Küffarın Necâseti
Aslından Geliyor!
Küffarın iç durumunu tetkik ederseniz, ne kadar süfli ve necis bir hayat yaşadıklarını görürsünüz. Bugün takmış oldukları medeniyet maskesini kaldırdığınız zaman altında ne kadar büyük bir pislik, ne kadar büyük bir necâset olduğunu görürsünüz.
Yine bugünkü türlü türlü ahlâksızların, haremlerinde her türlü pislikleri icra etmelerinin, fuhşiyatta sınır tanımayışlarının, dünya üzerindeki soykırım ve vahşetlerinin de asıllarından ve tarihinden kaynaklandığını görürsünüz. İşte geçmişleri ve bugünkü durumları!
Bugün dünyaya medeniyet satmaya kalkan Avrupa'nın 200 yıl öncesine kadar yaşadığı hayat ancak "Pislik ve rezalet" kelimeleri ile ifade edilebilir. Bugün yaşadıkları hayatın ve kültürlerinin içinde o pis hayatın izleri hâlâ devam etmektedir. Ahlaksızlık, pislik, soykırım, vahşet her türlü melânet devam etmektedir.
"Papa'ların çoğu, nasıl kan, şehvet, cehalet, sapıklık, taassup ve akıl almaz skandallar içinde yüzdü?
... Çocuk kardinaller, kadın papalar... İki bin senelik teokrasinin akla sığmaz hikâyesi.
Haçlı seferleri, engizisyonlar, milyonlarca insanı yakma'lar, suda boğmalar, cenneti parayla satıp hovardalık yapma'lar, alimleri ve ilmi mahkûm etmeler, Afarozlar;
Bugünkü Batı cinsi ahlâksızlığının ve dinsizliğinin o günkü tohumları..." ("2000'e Doğru Papaların Günah Dosyası" isimli eserin arka kapağı, Ali Ergenekon)
Daha yakın zamana kadar birçok Avrupa şehrinde lâzımlık olarak oturaklar kullanılır, bu oturaklar camlardan sokaklara boca edilirdi. Bugün bile meselâ Londra'daki evlerin %5'inde tuvalet yoktur. Hemen hemen hiçbir Avrupa şehrinin hiçbir tuvaletinde taharet musluğu yoktur. Zira su ile tahareti bilmezler.
Bu pis hayatlarının tezâhürleri bugünkü adetlerine de sirayet etmiştir. Bilhassa halk tabakasına inince bunları çok açık görmek mümkündür. İnsanların arasında ihtiyaçlarını gidermekten, mahrem yerlerini göstermekten çekinmezler. Sapıklık derecesine varan türlü türlü ahlâksızlarını saymak bile mümkün değildir.
Bunların durumu budur. Bunların bu içyüzleri birçok esere konu olmuştur.
"İslâm Kültürünün Garbı Medenileştirmesi" isimli eserinde Ahmed Gürkan'ın tarihteki sefih Avrupa hayatına dair (Max Kemmerich'in "Tarihte Garip Vakalar" isimli eserinden naklen. Tercüme; Behçet Necati) verdiği bilgiler hayreti mucip tiksinti verici cinstendir:
Dünden Bugüne
Ahlâksızlık Had Safhada:
"Azizlerden Hieronymus (Ölümü: 420) kendi zamanında Galya'da henüz insan eti yiyenler bulunduğunu yazar. ‘Başka kabileler için ne diyebilirim. Ben kendim, gençliğimde Galya'da bir Britanya kabilesi olan Attikatların insan eti yediklerini gözlerimle gördüm.' der."
"Xlll. yüzyılda rahibe manastırında sevicilik almış yürümüştü. Xl. yüzyılda İngiltere'de pedarsti (livata) mühim bir mesele olmuştu. Bilhassa manastırlarda bu anormal sefahat gırla gidiyor, diri yakılmak cezası bile bunun önüne geçemiyordu."
"1240 tarihlerinde ölen Jaques De Vitry, Paris hayatını tasvir ederken şunları yazar: ‘Fuhuş günah sayılmamaktadır. Orta malı fahişeler sokak ve geçit başlarında bekleyerek gelip geçen rahipleri çekip evlerine alırlardı. Ayak direyecek olanların arkasından küfrederlerdi. Bu iğrenç illet, şifasız cüzzam veya öldürücü bir başka hastalık gibi şehri öylesine istilâ etmişti ki, erkekler homoseksüel olmadıklarını göstermek maksadiyle bir veya birçok metres tutmayı akıl kârı sayarlardı. Dahası var: Bazan aynı evin üst katında okul, alt katında umumhane bulunur, yukarıda ders okunurken, aşağıda fâhişeler icray-ı san'at ederlerdi."
"1394 yılında parlamentonun toplanma gününde Frankfurt'a prenslerin ve asilzadelerin peşisıra 800'den fazla fâhişe de gelmişti. Konstanz'da 1414'den 1418'e kadar süren büyük kilise toplantısında şehirde 15.000 kadar da fâhişe bulunuyordu. Bunlar kendi paraları ile gelmişlerdi. İçlerinden birinin şehirde 800 altın kazandığı öğrenilmiştir."
"1527 tarihlerinde Ulm'de hattâ evli kadınlar bile arasıra genelevlere devam ederlerdi."
"1544 senesine kadar Martinsheim köyü arzu ettiği anda Würzburg katedrali dekanına bir güzel kadın yollamakla vazifilendirilmişti."
"Kilise fâhişelerle evlenmeyi dine bir hizmet olarak görüyordu."
"1492 yılında Basel'de vaftiz edilmiş yahudi kadını şehirde temiz kız, iffetli kadın bulunmadığını, böyle birini arayanların beşiklere bakmalarının gerektiğini söylemişti."
"Ortaçağ'ın sonlarına, yani reform devrine doğru 12 yaşında oğlanlar bile genelevlere dadanmışlardı."
"1526'da Nürnberg'de lağvedilen bir kadın manastırındaki rahibelerin birçoğu genelevlere dağıldılar. Halbuki bu manastır kadınlar arasındaki ahlâksızlığı azaltmak, düşmüş kızları kurtarmak için kurulmuştu."
"XVl. yüzyılda her papazın bir odalığı vardı. Papazlar namuslu kadınların masum kalmaları için kanun tarafından buna mecbur edilmişlerdi."
"Chronik isimli eserinde Baron Zimemrn, rahibe manastırlarının çok zaman bir genelevden farksız olduklarını yazar. XVl. yüzyılda da vaziyet bu merkezde idi. Bu gizli fuhuş, zaman zaman açıkça da görülüyordu. Nitekim Strazburg'da bir gece bir kadın manastırına bir yıldırıp düşüp de yangın çıkınca halk, kapıları kırıp zorla içeri girmişler, çeşitli rezaletlerle karşılaşmışlardı. Birçok rahibelerin genç erkeklerle koyun koyuna oldukları görülmüştü. O devirlerde manastırların hususî pencerelerine gayr-i meşrû çocuklar bırakılır, bu çocuklar rahibeler tarafından büyütülürdü. Yangın hâdisesinde rahibelerin azgınlıklarına âlet edilen gençlerin, bu büyütülmüş piçler oldukları anlaşıldı. Bu çocuklar erkeklik çağına gelince ihtiyar, gudubet ve leş kokulu rahibelerin kapatmaları olmuşlardı. Bu gibi manastırlarda ayrıca havuzlar bulunuyor, bu havuzların suları aslâ boşaltılmıyordu. Çünkü rahibeler doğurdukları zinâ mahsullerini bu sulara gömerek boğuyorlardı."
"Polis raporlarına göre 1793 Ekim'inde Paris ihtilâl bahçesi, bilhassa Montansier tiyatrosu galerileri her gün yedi ile onbeş yaş arası körpe kızlar, tüysüz oğlanlarla dolup taşar, bu çocuklar yarı çıplak bir halde, gelip geçenlerin gözleri önünde en rezil ahlâksızlıkların faili, mef'ulü olurlardı."
"Yine o sıralarda faaliyetlerini hızlandıran fuhşiyat dernekleri opera binasında çıplak balolar verirler, bu balolarda yalnız yüze bir maske takılırdı. Her gün tekrarlanan bu fâhişeler balosunun sayısı yüzleri bulur, tam 23 tiyatroda halk eski Romalılar, Yunanlılar gibi giyinir, yani çırılçıplak eğlenirlerdi."
"Kessler, 1730'da gittiği Venedikteki adetler hakkında şunları yazıyor: Burada bir asilzâdenin bir metres tutması aşağı yukarı ihmal edilemez bir hak sayılmaktadır. Asilzâde fakirce olur da müstakil bir metres tutmaya iktidarı elvermezse, üç dört arkadaş birleşir, masrafları paylaşmak suretiyle müşterek bir metres tutarlar. Bu takdirde sıraya girerler, kadın her gün birinin olur. Her biri eldeki imkânlardan 24 saat müddetle istifade eder. Sabahleyin ortaklardan biri kadının evinden kendi gecelik hırkasını, takkesini, terliklerini aldırınca, sırası gelen diğer ortak, müşterek faytonun gönderilmesiyle birinciden kalan saltanat tahtına kurulmak üzere yola çıkar."
Papa III. Jules:
"Ben İğrenç Bir Papaz Değil miydim?"
"
Papalık tahtına 1549'da oturan III. Jules, tam bir gulampareydi. Bazen Kardinaller Salonu'nda bile delikanlıların ırzına geçiyordu. "Gözde"si olan 16 yaşındaki bir "oğlan"ı kardinal yapma sevdasına kapılmış, kardinaller meclisi "bu kadar da olmaz" diyerek isteğine karşı çıkmışlardı. III. Jules ise şu "veciz" nutkuyla kardinallik kararını çıkartmıştı:"Onu kabul etmemek için ne gibi bir sebebe maliksiniz? Günahları mı? Fakat, siz her türlü günaha batmış değil misiniz? İçinizde bir defa olsun zinâ etmemiş var mı? Kabul ediniz ki, hepimiz birer insanlık utancıyız. Beni ele alınız. Ne gibi bir fazilet beni papa yaptı acaba? Ben iğrenç bir papaz değil miydim?"
Eğlenceye aşırı düşkün olan bu papa, neredeyse çırılçıplak kalıncaya kadar soyunur, etrafındakilerden de aynısını yapmalarını isterdi. Bir keresinde yanındakilere, "Bizi bu hâlde Roma sokaklarında görseler acaba ne derlerdi?" diye sormuş; "Taşlarlardı" cevabını alınca da, "İşte bizi bundan kurtaran rahiplik elbisemizdir" demişti. Bu papa, Almanya'daki protestanların eşitlik hakkını kazandıklarını öğrendiği gün, üzüntüsünden inme inerek öldü." ("2000'e Doğru Papaların Günah Dosyası", Ali Ergenekon)
Öyle Bir Papa Ki!
Papa XXIII. Jean, kroniklerde tam bir "müptezellik âbidesi" gibi duran bir isimdi. Daha seçim esnasında, savaş zırhlarını kuşanıp, eli kılıcının kabzasında seçiciler salonuna girmiş, kim önerilirse "hayır" demiş ve nihayet heyeti "ikna" ederek papalık tahtına oturmuştu. Jean, 1410 yılında göreve başlamadan önce de; ensest ilişkiler, gece hücrelerinde rahibelere tecavüz etmelerle adı anılan birisiydi. Papa olunca, onu artık kimse durduramaz olmuştu. Göz koyduğu kız ya da erkeklerin ailesi bu duruma itiraz ederlerse, şeniî fiilini anne-babaların gözleri önünde gerçekleştiriyordu. Vatikan'a gizli yollar yaptırarak, erkek ve kadın sevgililerinin bu dehlizlerden yanına gelmelerini sağlıyordu. Kindardı da... Ahlâksızlıklarından dolayı kendisini afaroz etmek isteyen selefi Papa V. Alexandre'ı, papa seçilir seçilmez zehirleterek öldürttü.
Akçalı işlere de bayılan Jean; aklına her geldiğinde yeni bir vergi buluyor, içirip sızdırdığı kontlara, kardinallere senet imzalatıp, büyük meblağlarla kendine borçlandırıyordu. Rezillikleri gizlenemeyecek hâle gelince, hemen bir konsil toplantısı düzenleyip, hakkında konuşanları "iman bozucu din yıkıcıları" olmakla suçlayan bir bildiri yayınladı.
Etrafında büyük bir nefret halesi oluşturan XXIII. Jean, sonunda müstahakını bulacaktı. Din bürokrasisinden bir başka klik, bir gece Vatikan'ı bastı. Darbeci rahipler; Saint Pierre bazilikasını ahıra çevirdiler, papanın heykellerini kırdılar, papazları boğazladılar, rahibelere tecavüz ettiler, manastırları yaktılar. Jean, canını zor kurtararak kaçtı. Kurulan bir heyet, eski papayı, ancak 54'ü açıklanabilecek, geri kalanları ise sadece kapalı oturumda zikredilebilecek tam 74 ayrı suçtan mahkûm etti. Karar metninde, "Fukaraya ve doğrulara zulmetmiştir. Din sömürücülerinin hâmisidir. Her türlü faziletten mahrumdur. Bir rizalet aynası, şeytanın canlanmışı, kötülerin daniskasıdır" deniliyordu. Heyet ayrıca, Jean'ın sivil bir mahkeme tarafından yargılanmasını da istemişti. Mahkeme; onu "kundaklama, fiil-i şenî'ler, zehirlemeler, yakın akraba zinaları, genç rahip ve rahibeleri baştan çıkartmak..." gibi yığınla suçtan mahkûm etmiş, ancak Jean kaçtığı yerden getirilemediği için verilen cezalar işlevsiz kalmıştı.
•
800'lü yıllar papalık etrafındaki sefahatin tavan yaptığı yıllar olacaktı. Dönemin imparatoru Louis'in oğlu Lothaire, kendini takdis ettirmek için Papa I. Pascal'ın yanına gitmişti. Ancak veliaht prens, gerek papalık sarayında, gerekse papalığın göz yummasıyla Roma'daki muhtelif mekânlarda gördükleriyle adeta şok olmuştu. Kendi deyimiyle, "Roma muazzam bir genelev'di. Tepkisi üzerine papa Pascal, Lothaire'e bir daha böyle şeyler olmayacağına dair söz verdi. Veliaht Roma'dan ayrılınca da, kendisini gammazladıklarını iddia ettiği iki din adamını büyük işkencelerle öldürttü. Prens Lothaire ise gelişmeleri öğrenip duruma müdahale ederek, II. Eugene'nin Pascal'ın yerine geçmesini sağladı.
Etienne de, Vatikan'ın utançla anılan papalarından bir diğeriydi. Döneminin tarihçilerinden Baronius, onun için şu satırları kaleme almıştı: "Ne iç harpler, ne putperestlerin zulümleri, Hazret-i İsa'nın tahtına bu gibi canavarların para zoru veya kan dökerek oturması kadar ıstırap verici olmamıştır. Roma kilisesi, ipek ve mücevherle süslenmiş bir fahişeye dönüşmüş, açıkça kendini satıyordu. Papalık sarayı ise her milletten rahibin gelip satılık kızların fiyatlarını münakaşa ettikleri bir tavernaya dönüşmüştü. Bugüne kadar, ne papalar, ne papazlar bu kadar zina, hırsızlık, akraba zinası ve katillik yapmamışlar, kilisenin cehaleti hiçbir zaman bu kerte karanlık olmamıştı." İmzasını bile zor atabilen bir cahil olan Etienne, ahlâksızlıkta sınırları o kadar zorlamıştı ki, sonunda yaşananlara tahammül edemeyen Vatikan'daki bir grup tarafından, 2 Mayıs 897'de üzerindeki elbisenin bir parçası ile boğularak öldürülmüştü.
Aradaki üç papadan sonra bu göreve gelen Benoit IV döneminde de papalık parlak bir görüntü sergilemeyecekti. İngiltere Kralı Edgard, 905'te yaptığı bir konuşmada, "Roma'da sefahat, çözülme, sarhoşluk ve pislikten başka bir şey görülmüyor. Rahiplerin evleri, fahişelerin, soytarıların ve oğlancıların utanılacak yuvası hâline gelmiş. Papanın ikametgâhında gece gündüz çalgı var. Şehvet şarkıları, dansları oruç ve duaların yerini almış" diyordu. Asıl adı Pamfili olan ancak kendisine "masum" mânâsına gelen İnnocent'i seçen X. İnnocent döneminde ise papalık sarayı "lezbiyen" gösterilere sahne olmuş, papa genç bir rahibi de kendisine "gözde" yapmıştı.
•
Alexandre IV. Borgia, 1492'de papa olmuştu. Aileden Vatikan'lıydı. Dayısı, -kimilerine göre babası!- III. Calixte, 1455-1458 yılları arasında papalık yapmıştı. Bir dul kadın ve iki kızı ile yaşadığı karışık aşk ilişkisi de dahil, Alexandre hızlı bir zinâkârdı. Avukatlık yapıyor ve nerede adinin en adisi bir suçlu varsa, yüksek belâgatıyla onu ipten kurtarıyordu. Sonunda papalığa aday oldu. Sayısız kumpasla, oyları satın aldı. Yeni kardinal olmuş bir Venedikli ise ona "değişik" bir teklifle geldi: "Oyuma karşılık, bin altın ve kızınla bir gece." Biraz sonra, Alexandre haykıracaktı: "Papa oldum! Yeryüzünde İsa'nın vekiliyim artık!" Vatikan'ın o dönem jurnallerini yazan Burchard, şu akıl almaz sahneyi de tarihe mal etmişti: "Bugün Kutsal Peder, Madam Lükresi memnun etmek için, kısrakları gözü önünde çifleştirdi. Yatak odasının penceresinden çılgın gibi alkışlıyorlardı. Sonra, Papa ve kızı içeri çekildiler ve bir saat kapandılar!"
Pislik Sıradan Bir Şeydi,
Yıkanma Nedir Bilmezlerdi:
"Fischart (1545-1590) bir eserinde duvar bitlerinin Fransa'da ürediklerini yazar. Yine H. Çoler, Economia adlı eserde gayet ciddi bir tasnif yapar. ‘Bu asil mahlukat üç çeşit üzeredir: Kelle biti, elbise biti, keçe biti. Birincisi çocukların ve kadınların, ikincisi uşakların ve yanaşmaların ve dilencilerin, üçüncüsü zampara ve fâhişelerindir.'"
"XV. yüzyılın sonlarına doğru mendil, henüz pek âdet olmamıştı. O devirlerin adamları burunlarını elleriyle temizler, ancak sofrada eti sağ elleriyle yedikleri için bu işte sol ellerini kullanırlardı. Görgü hocalarının da tasvibi ile burnun temizlenmesi sol elle yapılırdı. Civilite moral des enfants başlıklı Fransızcası 1613'te çıkmış bir risalesinde Rotterdam'lı Erasmus'un direktifleri de pek ulvîdir: ‘Kaskete yahut elbisenin yenine sümkürmek köylülere yakışır. Burnunu koluna ve dirseğine simitçiler siler. Burnunu eline silip de elini aynı anda elbisesine sürüp temizlemen edeplice bir hareket olmasa gerek. Ama büyüklerinden biraz uzaklaşıp da burnundaki pislikleri bir mendille alırsan terbiyeni göstermiş olursun."
"XVll. yüzyılda bile mendil kullanmak, kibarlar arasında lüzumlu sayılmıyordu. Mareşal Turenne'in (1611-1675) de hazır bulunduğu bir mecliste yüksek rütbeli bir asilzâde olan Hauterive De L'Aubespine, yemek esnasında bir parmağıyla burun deliğini kapayarak öbür deliğin içindeki sümükleri bir ok hızıyla şömineye doğru püskürtüverirdi. Bir tabanca sesine benzeyen infilâk karşısında Ravigny, hazirunun pek hoşuna giden şu cümleyi kullandı: ‘Azizim, yaralanmadınız ya!'"
"De la Mesangere, 1797 yılında, pek iştah açıcı olmayan bu konu hakkında şunları yazıyordu: ‘Daha bir kaç sene evveline kadar sümkürme bir sanat haline gelmişti. Kimi boru sesi çıkararak, kimi de kedi gibi hırıldayarak sümkürürdü. Bu işin mükemmelliği ne az, ne de pek fazla gürültülü oluşundadır.'"
Venedik'te şehvet öylesine almış yürümüştü ki, ortalığı istilâ eden iğrenç hastalıklar öylesine harcıâlem olmuştu ki Venedikliler bunları tedavi ettirmeye lüzum görmemektedirler."
"1185 yılında bir gün Fransız Kralı Philipp August, sarayın penceresinde oturuyordu. Sokaktan geçen arabalar yoldaki pislikleri sağa sola dağıttı, öyle müthiş bir koku yayıldı ki, Paris şehrinin kötü kokusuna alışık olması gereken kral bayıldı. Bunun üzerine birkaç sokağa kaldırım döşenmesini emretti. Birkaç asır birçok emirlerle sokaklar temiz tutulduysa da pislikler, çöpler Place Maubert'e getirilip boşaltılıyor, bu pazaryerinde kötü kokudan durulmuyordu. Ancak 1531'de Parisliler evlerinde birer helâ ve lâğım yaptırmaya mecbur tutuldular. Bu tarihe kadar helâ vazifesini sokaklar görüyordu. Almanya'nın birçok yerlerinde sokakları kirletmek 17. yüzyıl ortalarına kadar sürdü."
"İmrapator III. Friedrich'in Tutlingen'i ziyaret arzusu, şehrin pek pis oluşu dolayısiyle akim kaldı. 28 Ağustos 1485'te İmparator Reutlingen de az kaldı atıyla birlikte sokağın çamuruna gömülüp kalıyordu.
Berlin'de 1641'de domuzların sokağa salıverilmesi, 1681'de şehirde domuz beslenmesi yasak edildi. 1671'den itibaren Berlin'e gelen her köylü, dönüşünde bir araba yükü çöpü şehir dışına çıkarmaya mecbur edilmişti."
"1697 yılında bile, bir polis raporuna nazaran Paris halkı, bütün kirli suları, sidikleri, her çeşit pislikleri gece gündüz pencereden sokağa boşaltırlardı. Böyle hareket etmeyip de helâ sahibi olanlar, helâ diye, içine her şeyi attıkları bir çukurdan faydalanıyorlar, bu çukurda biriken pislikleri evin bahçesine boşaltıyorlardı. XIV. Louis gibi bir kralın devrindeki o parlak Paris!"
"İnsan geniş sokaklarda ancak ortadan yürürse başına bir şey dökülmesinden masun kalırdı. Her an bir pencere açılır, "gare I'eau" ihtarını işitmemiş olmak bedbahtlığına uğrayan şahıs, bir oturak, yahut kirli bir kova muhteviyatını başından aşağı giyerdi. Şehirde hiçbir yer yoktu ki, bu gibi sürprizlerle karşılaşmamış, korkunç kokulardan kurtulmuş olsun. Sokaklarda helâ bulunmadığı için sokak köşeleri, lise civarları, hatta sarayların etrafı bu işte kullanılırdı. Meselâ Palais de Justice'de her yerde insan pisliklerine rastlanır, Louvre de bu nevi kirletmelerden kurtulamazdı. Avlularda, merdivenlerde, balkonlarda, kapı arkalarında, nerede sıkışmışsa orada adam güpegündüz yükü boşaltır, saray halkı oralı bile olmazdı. III. Henri, bu hususta biraz titiz davrandı: 1578 Ağustosunda çıkardığı bir irade ile her sabah kendisi kalkmadan önce avlu ve salonlardaki bütün pisliklerin temizlenmesini emretti. İspanya ve Fransa sarayları XIV. Louis'nin zamanında bile berbat bir şekilde kokmaktan geri kalmazlardı. XVII. asrın sonuna doğru birisi lâzımlığı keşfetmiş, kral saraylarında lâzımlık kullanılmaya başlanmıştır."
"Paris'te umumî sağlığı koruma seviyesi XVIII. asırda da çok yavaş yükseldi. İyi kazılmamış lâğımların yakındaki su kuyularına boşaldığı olurdu. Küçük abdest XIX. yüzyıl ortalarına kadar sokaklara edildiği, oturaklar eskisi gibi sokaklara boşaltıldığı için bunların yaydığı kokular geçmişi aratmadı. 1780'de halkın protestosu üzerine polis, oturak ve sair kapların pencerelerden sokağa dökülmesini yasak etti."
"Erfurt şatosunda, lâğım salonun altında bulunuyordu. İmparator Fredrich Barbarossa ile erkânı için, imparator 1183 yılında o salonda meclisi topladığı sırada taban çöktü, sekiz prens ve bir çok asilzâde ile üç yüzden fazla şövalye lâğıma dökülerek öldü. İmparator ise pencereden atlayarak kurtuldu."
"J. J. Rousseau saatlerce lâzımlıkta otururdu. Orléan dükü, etrafında hizmetkârları, lâzımlığa kurulmuş Noailles dükünü o vaziyette kabul etmişti."
"Paris'in birkaç hamama sahip olması ancak elli senelik (1836'da) bir meseledir. Berlin'de, İtalya'da hamamın ne olduğu pek mâlûm değildir. Şimdi her iki tarafın halk kitlelerini gözlerimizin önüne getirelim: Bir tarafta sünnet olmak ve vücuttaki tüyleri izâle etmek, saçları kesmek, geniş elbiseler giymek, günde beş vakit abdest almak, her tabiî ihtiyacın def'ini ve en ehemmiyetsiz kirleri müteâkıp yıkanıp temizlenmek, yemekten sonra el ve ağız yıkamak, her hafta ev temizlemek, haftada bir kere ve hatta ekseriyyâ birkaç kere hamama gidip gayet ucuz yıkanmak gibi âdetleriyle Türkleri görürüz ve diğer tarafta da sünnetsiz, bütün vücutları kıllı, muhtelif derecelerde uzun ve kirli saçları yağlı ve pomatlı, hava cereyânına mâni olacak kadar daracık ve vücutlarına yapışık elbiseli Frenklerin günde ancak bir yahut iki defa ellerini yıkayarak, her türlü tabiî ihtiyaçlarını def'ettikten sonra hiçbir tahârete riâyet etmeyerek, üçüncü derecedeki şehirlerde pek mâlûm olmadığı hâlde nüfusun onda dokuzunu temsil eden köylerle kasabalarda tamamiyle meçhul ve Avrupa pâyıtahtlarında henüz pek pahalı olan ılık banyolarını enderen yaparak arz-ı endâm ettiklerine şahit oluruz. Bir tarafta ne temizlik, ne rahatlık, ne hoşluk! Öte tarafta yığınlarla pislik, murdarlık, bit ve pire gibi haşerât ve pis koku!" (Dr. A. Brayer, "Neuf Années Constantinople" bkz. Papa Bir Puttur, T. Ural)
"Kilise kendisini temizliğe karşı bile korur. Magribiler İsyanya'dan uzaklaştırıldıktan sonra alınan ilk Hıristiyanca önlem, halka açık hamamların kapatılması oldu; bunlardan yalnızca Cordoba'da iki yüz yetmiş tane vardı." (Nietzsche, Deccal, bkz. age.)
Sağlık Durumundaki Vehamet ve
Doktorluğun Hor Görülmesi:
"Xll. yüzyıl başlarında Papa lll. Honerius, hekimliği hakir gördüğü için rahipler sınıfının doktorluk yapmasını yasak etmişti."
"Würzburg'da 1298 yılında toplanan ruhaniler meclisi, din adamlarına, sadece cerrahlık yapmayı değil, cerrahi ameliyatlarda hazır bulunmayı da yasak etmişti. Bu yüzden cerrahlık uzun zaman ayıp sayıldı."
"Yeni çağlara kadar tıp ilminin ne kadar hor görüldüğü meselâ Moliere'in komedilerinden de anlaşılır. Gil Blas ağır hastalanarak bir yerde yatıp kalınca civarda doktor olmadığı için nasıl olsa ölmeyeceğine inanmıştı."
"Allah'ın emirlerine itaat ederek yaşamaya önem veren Hıristiyan sofular, orta çağın ilk devirlerinde yıkanmazlardı. Azizlerden Elisabeth bu zevkten (yıkanma zevkinden) öylesine kaçınıyordu ki, kokmaya başlamış, etrafındakiler bu kokuya dayanamaz hale gelince onu yıkanmaya zorlamışlardı. Fakat başarıları pek sudan oldu. Çünkü kadıncağız su ile temasa gelir gelmez, fırlayıp kaçtı ve işlediği günahtan dolayı, tövbe ve istiğfara başladı."
"Hastahanelerde abdestlerini tutamayan hastaların altındaki saman dolu şiltler, sabahları saat dörtte açılır, döşemeye serilirdi. Diğer yataklardaki saman şiltler de aynı zamanda boşaltılırdı. Pislenmiş samanlar, yakılacağı yerde el arabalarıyla Sainte Louis hastahanesine taşınırdı. Duvarlar ve döşeme, saman şiltlerden sızan, oturaklar boşaltılırken dökülen pisliklerle kirlenirdi. Koğuşların havası da pek tabii ona göre olurdu."
"Hotel Dieu adlı bu çok mükemmel hastahanenin Saint Jerome koğuşunda, 1788'de Avrupa'nın en büyük ameliyathanesi olan bu koğuşta, hava bitişik kadavra salonu dolayısıyle leş gibi kokar, içeriye güneş girmezdi.
"Âletler, ameliyat edilecek hastaların yanında hazırlanır, hasta başka hastaların huzurunda ameliyat edilirdi. Bu hastahanede ölenler enfeksiyon yüzünden ölüyorlardı."
"O zamanın sağlık durumu hakkında Voltaire, doktor Paulet'ye yazdığı bir mektupta şu açıklamada bulunur: (Sizin Paris'teki o Hotel Dieu hastahanesi sirayet yatağıdır. Üstüste yatırılan hastalar birbirine ölüm saçarlar. Daracık sokaklarınızda mezbahalarınız var. Yaz oldu mu yayılan leş koku, bütün bir mahalleyi zehirlemeye kâfidir. Kiliselerinize gömülen ölülerin taaffünleri sağları bile öldürür. İnnocent mezarlığı ise bizi Lotantolardan, zencilerden daha aşağı düşüren bir vahşet delilidir."
Bugünkü Hıristiyanlığın Temelinde
Putperestlik Var:
Hazret-i İsa'ya, "rabbimiz" diyecek kadar "sıkı bir Hıristiyan" olan Tarihçi Arthur Weigall'in 1924 yılında ingilizce olarak kaleme aldığı ve pek çok dile çevrilen "Hıristiyanlığımızdaki Putperestlik" isimli kitabına "Hıristiyan doktrinlerinin İsa Mesih'ten değil de, putperest kaynaklardan kaynaklandığına inanmaktayım. Bir kimse, kilise hakkında eski putperest tanrıların son kalesi dahi diyebilir" satırlarıyla başlıyor ve 150 sayfa boyunca bu iddiasını delillendiriyor. Kitabı kıymetli kılan asıl unsur ise yazarının, başta eski Mısır olmak üzere tarihteki putperest inançlar konusunda yetkin bir isim olması. Arthur Weigall'in kitabından kimi pasajlar şöyle:
"İsa tarafından dışarı atılan eski tanrılar tekrar nüfuz ettiler. Bugün siz onlara, onları kendi eski şekilleriyle inkâr edenler tarafından başka adlar altında tapıldığını görürsünüz. / Bizim Noel günü olarak kutladığımız 25 Aralık tarihi, kiliseye M.S. IV. yüzyılda uyarlanmıştır ve bu güneş tanrısının geleneksel doğum günüdür. / Çarmıha gerilme, erken dönemlerdeki insan kurban edilmesi hikâyeleriyle çok fazla benzerliklere sahip. Prometeus da çarmıha gerilmişti. / Hıristiyan çağından çok önce haç tapınma nesnesiydi. / Frikya, Galya ve İtalya'daki Attis'e tapınma İsa'ya tapınmaya dönüşmüştür. / İzis, Osiris ve Horus, büyük Mısır teslisidir. / Hıristiyan düşünürleri, teslisin açıkça putperest asıllı oluşu ve Mesih'ten yaklaşık üç yüz yıl kadar sonra Kilise tarafından uyarlanması hususunda araştırma yapmak için tam bir arzuya sahip değillerdir. / Antik tanrı İzis'in heykelcik ve resimleri Meryem ana ve Çocuğuna dönüşmüşlerdir. / Pazar, Mitra'nın kutsal günüydü. Kilise, pazar gününü kutsal ilân etti. / Putperestleşen Hıristiyan âdeti, açıkça yamyam özelliği alarak, ekmek ve şarabın İsa'nın gerçek eti ve kanı olma fikrini geliştirmiştir. / Antik kurbanların kan ve şarabı, Hıristiyan teolojisinin pek çok yüzüne sıçradı. / Geleneklerle insanları sevindiren putperest festivalleri devralmak ve onlara Hıristiyanlık açısından değer vermek, belirgin bir Hıristiyan politikasıdır." (bkz. Papa Bir Puttur, T. Ural)
İlim Adamlarına ve
Eserlerine Karşı Düşmanlık:
"Index Kurulu" denilen bir kurul ise sürekli yayınları takip etmekle meşguldü. İlk olarak Papa IV Paul tarafından 1559'da çıkartılan bu liste 1948 yılına kadar 32 defa yayınlandı. Vatikan'ın yasakladığı yazarlar arasında Dante, Lamartine, Monteigne, Montesquie, Pascal, Diderot, Hugo, La Fontaine, Hume, Luther, Erasmus, Rousseau, Spinoza, Descartes, Abelard, Calvin, Voltaire gibi isimler bulunuyordu. (bkz. age.)
Papalık, Engizisyonu Hâlâ Lağvetmedi
Engizisyon mahkemelerinin uyguladığı işkenceler konusundaki tartışma, günümüzde de tüm hızıyla sürüyor. Bir grup tarihçi, bu işlemlerin acımasızlığını ve zalimliğini dile getiriyor. Onlara göre, bazı yazılı kaynaklarda işkence gören kimi suçluların vücutlarının normalden 30 santim daha uzadığı bile belirtiliyor. Yine kurbanın ağzına, büyük hunilerle bir seferde litrelerce su, hatta kimi zaman idrar boşaltılıyordu. "Günahkârlar"ın kalçaları kızgın kerpetenlerle sıkılıyordu. 1486 yılında Alman engizisyon sorgucuları tarafından kaleme alınan "Cadıların Tokmağı" adlı el kitabı, engizisyon mahkemelerinin uyguladığı bazı işkence yöntemlerini tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu.
Engizisyonun, orta çağın uzak puslu dönemlerinde kaldığını düşünmek de doğru değil, çünkü 1896'da bile papalık, hem de ünlü bir ölüye envâi çeşit işkenceleri reva görmüştü. Ünlü müzisyen Paganini, ölmeden önce günah çıkartmayı kabul etmediği için uzun yıllar boyunca ölüsüne işkence edildi. Nice'de ölmesine rağmen, oğlunun başvurusu üzerine, papa, üç yıl kadar süren incelemelerinin sonucunda, Paganini'nin tahnit edilmiş olan naaşının Cenova yakınında geçici olarak defnine izin verdi. Paganini'nin cesedi, daha sonra gene kilisenin baskısıyla, iki kere daha gömüldüğü yerden çıkarılarak değişik yerlerdeki mezarlara nakledildikten sonradır ki nihayet 1896'da Parma'da bugün bulunduğu mezara gömülebildi.
Kızgın kerpetenler, çivili sandalyeler, büyük huniler, parmakları sıkıştıran mengeneler, ölüm askıları... Bunlar, papalığın vazgeçilmez işkence destek aletleriyli. Vatikan'ın eskiden engizisyon olarak bilinen departmanı, şimdi "İnanç Doktrini için Örgüt" olarak adlandırılıyor ve papalık hâlâ bu departmanın lağvedildiğini açıklamıyor, aksine inanç dışı davranışları soruşturmayı sürdürüyor. Birimin başında, papanın en yakın danışmanlarından bir kardinal bulunuyor.
Vatikan / Papalık İçin Neler Söylediler?
Voltaire: Papa, önünde el bağlanılan ve ayakları öpülen bir puttur. Papazlara inanmaksızın bir din sahibi olmak lazımdır, tıpkı doktorlara inanmaksızın rejim yapmak gibi.
Friedrich Nietzsche: O benim için düşünülebilir yolsuzlukların en yükseğidir, olanaklı en son yozluğun istemi olmuştur. Hıristiyan Kilisesi yozluğa bulaştırmadık hiçbir şey bırakmamıştır, her değeri bir değersizlik, her hakikati bir yalan, her dürüstlüğü bir ruh alçaklığı haline sokmuştur. Bir de tutup bana onun "insancıl" katkılarından söz açıyorlar! Kilisenin biricik etkinliği olarak asalaklık; uçuk benizlilik, "kutsanmışlık" idealiyle, her kanı, her sevgiyi, her yaşam umudunu emip yutmak; .... Bu sonsuz iddianameyi bütün duvarlara yazacağım, duvarı olan her yere, -körleri de görür kılacak harflerim vardır benim.- Eğer bütün hıristiyanlar bizi yakmıyorlarsa, bu onların insanlık aşkından değil aşklarını kaybetmiş olmalarındandır. Hastalıklı barbarlık kendisini Kilise olarak örgütleyecek güce ulaştı. Hıristiyanlığı cicileyip bicileyip, allayıp pullamamalı. Hıristiyanlık bu yüksek tip insana karşı ölümüne bir savaş vermiştir, bu tipin bütün temel içgüdülerini yasaklamış, bu içgüdülerden, kötüyü, kötünün ta kendisini imbiklemiş, süzüp çıkarmıştır. Rahip tek bir büyük tehlike bilir: Bu bilimdir.
Andra Suares: Kilise şeklinde meydana çıkan dinler, ırkın ve ırkçılığın birer konservatuarıdır. Aynı zamanda ölüler çukuru.
Malcom de Chacal: Her varlık efendisinin şekline bürünür. Bütün kilise fareleri de zamanla papazlara benzerler.
Lois Soutenasire: Hıristiyanlık bir ebedi bukalemundur, durmadan değişir.
Xavier Forneret: Kilise gerçekten iyi kalplidir, herkese "af" dağıtır. Asıl affa kendisi muhtaç iken.
•••
Görülüyor ki Batı Medeniyeti medeniyet değildir. Çürük, pis, necis bir ucubedir.
Bugünkü ahlâksızlığın, dinsizliğin her türlü pisliğin altında din adına ahlâksızlık yapan kilise papazları ve papalar vardır.
Gazete haberlerinde olsun, diğer başka medya organlarında olsun papazların ahlâksızlık ve sapkınlıklarına dair çok sayıdaki haber, tarihte yaşananların aynen devam ettiğini gösteriyor. Bunlardan bazı örnekleri önceki sayfalarımızda arzettik.
Bunlar bu sapıklık ve bağnazlıklarını gizlemek için İslâm'a var güçleri ile saldırmak istiyorlar. Zira Avrupadaki din değiştirme vakalarının dörtte üçü İslâm lehine tezahür ediyor.
Bu sapık papazlar bu durumdan çok büyük rahatsızlık duyuyorlar. Zira papazlar hakkında çıkan haberler sebebiyle zaten çok zor durumdalar. Bütün maksatları kilisenin gücünü çoğaltmaktır. Yoksa hakikat umurlarında değildir.
Bunları bilelim ve bunlardan iyilik bekleyen münafıklara aldanmayalım.
Bunların içyüzü budur. Hatta bundan daha beterdir.
| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |