberlik ve kardeşlik devam eder durur.

"İncil'de de şöyle vasıflandırılmışlardır: Onlar filizini yarıp çıkarmış, gittikçe onu kuvvetlendirerek kalınlaşmış ve gövdesinin üzerine dikilmiş bir ekine benzerler. Ki bu, ekincilerin hoşuna gider." (Fetih: 29)

Bu, Allah-u Teâlâ'nın İslâm'ın, kuvvetlenip sapasağlam yer edinceye kadar gücünün ilerlemesine verdiği bir misaldir.

İşte Resulullah Aleyhisselâm ve Ashâb-ı kiram'ı böyle hoş, mükemmel, intizamlı, güzel bir ekin gibi yetiştirilmiş bir ordudur.

"Allah böylece onları çoğaltıp kuvvetlendirmekle kâfirleri öfkelendirir." (Fetih: 29)

Allah-u Teâlâ müslümanların kuvvetlenmesi karşısında kâfirlerin öfkelendiğini haber verdiği gibi, "Kâfirlerin öfkelenmesi"ni müslümanların bir meziyeti olarak bildirmektedir.

Bu meziyet müslümanlara aittir. Ashab-ı kiram'ın izinden gidenlere aittir.

"Allah iman edip sâlih ameller işleyenlere, hem mağfiret hem de büyük bir mükâfat vâdetmiştir." (Fetih: 29)

Ashâb-ı kiram -radiyallahu anhüm- Hazerâtı'ndan sonra kıyamete kadar Muhammed Aleyhisselâm'ın nurlu yolunda bulunanlar da bu müjdeye dahildirler.

O'nun vaadi doğrudur, gerçektir, asla değişmez ve değiştirilemez.

•

Güneşin varlığına delil, yine güneşin kendisidir.

İman ile küfür, hak ile bâtıl, hidayet ile dalâlet, nûr ile zulmet, saâdet ile felâket apaçık delillerle birbirinden ayırt edilir haldedir.

İman nûru ile münevver olan "Hakikat ehli", iman yolunu seçtiği için dünya saâdetine ahiret selâmetine kavuşacak; küfür karanlığında kalan "Dalâlet ehli" ise dünyada ve ahirette cezasını çekecektir.

Bir kısım ahir zaman alimi ve amirleri ise iman ile küfrü karıştırmaya, küfrü hoş göstermeye çalışıyorlar ve kendileri küfre daldıkları gibi inananları da küfrün içine daldırmaya çabalıyorlar.

"Kim tağutu inkâr edip de Allah'a inanırsa muhakkak ki o, kopması mümkün olmayan en sağlam bir kulpa sımsıkı sarılmış olur." (Bakara: 256)

İman, aslâ kopmak bilmeyen sağlam bir kulp gibidir. O kulpa sarılan kişi kurtuluş yolunu aslâ kaybetmez, şaşkınlıklar içinde bocalamaz.

İman ile küfrün bu derece açığa çıkmasından sonra, kendilerine tutunanları küfre kaydıracak olan tağutların, yoldan sapmış imamların çürük kulplarına yapışanlar ise Hakk'tan ve hakikattan uzaklaşırlar, hidayeti dalâlete değişirler, sapmışlık içinde bocalar dururlar.

"Allah iman edenlerin dostudur. Onları karanlıklardan kurtarıp nûra çıkarır.

İnkâr edip kâfir olanların dostları ise Tağut'tur. Onları nûrdan alıp karanlıklara götürür. İşte onlar cehennemliklerdir, orada ebedî kalacaklardır." (Bakara: 257)

•

Kitabullah'ın hükmüne rızâ göstermeyenleri dost edinmenin insanı İslâm hudutları haricine çıkaracağı kesinlikle bilinmelidir. Bir müminin her şeyden önce dininde ve imanında samimi olması gerekir. Küfre rızâ küfürdür.

Hazret-i Allah iman ile küfür arasında açık ve kesin bir berzah koymuş iken kâfirlerle bir olmak, onların küfrünü hoş görmek hangi müslümana yakışır? Müslüman olan bu alçalmayı, İslâm'ın ve imanın yüksekliğine tercih eder mi?

"Allah'a ve Peygamber'ine muhalefette bulunanlar, kendilerinden öncekilerin alçaltıldığı gibi alçaltılacaklardır. Hâlbuki biz apaçık âyetler indirmişizdir. Kâfirler için alçaltıcı bir azap vardır." (Mücâdele: 5)

Bu iman ve küfür berzahıdır, hakikat ile dalâlet berzahıdır. Tevhid ve şirk mücadelesidir.

Aslında bu Âyet-i kerime mümin ile kâfiri, iman ile küfrü ayırması bakımından kâfidir.

 

Kur'an-ı kerim;
İman İle Küfrü, Hak İle Bâtılı
Ayırt Etmek İçin Gönderilmiştir:

Allah-u Teâlâ Kelâm-ı kadim'inde Hazret-i Kur'an'ın hakikat ile dalâlet arasında berzah olduğunu beyan ediyor.

"O (Kur'an) elbette (hak ile bâtılı) ayırt edici bir sözdür." (Târık: 13)

Allah-u Teâlâ bunu mahlûkun zannına bırakmamıştır. Bir berzah çizmiştir, hudutlarla çevirmiştir.

"Acı ve tatlı sulu iki denizi salıverdi, birbirine kavuşuyorlar. Fakat aralarında bir berzah (perde) vardır, birbirine geçip karışmazlar." (Rahmân: 19-20)

İki denizin karışmaması için berzah koyan Allah-u Teâlâ, hakikat ile dalâletin karışmaması için de bir berzah koymuştur. Allah-u Teâlâ'nın ayırdığını birleştirmeye çalışan, küffar ile dostluk ve birlik kurmaya çalışanlar bu Âyet-i kerime'leri inkâr etmişlerdir.

"İşte böyle, inkâra sapanlar bâtıla uydular, iman edenler ise Rabb'lerinden gelen Hakk'a uydular." (Muhammed: 3)

Bâtıla uyan "Batıcı"lar İslâm ile küfrü karıştırmaya, müslümanlara küfrü hoş göstermeye çalışıyorlar.

Allah-u Teâlâ'nın ayırdığını karıştırmaya, Allah-u Teâlâ'nın berzahını kaldırmaya çalışmayın.

 

Üzerine Yemin Edilen,
Hak İle Bâtılı Ayırıcı Cihadcılar:

Hakikat ile dalâleti, doğru ile eğriyi, hak ile bâtılı karıştırmaya çalışan yoldan sapanlar olduğu gibi; hak ile bâtılın, hakikat ile dalâletin, doğru ile eğrinin arasını ayırdıkça ayıran, estikçe eserek savurup atan, hak ile hüküm veren ve Allah-u Teâlâ'nın yolunda, ilây-ı kelimetullah için hakkıyla mücahede ve mücadele edenler de vardır. Allah-u Teâlâ'nın berzahını ortaya koyarlar, tebliğ ederler, bu uğurda cihad ederler.

"(Hak ile bâtılın, hakikat ile dalâletin, doğru ile eğrinin) arasını ayırdıkça ayıranlara andolsun ki!" (Mürselât: 4)

"Yarattıklarımızdan öyle bir topluluk da vardır ki, onlar Hakk'a iletirler ve Hakk ile hüküm verirler." (A'râf: 181)

"Estikçe eserek, (zararlıları) savurup atanlara andolsun ki!" (Mürselât: 2)

"Ey müminler! Allah yolunda nasıl cihad etmek gerekiyorsa öylece hakkıyla cihad edin." (Hacc: 78)

 

"Hüküm Yüceler Yücesi Allah'ındır."
(Mümin: 12)

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde kendisine inanan ve Resul'ünü tasdik eden kullarına; İslâm'ın bütün hükümlerini benimsemelerini, buyruklarını uygulamalarını, yasaklarını terketmelerini emir buyurmaktadır:

"Ey iman edenler! Hep birden tam bir teslimiyetle İslâm'ın sulh ve selâmetine girin. Şeytanın adımlarına uymayın. Çünkü o sizin apaçık düşmanınızdır." (Bakara: 208)

İslâm bir bütündür. Hükümlerinden hiçbiri birbirinden ayrılmaz.

"İyi bilin ki yaratmak da emretmek de O'na mahsustur. Âlemlerin Rabb'i olan Allah'ın şânı ne yücedir." (A'râf: 54)

Mülk O'nundur. O'ndan başka hiç kimsenin hiçbir şeye müdahale etmeye hakkı ve salâhiyeti yoktur. Hükmünü hiç kimse değiştiremez, verdiği kararı hiç kimse bozamaz. Emir, yasak, tedbir ve irade, tam tasarruf O'na âittir.

"Hüküm yüceler yücesi Allah'ındır." (Mümin: 12)

Çünkü O, mülkünde yücedir, dilediğini yapar, dilediği hükmü verir. O'nun verdiği hükümler, belirli bir zaman ve asır ile sınırlı değildir. Kıyamete kadar geçerlidir.

"Rabb'inin sözü doğruluk bakımından da adalet bakımından da tamamlanmıştır, tam kemâlindedir.

O'nun sözlerini değiştirebilecek hiç kimse yoktur." (En'âm: 115)

Tatbikini emir buyurduğu bütün hükümler kemâle ermiş, tamamlanmıştır. Hiçbirisinde noksanlık ve eksiklik tasavvur edilemez, hükmünde yanılması düşünülemez. O'nun haber verdiği her şey gerçeğin tâ kendisidir. O'nun haber verdiği her şey adaletlidir, onun dışında hiçbir şey adaletli değildir. O'nun yasakladığı her şey bâtıldır. Hiç kimse O'ndan daha doğru söyleyemez, hiç kimse O'ndan daha âdil hüküm koyamaz. Hükmünde hikmet sahibidir, her şeyi hikmetle yapar.

O'nun sözlerini değiştirebilecek, temyiz edecek, tashih yapacak hiçbir kimse olamaz.

Söz O'nun sözü, hüküm O'nun hükmü, kitap O'nun kitabıdır.

Binaenaleyh bütün insanlar ve cinler birleşerek bir araya gelseler, kasten bir Âyet-i kerime'yi inkâr etseler hepsi kâfir olurlar. Çünkü mahlûkun hükmü yoktur, O'nun hükmü esastır.

O'nun hükmünü kim bozabilir? O'nun hükmünden kim kurtulabilir?

 

Allah Katında Din İslâm'dır:

İslâm bütün peygamberlerin dinidir. İlk insan ve ilk peygamber Hazret-i Âdem Aleyhisselâm ile başlamış, zamanın akışı içerisinde ve her peygamber gelişinde en mükemmele doğru dâima bir gelişme kaydetmiştir. Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm'a gelince de kemâlini buldu ve son şeklini aldı.

"Bugün sizin dininizi kemâle erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslâm'ı beğendim." (Mâide: 3)

"Bu, dimdik ayakta duran bir dindir. Fakat insanların çoğu bilmezler." (Rûm: 30)

"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, onunki aslâ kabul edilmeyecektir. Ahirette de ziyan edenlerden olacaktır." (Âl-i imrân: 85)

"Allah katında din İslâm'dır." (Âl-i imrân: 19)

Bunlar ise Allah katında makbul olmayan, hakiki dinden sapmış, asliyetini kaybetmiş yahudilik ve hıristiyanlık gibi dinleri Allah katındaki din olan İslâm dini ile bir tutuyorlar.

Halbuki İslâm dini ile diğer dinler arasındaki fark aydınlık ile karanlık, gören ile kör, işiten ile duyan arasındaki fark gibidir.

"(Mümin ve kâfir) iki zümrenin durumu, kör ve sağır ile gören ve işiten kimseler gibidir. Bunların hâli hiç eşit olur mu? Hâlâ düşünmüyor musunuz?" (Hûd: 24)

Allah-u Teâlâ'nın katında makbul olan din yalnız budur. Bu O'nun hükmüdür. Din olarak yalnız İslâm vardır. Gerek Allah-u Teâlâ'yı inkâr eden kâfirler, gerekse müslüman görünen din kurucu kâfirler; bu hükmü bozmak, kendi zanlarına, kendi dinlerine göre bu Âyet-i kerime'yi hükümsüz saymak, kurdukları bâtıl dini bu Âyet-i kerime'nin yerine koymak isterler. Bunu yaptıkları zaman da bu emr-i ilâhî'yi inkâr etmiş olurlar.

Hüküm budur. İlâhî emirler budur.

 

"Ey İman Edenler!
Yahudi ve Hıristiyanları Dost Edinmeyin!"

Allah-u Teâlâ birçok Âyet-i kerime'sinde müslümanlara yahudi ve hıristiyanları tanıtmış, onların fitne ve fesadına karşı emir ve nehiyler koymuştur.

"Sen onların dinine uymadıkça ne yahudiler ne de hıristiyanlar senden aslâ hoşnut olmazlar." (Bakara: 120)

Nitekim Avrupa 50 yıldır Türkiye'yi oyalamaktadır. Avrupa tarihten gelen haçlı kini ile hareket ediyor, intikam almaya çalışıyor. Bunlar ise bunca tavizi veriyorlar. Üstelik bu tavizlerine İslâm'ı alet etmeye çalışıyorlar.

"Eğer onların güçleri yetse, sizi dininizden döndürünceye kadar size karşı savaşa devam ederler." (Bakara: 217)

"Birbirine hasım iki zümre." (Hacc: 19)

Cinsi ne olursa olsun küfür, İslâm'a göre tek millettir. Müminlerin dostu ise ancak müminlerdir.

Ehl-i küfür hiçbir zaman müslümanlara olan düşmanlıklarından vazgeçmez. Avrupa'sı olsun, Amerika'sı olsun, Rus'u olsun 150 yıldır Ermeni'yi, Rum'u kullanıyor. Şimdi de Kürtleri kullanmaya çalışıyorlar. Çok dikkat etmeleri lâzım. Hiçbir ehl-i İslâm'ın bu oyuna gelmemesi gerekir. Küffarla işbirliği yapan, küffarın ekmeğine yağ süren kim olursa olsun İslâm'la ilgisi yoktur.

Dikkat ederseniz, daha önce Amerika da Yusuf İslâm'ı memleketine koymadı, İslâm yayılır korkusuyla, İslâm'ın yayılmaması için...

Bunlar ise küfre karşı kapılarını ardına kadar açtılar.

Halbuki daha önce de defaatle hatırlattık. Küfür ve küfür ehli, necistir, murdardır, pistir:

"Ey iman edenler! Müşrikler ancak bir necis (pislik)tir." (Tevbe: 28)

"O, murdarlığı akıllarını kullanmayanlara verir." (Yunus: 100)

"Artık onlardan yüz çevirin. Çünkü onlar murdardır." (Tevbe: 95)

Bu pislik ne ile temizlenir? Bunlara ne denir?Acaba bu dostlukları nereden geliyor?

Oysa ilâhi emirlere hep birden bir göz atalım.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde buyurur ki:

"Onlar müminleri bırakıp kâfirleri dost edinirler. Onların tarafında bir şeref ve kudret mi arıyorlar? Bilsinler ki şeref ve kudret tamamen Allah'a âittir." (Nisâ: 139)

"Müminler, müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, Allah ile bir dostluğu kalmaz." (Âl-i imrân: 28)

"Ey inananlar! Müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmeyin. Allah'ın aleyhinize apaçık ferman vermesini mi istersiniz?" (Nisâ: 144)

"Ey iman edenler! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin! Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır." (Mâide: 51)

Bunlar ilâhi bir hükümdür, ilâhi bir emir ve fermandır. Oysa iman edenler için bir tek Âyet-i kerime kâfidir.

Onlar ise: "Bunlar bizim dostlarımızdır!" diyorlar.

"Kim Allah'ın indirdiği hükümlerle hükmetmezse, işte onlar kâfirlerdir." (Mâide: 44)

Allah-u Teâlâ'nın cenneti hak olduğu gibi cehennemi de haktır.

Herkes kendine göre yer ayırır. Kim kiminle dostluk kurarsa onlarla beraberdir.

Mâide sûre-i şerif'inin 51. Âyet-i kerime'sinde bunu görüyoruz.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Kendisine Rabb'inin âyetleri hatırlatılarak öğüt verildikten sonra, onlardan yüz çeviren kimseden daha zâlim kim olabilir?

Muhakkak ki biz suçlulardan öç alacağız!" (Secde: 22)

Bunlara bu kadar Âyet-i kerime izah edildiği hâlde bu ilâhi hükümleri hiç umursamayan, arkaya atıp çiğneyen kimseler hakkındaki kararınızı siz verin!

"Münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar. Artık onlar için hiçbir yardımcı bulamazsın!" (Nisâ: 145)

İman ile küfrü ayırt eden nokta budur. Münafıklar kâfirlerin en çirkini, en aşağısı olduklarından, yerleri de cehennemin en dibidir.

"Kâfirler kendilerine mühlet verişimizi sakın kendileri için hayırlı sanmasınlar. Biz onlara sırf günahları çoğalsın diye mühlet veriyoruz. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır." (Âl-i imrân: 178)

Bu vatan emanettir, kan dökülerek alınmıştır, küffara peşkeş çekilmez, bunun için sonları cehennemdir.

 

Kötü Âmirlerin Zuhuru,
Âhir Zaman Alâmetlerindendir!

Amirlerin Kötülüğü
Toplumun Bozulmasına,
Vatanda Zararlara Sebep Olur:

Ulemânın olduğu gibi, ümerânın da dinimizde çok mühim yeri vardır.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"İnsanlardan iki sınıf vardır ki, sağlam ve salih oluşları, umumun sağlam oluşunu, fesatları ise umumun bozulmasını mucib olur. Onlardan biri ulemâ diğeri ümerâdır." (Câmiu's-sağir)

Ulemâ istikamette olduğu müddetçe cemiyeti istikamete yöneltirler. İstikametten ayrılırlarsa, halkı da dalâlete sürüklerler.

Ümerâ da böyledir. Âmirler iyi olursa bütün memleketin ve müslümanların felâhını ve salâhını temin eder. Huzur, saadet ve bereket husule gelir. Eğer kâfir ise cemiyeti küfre iter ve küfür icraatlarını tatbik etmeye çalışır. Aynı zamanda memlekete büyük hainlik yapar.

Bütün kötülükler kötü âmirlerin kötülüklerinden kaynaklanır, müsebbib onlardır. Her ne kadar iş yapıcı gibi görünseler de, gerçekte yıkıcıdırlar, çünkü başkasına hizmet etmektedirler.

Kötü âmirler hakkında pek büyük bir tehdit olmak üzere Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmaktadırlar:

"Allah bir halk kitlesinin başına getirip de, öldüğü gün halkını aldatmış olarak ölen hiçbir kul yoktur ki, Allah ona cenneti kesinlikle haram etmesin." (Müslim: 142)

Ve bütün yaratıklar ona lânet etmemiş olsun.

Yaptıkları hıyanetlerin hesabı ahirette kendilerine bir bir sorulacak, bu kadar insanın vebali üzerlerine yüklenecektir.

Diğer bir rivayette ise şöyle buyuruluyor:

"Müslümanların işlerini üzerine aldığı halde, müslümanlar için çalışmayan ve onların iyiliğini istemeyen bir âmir, onlarla birlikte cennete giremez." (Müslim: 142)

Yani bu gibi kimseler cennet-i âlâ'ya giremezler.

Onlara destek verenlerin de onlarla beraber olacakları şüphesizdir.

Abdullah bin Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Dikkat edin! Hepiniz muhafızsınız ve maiyyetinizde bulunanların hukukundan mesulsünüz. İnsanlara hükmeden âmir maiyyetindekilerin muhafızı durumundadır ve onların hukukundan mesuldür." (Müslim: 1829)

Bu Hadis-i şerif, bir kimsenin idaresi altında bulunanlara karşı adaletli olması gerektiğine delil olduğu gibi, herkesin bir sorumluluk dairesi olduğunu göstermektedir.

Yalnız devlet reisi değil; hane reisi de böyledir, evin hanımı da, memuru ve işçisi de böyledir.

Bu mesuliyetten aklı başında olan hiçbir kimse kurtulamaz.

•

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmaktadır:

"Allah kime müslümanların işlerinden bir şeyler tevdi eder, o da onların ihtiyaçlarına, isteklerine, darlıklarına perde olur giderirse; kıyamet gününde Allah da onun ihtiyaç, istek ve darlıklarına perde olur, giderir." (Tirmizî)

Bu Hadis-i şerif, hangi mertebede olursa olsun halkın idaresinde bulunan kimselerin halka yakınlık göstermesi, işlerini kolaylaştırması gerektiğine işaret etmektedir.

Ebu Saîd -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet günü insanların Allah'a en sevgili ve mekân olarak en yakın olanı, adaletli âmirdir.

O gün insanların Allah'a en menfuru ve O'ndan mekân olarak en uzak olanı da zâlim âmirdir." (Tirmizî: 1329)

Kötü âmir dinine ve vatanına ihanet eder. Hem nefsine hem de halkına zulmeder.

Kötü âmir haindir, devlete en büyük ihaneti eder. Her fırsatta devlet kalesinin taşlarını bir bir yuvarlar, yıkmak için çalışır. Çünkü o kime hizmet ediyorsa onun kuludur. Herkes sevdiği ile beraberdir ve sevdiği ile beraber haşrolunacaktır.

Âyet-i kerime'de:

"Onların kalpleri iman etmedi." buyuruluyor. (Mâide: 41)

Sen ise onları müslüman zannediyorsun.

Bir âmir konuşurken sözüne dikkat et! Doğru mu konuşuyor, yalan mı konuşuyor? Eğer yalancı ise onun hiçbir sözüne ve icraatına itibar edilmez. Çünkü o haindir, hainliğini yürütür.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Hainlerin savunucusu olma!" buyuruyor. (Nisâ: 105)

Bu gibi hainlere taraf olup onları savunanlar, onlardan yana mücadele edenler hakkında nasıl bir sonuç hazırlandığına dair Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:

"İşte siz öyle kimselersiniz ki, dünya hayatında onlara taraf çıkıp savunuyorsunuz.

Peki kıyamet gününde Allah'ın huzurunda onları kim savunacak? Yahut onlara kim vekil olacak?" (Nisâ: 109)

Onları azap ile yakaladığı zaman ahirette onları kim savunmaya kalkışabilir? Allah-u Teâlâ'nın azabından ve intikamından onları kim koruyabilir?

Kişiler o hainleri savunmakla onları kurtarmış olmadıkları gibi, aksine onların mesuliyetlerine iştirak ederek kendi nefislerine de hainlik etmiş, kendilerini aldatmış ve zulmetmiş oluyorlar.

Bu hainler bu halleri ile kendilerini halkın en iyileri, en faziletlileri zannederler. Oysa bunlar nefislerine değer verdikleri için, Allah-u Teâlâ'nın yanında gerçekten en düşük insanlardır.

Bunları yapanlar riyâkâr olur, yalancı olur, emanete hıyanet ettiği için de vatanına ihanet etmiş olur. Onun vazifesi cebini doldurmak olur. Bunlar emanete hıyanet edip münafık oldukları için de, ahiretteki yerleri 'esfel-i sâfilin'dir.

Hainler büyük direklere bağlanacak ve bayrak çekilecek. "Bunlar haindir!" denilecek. Hele vatan haini olursa...

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"İnsanlar öyle aldatıcı yıllar görecek ki, o yıllarda yalancılar tasdik, doğru söyleyenler tekzib edilecektir. Kezâ o yıllarda haine itimat edilecek, emin kimseye de hainsin denilecek." (İbn-i Mâce)

Bu gibi kimseler Hazret-i Allah'ı ve Resulullah'ı bırakmışlardır, küfre yönelmişlerdir, kâfire hizmet ederler. İslâm gibi görünerek İslâm'ın gayrısına hizmet ettikleri için onlardan olmuşlardır.

•

Allah-u Teâlâ bu gibiler hakkında Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:

"Resul'üm! De ki: Size amelce en çok ziyana uğrayanları bildireyim mi? Dünya hayatında çalışmaları boşa gitmiştir. Oysa onlar iyi yaptıklarını sanıyorlardı." (Kehf: 103-104)

Onlar ise İslâm dinini bırakmışlar, onlara hizmet ediyorlar. Diğer taraftan da müslüman gibi görünmeye çalışıyorlar.

Halbuki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Kim İslâm'dan başka bir din ararsa, onunki katiyyen kabul edilmeyecek ve o ahirette kaybedenlerden olacaktır." (Âl-i imrân: 85)

Allah-u Teâlâ'nın halkettiği bütün mahlûkat bu hainlere lânet eder. Niçin? Çünkü müslüman gibi görünüyor, fakat din-i İslâm'a ihanet ediyor. Bir taraftan dini, diğer taraftan devleti yıkmaya çalışıyor. Fakat onlar bunu bilmezler, gayeleri peşinde koşarlar.

Oysa Cenâb-ı Hakk Âyet-i kerime'sinde:

"Hakkı bâtıl ile karıştırmayın, bilerek hakkı gizlemeyin." buyuruyor. (Bakara: 42)

Onlar makam ve mevkileri için bu emr-i ilâhî'yi dinlemezler.

Makam, nam, menfaat için devleti yıkıp, hizmet ettikleri kâfirin arzularını yerine getirmek için vazifelidirler. Bunun için çalışırlar.

Ve fakat müminleri bırakıp kâfirlere hizmet ettiklerinden ötürü azapları kâfirinkinden çok daha şiddetlidir. Çünkü bunlar münafıktırlar.

Nitekim bir Âyet-i kerime'sinde Allah-u Teâlâ şöyle buyurmaktadır:

"Zulmedenler nasıl bir yıkılışla yıkılacaklarını, hangi deliğe tıkılacaklarını yakında görecekler." (Şuarâ: 227)

Bunlar hakikati bilmediler. İslâm'ı bırakıp küfre hizmet ettiler. İslâm'mış gibi göründüler. Bunun için de çok büyük bir azab-ı ilâhiye düçar oldular.

Üstelik müslümanları da engellemek isterler. Her fırsatta dini ve vatanı yıkmak için iyi şeylere mâni olmak isterler, kötülüğün yayılmasını arzu ederler.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde onlara hitaben buyurur ki:

"Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek inananları yolundan alıkoymaya ve o Allah yolunu eğriltmeye çalışmayın." (A'râf: 86)

•

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz birçok Hadis-i şerif'lerinde âhirzaman âlimlerinden haber verdiği gibi, kötü âmirlerden de haber vermiştir.

Kâ'b bin Ucre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Ey Kâ'b bin Ucre! Seni, benden sonra gelecek ümerâya karşı Allah'a sığındırırım. Kim onların kapılarına gider ve onları yalanlarında tasdik eder, zulümlerinde onlara yardımcı olursa, o benden değildir, ben de ondan değilim.

Ahiret'te Kevser havz'ının başında yanıma da gelemez.

Kim onların kapısına gitmeyip, yalanlarında onları tasdik etmez, zulümlerinde yardımcı olmazsa, o bendendir, ben de ondanım. O kimse Havz'ın başında yanıma gelecektir.

Ey Kâ'b bin Ucre! Namaz burhandır. Oruç sağlam bir kalkandır. Sadaka hataları söndürür, tıpkı suyun ateşi söndürdüğü gibi.

Ey Kâ'b bin Ucre! Haramla biten bir ete mutlaka ateş gerekir." (Tirmizî: 614)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Kâ'b bin Ucre -radiyallahu anh-i muhatap ederek müslümanlara yalancı, hain, zâlim ve sefih âmirlere karşı nasıl davranılacağını ders vermektedir.

Namaz, oruç, zekât gibi farzları eda ederek, şerli ümerânın yalanlarına kapılmamalı, istikametten ayrılmamalıdır.

Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz diğer bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Size emirlerinizin en hayırlıları kimlerdir, en şerlileri kimlerdir haber vereyim mi?

Onların en hayırlıları sizlerin sevgisine mazhar olanlar, sizleri sevenlerdir.

Siz onların lehlerinde hayırla duâ edersiniz, onlar da size hayır duâ ederler.

Ümeranızın şerlileri de sizin buğzettiklerinizdir, onlar da size buğzederler. Siz onlara lânet edersiniz, onlar da size lânet ederler." (Tirmizî)

Bir idareci kimin kuluysa ona hizmet eder.

•

Müminleri bırakıp kâfirlerle dostluk yapmak münafıklığın açık bir delili olduğu gibi, münafıkların en bariz huy ve hususiyetidir.

Kötü âmirler:

"Ey inananlar! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Allah'ın aleyhinize apaçık ferman vermesini mi istersiniz?" (Nisâ: 144)

Âyet-i kerime'sini inkâr ettiler, kâfirlerle dostluk kurdular, müminleri de kâfirlere celbetmeye çalıştılar.

Cinsi ne olursa olsun küfür, İslâm'a göre tek bir millettir. Müminlerin dostu ise ancak müminlerdir.

Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:

"Sizin dostunuz ancak Allah'tır, O'nun Peygamber'idir. Bir de, Allah'ın emirlerine boyun eğerek namazlarını kılan, zekâtlarını veren müminlerdir." (Mâide: 55)

"Kim Allah'ı, O'nun Peygamber'ini ve müminleri dost edinirse, bilsin ki galip gelecek olanlar Allah'tan yana olanlardır." (Mâide: 56)

•

Âyet-i kerime'sinde onların düşmanının kendi düşmanı, kendi düşmanının da onların düşmanı olduğunu beyan buyuruyor:

"Ey iman edenler! Benim de düşmanım, sizin de düşmanınız olanları dost edinmeyin!" (Mümtehine: 1)

Onları dost edinmek şöyle dursun, onlardan gayet uzak durmak lâzımdır. Allah-u Teâlâ'nın lütfettiği İslâm nimeti unutulmamalıdır.

Eğer onlar gerçekten iman etmiş olsalardı, kâfirleri dost edinmezler; Allah-u Teâlâ'ya, Peygamber'ine ve Kur'an-ı kerim'e düşmanlık gibi ağır bir suçu işlemeye cüret etmezlerdi.

Nitekim bir Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Eğer onlar Allah'a, Peygamber'e ve ona indirilen Kur'an'a inanmış olsalardı, onları dost edinmezlerdi. Fakat onların çoğu yoldan çıkmışlardır." (Mâide: 81)

Onlar küfür ve nifaklarını devam ettiren kimselerdir.

Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"Ey inananlar! Yahudi ve hıristiyanları dost edinmeyin. Onlar birbirlerinin dostudurlar. Sizden kim onları dost edinirse, o onlardandır." (Mâide: 51)

Bu ilâhi hüküm kesindir. Bu böyledir, bunu böyle bilin ve onları öylece tanıyın.

Bunun içindir ki zahirde gösterdikleri sevgi ve ünsiyete katiyyen itibar edilmemesi gerekir, zira sahtedir. İçleri dışlarına uygun değildir.

•

Âmirlerin iyi ve kötü olmaları o kadar mühimdir ki, doğrudan doğruya halkın huzurunu ve huzursuzluğunu ilgilendirmektedir.

Hakk Celle ve Alâ Hazretleri Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"O yanından ayrıldığında (iş başına geçip idareci olduğunda) yeryüzünde fesat (anarşi ve terör) çıkarır. Ekini (ekonomiyi) ve nesli helâk eder.

Allah fesadı sevmez." (Bakara: 205)

•

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Eğer ümerânız sizin hayırlı olanlarınızdan iseler, zenginleriniz sehavetli cömert kimselerse, işlerinizi aranızda istişare ile hallediyorsanız, bu durumda yerin üstü altından hayırlıdır.

Yok eğer ümerânız şerlilerinizden, zenginleriniz cimri ve işleriniz kadınların elinde ise, yerin altı üstünden (yani ölmek yaşamaktan) daha hayırlıdır." (Tirmizî: 2267)

Görülüyor ki âmirlerin hayırlı veya şerli olmalarının yanında zenginlerin cömert veya cimri olmaları da toplumun huzuru ile yakından ilgilidir.

•

Mervan bin Hakem'in Medine valiliği yaptığı yıllar idi. Bir gün yüzünü Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in Kabr-i şerif'lerinin taşına koymuş bir kişiyi gördü. Yakasından tutarak "Ne yaptığını sanıyorsun?" dedi. O kişi başını çevirince bir de ne görsün, meğer o zât Ebu Eyyûb Ensârî -radiyallahu anh- Hazretleri imiş.

Şöyle cevap verdi:

"Evet, ne yaptığımı biliyorum. Ben taşa değil, Resulullah Aleyhisselâm'a (şikâyete) geldim. Çünkü onu şöyle buyururken duymuştum:

"Din (işlerin)i ehil olanlar üzerlerine aldığı zaman din için kaygılanmayın. Fakat ehil olmayanlar din (işlerin)i tedvire başladıklarında, ne kadar endişelensen, ağlasan yeridir." (Ahmed bin Hanbel. c. 5, sh. 422)

Hadis-i şerif, ehliyetsiz âmirlerin topluma vereceği büyük zararları gözler önüne sermektedir. Hususiyetle din-dünya ayrılığı kabul etmeyen, her hadisenin dini bir hükmünü ortaya koyan bir dinin mensuplarının idaresini üzerlerine alan âmirlerin durumu çok daha önemlidir.

Ebu Eyyûb Ensârî -radiyallahu anh- Hazretleri, Resulullah Aleyhisselâm'ın kabr-i şerif'lerine yüz sürerek vali Mervan'a en canlı bir şekilde ikazını yapmış, Hadis-i şerif'te haber verilen günlere gelindiğini duyurmaya çalışmıştır.

 

Allah'tan Korkmayan Bir Amir,
Adaleti de Uygulayamaz:

Adalet, Allah-u Teâlâ'nın hıfz-i himayesine girmek için en yakın vasıtadır. Allah'tan korkmayan bir âmir, adaleti de uygulayamaz. Allah-u Teâlâ'nın hakkının tanınmadığı yerde kul hakkından söz edilemez.

İslâm idare hukukunun en mühim ve en esaslı hükümlerinden birisi de; müslümanların, başlarına ehliyetli, iktidarlı bir âmir seçmesi ve bu suretle bir devlet idaresi kurmasıdır.

Allah-u Teâlâ müslümanlara hitap ederek Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"Allah size emanetleri (millet işlerini) ehil (yani iktidarlı ve emniyetli) olanlara vermenizi emreder." (Nisâ: 58)

Bu mühim vazifenin ehemmiyetini tebarüz ettirmek için Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"İşler ehil olmayanlara verildiği zaman kıyameti bekle!" (Buhârî)

Millet yapısında en büyük emanet, âmirleri seçerken işi ehline vermektir. Devlet başkanından mahalle muhtarına varıncaya kadar bu böyledir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz rastgele kişileri iş başına getirmemiş, takvâ ile birlikte liyâkat ve ehliyet aramıştır.

Ebu Zerr-i Gıfârî -radiyallahu anh- "Yâ Resulellah! Beni bir göreve tayin etmez misin?" diye sorduğunda, mübarek ellerini omuzuna koyarak şöyle buyurmuştur:

"Ya Eba Zerr! Sen zayıfsın, vazife ise emanettir ve kıyamet gününde rüsvaylıktır. Ancak bu emaneti hakkıyla yürütenler müstesnadır." (Müslim)

Ebu Musa -radiyallahu anh- anlatıyor:

"Yanımda amcamın evlatlarından iki kişi daha olduğu halde, Resulullah Aleyhisselâm'ın huzuruna girdim.

Yanımdakilerden biri 'Yâ Resulellah! Allah'ın sana tevdi ettiği işlerden bazıları üzerine bizi emir tayin et!' dedi. Diğeri de aynı istekte bulundu.

Resulullah Aleyhisselâm onlara şu cevabı verdi:

"Allah'a yemin olsun ki, biz bu işe onu tâlep eden veya ona hırs gösteren bir kimseyi tayin etmeyiz."" (Müslim: 1733)

Memurluktan kaçınmak hususunda bu Hadis-i şerif bir delildir. Fakat memuriyete ehil ve âdâleti gözeten kimseler için hiç şüphesiz ki büyük bir fazilet vardır.

Ehliyet ve salâhiyeti olmayan, yapacağı işe hakkıyla vakıf olamayan bir kimse, bir işi üzerine alıp da lâyıkıyla yapamazsa, emanete hıyanetlik yapmış olur.

•

Diğer taraftan devlet idaresi kendilerine birer emanet olarak verilen âmirlere de halk üzerinde adaletle muamele etmeleri emrolunmuştur.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde emir sahiplerine hitap ederek şöyle buyurmuştur:

"Allah size insanlar arasında hükmettiğiniz zaman adaletle hükmetmenizi emreder." (Nisâ: 58)

Bu hitab-ı ilâhi hüküm verme mevki ve makamında bulunan âmirlerin adaleti gözetmeleri hususunda farziyet ifade eden kesin bir emirdir. Her müslümanın adaletli olması lâzım gelmekle beraber, bu gibi kimseler için en mühim şey adaletli olmaktır.

Çünkü devlet adaletle idare edilir, devlet idaresi adaletle korunur. Adaletin olmadığı yerde zulüm hakim olur, zulüm ise zevali dâvet eder.

Adaleti ayakta tutmanın iki büyük mükâfatı vardır. Dünyada huzur ve emniyeti sağlar, ahirette ise, adaletten ayrılmayanlara, adalet ve hakkaniyetle iş görenlere büyük mükâfatlar verileceği vâdolunmuştur.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:

"Hükmünde ailesine karşı ve idaresi altında olanlar hakkında adaletli davrananlar, Allah katında nurdan minberler üzerinde bulunacaklardır." (Müslim)

 

Nice Amirler Geldi,
Bu Sahnede İmtihanlarını Verip Gittiler:

Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- vâlidemiz buyurmuştur ki:

"Ben Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem-i şöyle duâ ederken işittim;

"Ey Allah'ım! Her kim benim ümmetimin idaresinden bir vazifeye tayin olunur da, onlara zorluk gösterirse, sen de ona zorluk göster.

Her kim benim ümmetimin idaresinden bir vazifeye tayin olunur da, onlara karşı yumuşaklıkla muamele ederse, sen de onlara (dünya ve ahirette) yumuşaklık göster."" (Müslim: 1828)

Allah-u Teâlâ insanları yarattı ve imtihan sahnesi olan dünyaya denemek için gönderdi.

Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"O hanginizin daha güzel amel işleyeceğinizi imtihan etmek için ölümü ve hayatı yaratandır.

O Âziz'dir, çok bağışlayıcıdır." (Mülk: 2)

Nice iyi âmirler geldi, bunun yanında nice vatanına ihanet edenler de geldi. Bu sahnede imtihanlarını verip gittiler.

Kimisi Kelimâtullah'ın yükselmesi için canını ve malını seve seve Allah uğrunda feda etti, şehâdet şerbetini içti, ebedî saâdete erdi.

•

Öyleleri vardı ki Hazret-i Allah'a gönülden bağlıydı. Allah uğrunda canını ve malını feda edeceğine dair söz vermişti.

Kalben bu sözleri verenlere ait Allah-u Teâlâ'nın şöyle bir ferman-ı ilâhisi var:

"Müminler içinde öyle erler vardır ki, Allah'a vermiş oldukları ahde sadâkat gösterirler. Onlardan kimi bu uğurda canını fedâ etti, kimi de bu şerefi beklemektedir.

Ahidlerini hiç değiştirmemişlerdir." (Ahzâb: 23)

İşte bunlar niyet-i halisa ile hareket ettiler ve bu sonsuz şerefe erdiler.

Mülk Hazret-i Allah'ındır, dilediğine verir, dilediğinden alır.

Âyet-i kerime'sinde:

"Allah mülkünü dilediğine verir." buyuruyor. (Bakara: 247)

Mülkün sahibi O, asıl mülk O'nundur, Hükümranlık yapanlar, asaleten değil, ondan vekâleten yaparlar.

Samanoğulları hükümdarlarından olan Nasr bin Ahmed, Nişâbur'u fethettikten sonra meclisinin toplanmasını emretmiş, Kur'an-ı kerim okunarak toplantının açılmasını söylemişti.

Sülehadan bir zât Mümin Sûre-i şerif'inden okumaya başladı.

"Bugün mülk kimindir? Tek ve Kahhar olan Allah'ındır!" (Mümin: 16)

Âyet-i kerime'sine gelince Nasr birden titremeye başladı. Hemen tahtından indi, tacını başından çıkarıp "Allah'ım! Hükümranlık bana değil sana âittir!" diyerek secdeye kapandı.

O Mâlik-ül mülk'tür. Kulların elindeki de O'nun mülküdür, hatta kulun bizzat kendisi de O'nun mülküdür. Mülkünün hem sahibi hem hükümdarıdır.

İstediği olur, istemediği olmaz. Her dilediğini dilediği gibi yapar. Dilerse mülk verir hükümdar yapar, dilerse indirir atar. Dilediğini izzet sahibi yapar, dilediğini zillet sahibi yapar.

•

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle duâ etmemizi emir buyurmaktadır:

"De ki:

Ey Mülkün sahibi Allah!

Sen mülkü kime dilersen ona verirsin, kimden dilersen ondan alırsın. Kime dilersen ona izzet verirsin, yükseltirsin. Kime dilersen ona zillet verirsin, alçaltırsın.

Hayır senin elindedir. Sen her şeye kadirsin." (Âl-i imrân: 26)

Buradan anlaşılıyor ki, bazen mümine verir, bazen kâfire verir. Bunun hikmetini ancak O bilir. Zira dünyayı bir imtihan yeri, ahireti ise hesap günü olarak yaratmıştır. Mahkeme-i kübrâ oradadır. İyiler için cennetler, kötüler için cehennem hazırlanmıştır.

Galip O'dur, O hükmünde hikmet sahibidir.

•

Hadis-i şerif'te şöyle buyuruluyor:

"Eğer bir amir müslümanların işini üzerine alır, sonra onlar için çalışıp samimiyet göstermezse onlarla birlikte cennete giremez." (Müslim)

Samimi bir müslüman Allah-u Teâlâ'nın ve Resulullah Aleyhisselam'ın emirlerine itaat eder. İslam dininin muzaffer olması için gayret eder, canını ve malını o uğurda feda etmekten çekinmez. Her işi ve icraatı Hazret-i Kur'an'a ve Sünnet-i seniyye'ye uygundur. Bu gibi kimselerin müslüman olduklarına şehâdet edilir.

Gerçekten iman sahibi olan bu iyi amirler Hazret-i Allah'a sığınmış, Hazret-i Allah'a yönelmiş, Hazret-i Allah'a dayanmış, Hazret-i Allah'a güvenerek iş ve harekette bulunmuşlardır.

Bunlar Hakk'a öyle bağlıydı ki, Hakk'a öyle teslim olmuşlardı ki, faziletleri, şecaat ve adaletleri ile numune oldular. Zira:

"Bizim uğrumuzda bizim için mücahede edenlere elbette yollarımızı gösteririz. Şüphesiz ki Allah ihsan erbabı ile beraberdir." (Ankebut: 69)

Âyet-i kerime'sine iman etmişlerdi. Azim nispetinde Allah-u Teâlâ onların yollarını açıyordu. Bütün engelleri kaldırıyordu. Hidayetlerini de arttırıyordu. İmanlarını kemalleştiriyordu.

Ve Hazret-i Allah'a dayanıp güvendikçe bu sayede onların önüne çıkan her düşmana galip getirirdi. Karşılarında hiç kimse duramıyordu.

Bunun için Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"İslâmiyet daima âli ve galiptir, mağlup olmaz." (Münâvî)

Bu galibiyet Hazret-i Allah'a dayandıklarından, Hazret-i Allah'a sığındıklarından ötürü gelir. Zira Hazret-i Allah onları lütfuyla destekler. Hazret-i Allah'ın desteklediği bir kimse de hiçbir zaman mağlup olmaz.

Fakat âhir zaman âmirleri;

"Ey inananlar! Müminleri bırakıp da kâfirleri dost edinmeyin. Allah'ın aleyhinize apaçık ferman vermesini mi istersiniz." (Nisâ: 144)

Âyet-i kerime'sini arkalarına attılar, onlarla dostluk kurdular, onların arzu ve istekleri doğrultusunda hareket ettiler, dünyayı ahirete tercih ettiler, makam ve mevkiye, paraya ve kadına daldılar, dünyaya taptılar. Böylece de gerek küffarın ifsadına, gerekse nefislerinin arzularına uydular ve bu necip milletin bozulmasına sebep oldular. Halkı yoldan saptırdılar, vatana büyük darbe vurdular.

 

Hainler Dini Tahrif Etmeye
Vatanı Çökertmeye Çalışır:

Hainlerin sermayesi yalandır. Hem yalan konuşurlar, hem de halkı aptal yerine koyarlar. Kendi etrafları da onları tasdik ederler. Çünkü onlar da kendileri gibi haindir.

Hainlerin tahripleri büyüktür. Din, iman tanımazlar. Yalnız maddi çıkarlarını düşünürler. Hem dini zayıflatmak hem de vatanı çöktürmek için çalışırlar. Zira onlar kâfire hizmet ederler, onların uşaklarıdırlar. Aptal olanlar da onları müslüman zannederler ve peşlerinden koşarlar.

Bu gibi kimseler hain olduklarının bilinmediğini sanırlar. Oysa Allah-u Teâlâ henüz cenin halindeyken mukadderatı yazmıştır. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bindörtyüz sene önce bunları görmüş ve bize tanıtıyor.

Din ve dünya işini bozmak için çalışırlar. Yenilik, dostluk bahanesiyle dini tahrif etmek, küfrü yerleştirmek için açık olarak çalışırlar.

Balık otu yutan ve bunlara 'müslümandır' diyenler de seyre dalarlar, bu hainleri alkışlarlar. Zira haram lokma onları bu hâle koymuştur.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"Siz ne halde iseniz, başınıza o halde idareciler getirilir." (Deylemî)

O millet bu duruma müstehak olmuştur. Daha evvel arzettiğimiz gibi; zengini sarhoş, kadını çılgın, fakiri şaşkın... Hepsi de balık otu yutmuş balıklara benziyorlar. Bir balık karnımı doyuruyorum zannıyla balık otu yutar, fakat bu onun hayatına malolur. Bunların bu durumları ise ebedî hayatlarına malolur.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Müminler, müminleri bırakıp kâfirleri dost edinmesinler. Kim bunu yaparsa, Allah ile bir dostluğu kalmaz." buyuruyor. (Âl-i imrân: 28)

Allah-u Teâlâ ile hiçbir ilgileri kalmadığı gibi, Allah-u Teâlâ'nın dininde onların hiçbir yeri yoktur. Aradaki bütün bağlar tamamen kesilmiştir. Çünkü balık otu yuttular, mümin mi kâfir mi olup olmadıklarına bakmadılar.

 

Hainleri Savunmak Hıyanettir:

Nice münafıklar sûret-i haktan görünüyorlar, haince maksatlarına nâil olmak için her türlü hilelere başvuruyorlar. Hakikat ile dalâleti ayıramayan gafiller ise onlara aldanıyorlar. Bu noktada ne büyük kayıplara uğradıklarının farkında bile değiller.

Bir Âyet-i kerime'de:

"O halde sakın kâfirlere arka çıkma!" buyuruluyor. (Kasas: 86)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Allah'a isyan eden kimseye itaat yoktur." (İbn-i Mâce: 2865)

Allah-u Teâlâ haksızların haksızlığını, hainlerin hainliklerini bildiği halde zulüm ve hainliğe yardım edenlere, Hakk'ın hükümlerini esas almayıp kendi arzusuna tâbi olanlara karşı bir tehdit mahiyetinde olmak üzere Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:

"Kendilerine hainlik edenleri savunma. Çünkü Allah hain günahkârları sevmez." (Nisâ: 107)

Sevmemekle kalmaz buğzeder, onu ikaba ve azaba uğratır.

•

Onlar zâhirde başkalarına hainlik ediyorlarsa da, gerçekte kendi nefislerine hıyanet etmektedirler. Bu hıyanetleri sebebiyle cezaların en şiddetlisine sebep olan bir günaha kendilerini mahkûm ettiler.

Haine taraftar olmak ve onları savunmak da bir hıyanettir. Allah-u Teâlâ hain günahkârları sevmediğine göre, bir müslüman nasıl olur da onları savunmaya kalkışır?

"Onlardan hiçbir günahkâra veya hiçbir nanköre itaat etme!" (İnsan: 4)

"Bunlar (hainliklerini) insanlardan gizler de Allah'tan gizlemezler. Oysa O, râzı olmayacağı sözü geceleyin uydurup düzdükleri zaman onlarla beraberdi." (Nisâ: 108)

Bu gibi kimseler zihinlerinde veya aralarında hainlikler düşünürler. Allah-u Teâlâ'nın hoşlanmayacağı bir takım kararlar alırlar. Bunları yaparken de Allah'tan korkmazlar, insanlardan son derece çekinirler ve onları aldatmaya çalışırlar.

•

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"Kalbini zikrimizden gâfil kıldığımız, heva ve hevesine uymuş, haddi aşmış kimselere boyun eğme!" (Kehf: 28)

Onlar din ve diyaneti, ibadet ve taatı bırakıp bâtıla saplandılar. Eğer gerçekten iman etseler ve Allah-u Teâlâ'yı anmış olsalardı, gururlarını indirirler, büyüklenmekten vazgeçerler, küffarın küfrünü hoş görmezlerdi.

 

Nereye Gidiyoruz?
Bizi Neler Bekliyor?

Öyle bir devirdeyiz ki, dünya kurulalıdan beri fitne ve fesadın ayyuka çıktığı böyle bir devir gelmiş değil.

Günahların açık olarak işlendiği ve isyana dönüştüğü, dünya kurulalıdan beri bir eşinin gelmediği, böyle bir bunalım geçirilmediği, her türlü fitnenin ortaya çıktığı, her türlü kötülüğün anasının mevcut olduğu yirmi birinci asrın seyyiat zamanında yaşıyoruz.

İlâhî emirler arkaya atılıyor ve hükümsüz sayılıyor.

Bu isyanımız bize çok pahalıya mâlolacak. Allah'ım kurtarsın!

Allah-u Teâlâ'nın nuru, âlemlerin gurur ve süruru Hazret-i Muhammed Aleyhisselâm'a Rabb'ül-âlemîn bu günleri öyle göstermiş ki; kıyamete kadar olacak ve kıyametten sonra olacak işleri de haber vermiştir.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyururlar ki:

"Devlet malı belirli çevrelerin menfaati yapıldığı,

Emanet kelepir ve zekât angarya sayıldığı,

İlim dinden başka gaye için tahsil edildiği,

Kişi karısına itaat edip annesine âsi olduğu,

Dostunu kendisine yaklaştırıp babasını uzaklaştırdığı,

Mescidlerde gürültüler başgösterdiği,

Fâsık kimsenin kabilenin başına geçtiği,

Aşağılık adamın milletin lideri olduğu,

Şerrinden korkulduğu için kişiye ikramda bulunulduğu,

Şarkıcı kadınlar ve çalgı âletleri türediği,

Şaraplar içildiği ve bu ümmetin sonunda gelenler evvel gelenleri lânetlediği zaman;

İşte o zaman kızıl bir rüzgâr, zelzele, yere batma, şekil değiştirme, taşlanma ve ipi kopan bir kolyenin tanelerinin birbiri ardı sıra gitmesi gibi birbirini takip eden alâmetler beklesinler." (Tirmizî: 2308)

İşte icraatımız, işte Hadis-i şerif!

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu ve buna benzer birçok Hadis-i şerif'lerinde Asr-ı saâdet'ten kıyametin kopmasına kadar geçecek zaman içerisinde zuhur edecek olan birçok fitneleri gerek kapalı olarak, gerekse açık olarak haber vermiş; fitnelerin her tarafı gecenin karanlıkları gibi saracağını, her fitnenin bir öncekini aratacağını bildirmiş, ümmet-i muhteremesini gelecek fitnelere karşı uyarmıştır.

Çünkü o hem geçmişi, hem geleceği Allah-u Teâlâ'nın izniyle ve göstermesiyle bilen, bütün gelecekleri bildirendir. Kıyamete kadar olacakları, kıyametten sonra olacakları, mahşerdeki durumu, cennet ve cehennemin durumunu ve daha birçok hususun hepsini bildirmiştir. Bu bilgi ona Allah-u Teâlâ'dan gelir.

"Gaybı bilen ancak O'dur. Gaybına kimseyi muttali kılmaz.

Ancak beğenip seçtiği elçi bunun dışındadır. Çünkü O, bunun önünden ve arkasından gözetleyiciler koyar."(Cin: 26-27)

•

Diğer bir Hadis-i şerif'lerinde ise Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Kıyamet yaklaştığı zaman taylesan giymek çoğalır. Ticaret artar, mal çoğalır, servet sahibi yüceltilir, fuhuş (her türlü kötülük) çoğalır.

Çocuklar yönetici olur. Kadınlar çoğalır. Hükümdar zâlim olur. Ölçü ve tartıda hile yapılır.

O zaman bir adamın köpek yavrusu beslemesi, kendisi için bir evlât büyütmesinden daha hayırlı olacaktır.

Büyüğe karşı saygı, küçüğe merhamet gösterilmeyecektir.

Zina mahsulü çocuklar çoğalır; öyle ki yolun ortasında adam kadının üzerine abanır (zina eder).

O vakitte bulunanların en iyisi: 'Keşke yoldan ayrılsaydınız!' derler.

Kurt (gibi) kalpler üzerine koyun postları giyerler.

O vakitte bulunanların en iyisi dalkavuk kimse olacaktır." (Hâkim, Müstedrek; 3/343 - Kenzü'l-Ummâl: 38501)

Bu Hadis-i şerif'ten işin artık iyice çığırından çıktığı anlaşılıyor.

Fakir der ki: "Öyle bir zamandayız ki doğana sevinmeyin, ölene üzülmeyin." İşte o gün bugün.

•

Allah-u Teâlâ Hûd sure-i şerif'inin 82. ve 83. Âyet-i kerime'lerinde Lut kavminin helâk olma durumunu haber verirken nihayetinde şöyle buyuruyor:

"Bu felâket taşları zalimlerden uzak değildir." (Hûd: 83)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Cebrâil Aleyhisselâm'a: "Zalimlerden murad kimdir?" diye sorduğu zaman: "Senin ümmetinin zalimleri de dahildir." buyurdu.

Allah-u Teâlâ felâket taşlarının eninde sonunda bütün zalimlere erişeceğini haber vermektedir.

Zina, fuhuş ve benzeri gayr-i meşru hayasızlıkların yaygınlaştığı bir memleketin ve halkının başına herhangi bir felaket ve musibetin geleceği mukadderdir.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:

"Bir memlekette zina ve faiz yaygınlaşırsa, o memleket halkı Allah'ın azabını mutlaka helâl kılmış, hak etmiştir." (Taberâni)

Bu halk bu duruma müstehak olmuştur.

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurur ki:

"Bir millet kendi durumlarını değiştirmedikçe Allah onların durumlarını değiştirmez. Allah bir millet için kötülük dilediği zaman, artık onu geri çevirecek bir kuvvet yoktur. Onlar için Allah'tan başka bir veli (yardımcı) da yoktur." (Ra'd: 11)

•

Abdullah bin Ömer -radiyallahu anhümâ-dan rivayet edilen bir Hadis-i şerif'lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuştur:

"Şu beş şey sizin aranızda vuku bulsa nasıl olursunuz? Onların aranızda vuku bulmasından veya onlara ulaşmanızdan Allah'a sığınırım.

Bir toplulukta kötülükler ortaya çıktığı, fuhuş açıktan yapıldığı zaman, orada tâun ve geçmiş nesillerde görülmeyen hastalıklar ortaya çıkar.

Bir topluluk zekât vermeye mâni olduğunda, gökyüzünden gelen yağmur onlardan kesilir. Hayvanlar olmasaydı hiç yağmur yüzü görmezlerdi.

Bir topluluk ölçü ve tartıyı eksik tuttuklarında, kıtlık, geçim sıkıntısı ve zâlim idareci ile cezalandırılırlar.

Âmirleri Allah'ın indirdiğinden başka şeylerle hükmettiklerinde Allah, onların üzerlerine düşmanları musallat kılar ve ellerinde bulunan şeylerin bir kısmını tüketir.

Allah'ın kitabını ve Resulullah'ın sünnetlerini bir kenara bıraktıklarında, Allah onları birbirine düşürür." (İbn-i Mâce: 4019)

Resulullah Aleyhisselâm 1400 yıl evvel bugünü anlatıyor. Bu kötülüklerin hepsi bugün mevcuttur. Ve bu afatların hepsi de başımızdadır. Eskiden görülmeyen hastalıklar, kuraklık, geçim sıkıntısı, düşmanın musallat olması, fitne ve terör hepsi bugün yaşanan afatlardır. Allah akıbetimizi hayırlı etsin, vatanımızı muhafaza eylesin.

 

Hülasâ-i Kelâm:

Kötü âmirler, imanı bırakıp bâtıla saplandılar. Gerçekten iman etselerdi Allah-u Teâlâ'dan korkarlardı. O'nun hükmüne karşı gururlanıp büyüklenmezler, hükm-ü ilâhî'ye teslim olurlardı. Amma hevâ ve heveslerine uydular, küffar ile dostluk ve rabıta kurdular, Allah-u Teâlâ ile irtibatlarını kaybettiler.

"Kalbini zikrimizden gafil kıldığımız, hevâ ve hevesine uymuş, haddi aşmış kimselere boyun eğme!" (Kehf: 28)

Hakk'tan uzaklaşan, nefsinin arzularını ilâh edinen bir kimse bunun neticesi olarak da ilâhi hudutları aşar, her hususta aşırılığa kaçar. Bu sebepledir ki ona itaat eden kimse de onun gibi olur, onun arkasında bozgunculuğa devam eder.

Diğer bir Âyet-i kerime'de ise:

"Kâfirlere ve münafıklara itaat etme!" buyuruluyor. (Ahzab: 48)

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de Hadis-i şerif'lerinde buyururlar ki:

"Yaratan'a isyan yolunda yaratığa itaat edilmez." (Ahmet bin Hanbel)

Bu kati bir emr-i peygamberidir.

Ebu Said-i Hudrî -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:

"Onlardan (başınızdakilerden) kim size Allah'a isyan etmeyi emrederse sakın o kimseye itaat etmeyiniz." (İbn-i Mâce: 2863)

Bu gibi kimselerin peşlerine takılmanın dünyadaki zararı ahirettekinden öncedir. Ümit ettikleri dünyevî menfaatler ya hiç ele geçmez, veya geçse de serîüzzeval olur, mesuliyeti üzerinde kalır.

Ahiretteki zarar ise hiç şüphesizdir ve muhakkaktır.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |