"Psikolojik Harb"in
En Önemli Unsuru olan

Medya'nın Türkiye'deki Pozisyonu

-Ahlaksız Medya-
ya da
-Medya'nın Ahlak Terörü-

 

Küffar harp pozisyonunda:

Fas'tan Endonezya'ya 22 ülkeyi değiştirmekten bahsettiler. Görev alanı sadece İslam ülkeleri olan ordu komutanlığı kurdular. "Yeni bir Ortadoğu'nun zamanı geldi" dediler. Kimisi yaşananları "4. Dünya savaşı" olarak tanımladı. Hemen hepsi savaşın birkaç on yıl süreceğini açık açık söylediler.

Artık hiçbir tereddüte yer bırakmayacak şekilde iyice ortaya çıktı: Yeni Ortadoğu haritasının en önemli ayağı "Büyük Kürdisrailistan"dır.

Koskoca Amerika devleti yıllar yılı bizi uyuttu. Resmi söylemi ile gizli ve gerçek gündemi daima farklı oldu. Bunun birinci sebebi Türkiye'den çekinmeleri, ikinci sebebi Amerikan yahudi derin devletinin ipe sapa gelmez politikalarına itiraz eden Amerikalılar olmasıdır. Türkiye'yi, Türk ordusunu kullanabiliriz diye hesap ediyorlardı. Türkiye'nin medyası, ekonomisi, bazı yöneticileri avucumuzda; istediğimiz gibi yönlendiririz zannediyorlardı. Soros gelip "Türkiye'nin en iyi ihraç ürünü ordusudur" diye partal kesiyordu.

Fundemantalist sapkın fikirlerini devlet politikası haline getiren bu harpçi haçlı sürülerine karşı duruşumuzu, safımızı ortaya koymanın zamanı geldi de geçiyor.

"Harp pozisyonu" almamız lazım.

"Harp pozisyonu"nun ilk adımı düşmanı tanımlamakla başlar. Düşman Amerika'dır. Arkasındaki -damarlarındaki- İsrail'dir. Buna göre siyasette, diplomaside, silah sanayiinde, harp stratejilerinde, medyada mevzilerimizi yeniden tahkim etmemiz lazım.

 

Psikolojik Harp:

Lübnan'daki İsrail-Hizbullah savaşı bir kez daha göstermiştir ki, bir harbin en önemli unsuru insandır. Bütün teknolojik gelişmeler, üstün harp silahları bile bu gerçeği değiştirememiştir.

Bu hakikatten yola çıkılarak denilebilir ki "Psikolojik harp" bir harbin belki de en önemli unsurudur. Dikkat edilirse 7-8 yıldır Türk ordusu üzerinde bu tür bir harp tertip edildi. Bir taraftan ordu ile halk karşı karşıya getirilmeye çalışıldı, diğer taraftan ordu içinde -subaylar arasında- ikilik çıkartılmaya çalışıldı.

Türkler ile Kürtler 10 yıllık terörle savaş günlerinde yaşanmamış şekilde karşı karşıya getirildi. İç savaş provaları yapıldı.

Hepsinden önemlisi milleti uyutmak için medyadan ahlaksızlık bombardımanı aralıksız sürdürüldü. Tarihte görülmemiş sapıklıklar, duyulmamış iğrençlikler türedi. İnsanlar çocuklarını sokağa çıkartamaz oldular.

"Son dönem askeri tartışmalara damgasını vuran kavramlar, 'net savaşı', 'enformasyon savaşı', 'siber savaş', Rusların kullandığı '6. nesil savaş' gibi kavramlardır. Tofflerlere göre, ABD, enformasyon savaşı ile diğer ulusların, 'hislerini, motiflerini, nesnel akıl yürütmelerini/düşünmelerini ve sonuç itibariyla da davranışlarını' etkilemeyi hedeflemektedir.

... Enformasyon savaşını tanımlayan bir Amerikan askeri dokümanı şöyle demektedir: 'Enformasyon savaşı, düşmanın enformasyonunu ve fonksiyonlarını yalanlayan, sömüren, bozan ya da onlara zarar veren her faaliyet; kendimizi bu faaliyetlere karşı korumamız; ve kendi enformasyon operasyonlarımızı kullanmamız'dır." (Ümit Özdağ, 8 Mayıs 2005)

 

Medya'nın Ahlaksızlığı
Ya da Türk Milleti'ni
Türk Milleti Yapan Değerlere Yönelen
Taarruz ve Bombardıman:

Şöyle bir örnek düşünelim. Çocuklarınızı emanet ettiğiniz öğretmenin ahlaksız olduğunu, çocuklara her gün eşini nasıl aldattığını ballandıra ballandıra anlattığını, insanın da sonuçta bir hayvan türü olduğunu, canı ne isterse yapabileceğini söylediğini düşünün.

Tiksindiniz değil mi?

Medya her gün evimizin içinde çocuklarımızı ve hatta kendimizi şekillendiren bir öğretmendir. Toplumun genel ahlakından daha üst bir ahlakı temsil ve tavsiye etmekle mükelleftir. Fakat heyhat! Toplumun genel ahlakından fersah fersah düşük, hayvanlarda bile görülmeyen bir ahlaksızlığı reklam edip durmaktadır.

Hangi toplum bu bombardımana, bu nükleer harbe dayanabilir. Bütün toplum ahlak abidesi olsa, bir nesil sonra bozulur.

Gözümüzü açalım, bu gidişe bir dur diyelim. Zira küffar bu milletin direncini, cihad -savaş- azmini kırmak için her yolu deniyor. Bir taraftan ahlaksızlık bombardımanı yapılıyor, diğer taraftan "Hoşgörü" adı altında, "Dinlerarası diyalog" adı altında cihad ruhunu, vatan duygusunu yoketmeye çalışıyorlar.

Yaklaşık 50 yıl önce neşrettiği eserlerle toplumu bu tehlikelere karşı uyarmaya çalışan Cevat Rıfat Atilhan'ın, "Tarih Boyunca Yahudi Mezalimi - İğneli Fıçı" isimli eserinin arka kapağında şu alıntı vardır:

"Beni İsrail hükemasının Protokolleri adını taşıyan fesat programından bir paragraf: 'Yakın bir atide matbuat vasıtasıyla müstehcen san'atı ve aşırı spor iptilasını aşılayacağız. Bu hareket, kafaları, zihinleri bizimle mücadele etmekten alıkoyacaktır.'"

Ufak bir araştırma yaptığınızda karşınıza çıkan bir gerçek vardır. Sanki "Sınırsız ahlaksızlık yaşamayan ya da bu ahlaksızlıkları meşru görmeyen kimseler medya yöneticisi olamaz" diye bir kural vardır. Bu hüküm cümlesi garibinize mi gitti? Hiç tahmin edemeyeceğiniz kelli felli adamların özel uçaklarla çıplaklar adasına gittiğini, etekler giyip dudaklarını boyadıklarını duymuş olsaydınız ağzınız açık kalırdı değil mi?

Ekranlara mazlum ve masum bir maske ile çıkan bir çok beyefendi(!), hanımefendi(!) var. Çark nasıl dönüyor haberiniz var mı?

Bu dönen çarkı ortaya dökebilmek için "mazbut", "aile gazetesi" diye takdim edilen, önde gelen matbuattan alıntılarla devam edeceğiz. Tabir caizse mide bulandıran bu haberlerin "aile gazetesi" etiketi yapıştırılmaya çalışılan matbuatta yayınlandığını düşünerek gerisini artık siz düşünün.

"Oya Aydoğan gerçekleri anlattı

Ş. D. - Sinemada, tabir-i caiz ise taş koyanlar oldu mu? Seni kıskanan hemcinslerin ya da sana asılıp da pas vermediğin artistler, yönetmenler, yapımcılar?..

O. A. - Rahmi Dilbaz kadına ilgisi olmadığı için beni destekledi. 4-5 prodüktör onlarla ilişki kurmadığım için rol vermedi. Yani 'Şöhret rejisörün yatak odasından geçer' sözü doğru. Buna bir de prodüktörü eklemek gerekir. O tarihlerde oyunu kuralına göre oynayan, pek çok prodüktör ve yönetmenle birlikte olan arkadaşlar şimdilerde hanımefendi diye baş köşelerde ağırlanıyor. Ah, ah! Aslında Türkiye'de starlık sistemi hâlâ öyle. Star olmuş sayısız oyuncunun da genel müdürlerle ilişkileri, bazı şarkıcıların yapımcılarla yatak hikayesi hâlâ var. Şimdi işler zorlaştı. Eskiden bir film yapımcısı, bir gazinocu vardı. Şimdi ohooo!" (Şenay Düdek, 21 Kasım 2002, Milliyet)

"Show Tv'de yayınlanan Pişti programında ... yeni başlayan Star Avı yarışmasını da irdeleyen dörtlüden ... Hülya Avşar; 'Yönetmen odasından geçmekle star olunmuyor. Yatan, yönetmenle yattığıyla kalıyor. .... Bugüne kadar yapılan yarışmaların birincileri bile yok ortada.' dedi. ... Reha Muhtar ise ilginç bir yorumda bulunarak, 'Televizyon şöhreti olmakla star olmak karıştırılmasın. Birilerine yüz vermekle, yatmakla star olunmuyor' dedi." (Barış Engin, Akşam, 12 Nisan 2006)

Şaşırdınız mı? Türkiye'deki bu sektör bakın Hollywood'a ne kadar benziyor:

"Amerika'da yaşayan Türk yönetmen Saran Barnun (Kolankaya), ... Kelebek'e anlattı:

- Sektörün bu kadar içinde olan birisi Hollywood'a dair sağlam gözlemler aktarabilir...

- Hollywood, sadece güçlülerin ayakta kalabildiği çılgın bir yer. Eğer ailenizden ünlü birileri yoksa başarılı olmak gerçekten zor. ... Buraya oyuncu olma hayaliyle gelip fahişe olanları da, işini kaybedip uyuşturucu bağımlısı olanları da gördüm. Los Angeles için 'Melekler Şehri' deniyor. Gerçekten öyle mi? Burada kimse kimseye çıkarı olmadığı sürece yardım etmez. Eğer Hollywood'da gerçekleştirmek istediğiniz bir planınız varsa yönetmenlerin, menajerlerin ya da yapımcıların yatak odasına uğramak zorundasınız. Uğramazsanız da projenizi gerçekleştirmek için en azından 5-10 yılınızı harcamak zorundasınız. Yatak odası muhabbeti kulağa klişe gibi gelebilir, ancak burada işler böyle yürüyor. Birçok insan bu şekilde ünlü oldu." (Mevlüt Tezel, Hürriyet)

Türk televizyonlarındaki programları, dizileri hangi şirketler yapıyor? Sahipleri kimler? Haberiniz var mı? Bakın Zaman gazetesi bu şirketleri bize nasıl tanıtıyor:

"Ekranın reyting avcıları

Televizyon ekranlarında beğeniyle izlenen ve reyting rekorları kıran pek çok dizi ve eğlence programının gizli kahramanları olan Med Yapım, ANS ve STR gibi prodüksiyon şirketleri adeta ekranların reyting avcıları. Dadı, Tatlı Hayat ve Kim 500 Milyar İster gibi yapımların üreticisi olan Med Yapım Genel Müdürü Fatih Aksoy, işin sırrını "Annemin ve kızımın sevdiği bir program tutar." diye açıklıyor.

...

Türkiye'de televizyon izleyicisinin önemli bir bölümünü kadınlar oluşturuyor ... Bu gerçekten hareket eden Aksoy, programları üreten ekibi de kadınlardan oluşturmuş. Med Yapım'da çalışanların yüzde 90'ı kadın. ... Yarışma ve eğlence programları ile sit com tarzı dizilerin tamamı Batılı televizyonlardan ithal ediliyor. Türkiye'ye uygun bir düzenleme ve yerli oyuncularla takviye edilen diziler yayına veriliyor. Med Yapım'ın en sevilen dizisi Dadı'nın orjinali Kolombiya'da yayınlanıyor. .... Türkiye'nin geleneksel yapısı ve manevi değerlerine uygun olmayan programlar üretmediklerini de ifade eden Aksoy, 'Bir televizyon programı insanları eğlendirebilir, duygulandırabilir; ama rahatsız etmemeli ve çocuklar için zararlı olmamalıdır. Ahlaksızlığı pompalamamalıdır. Bu nedenle magazin üretmiyorum.' yorumunu yapıyor." (Zafer Özcan, 29.12.2001, Zaman)

Bu ahlaka, çocukların zarar görmemesine dikkat ettiğini iddia eden Fatih Aksoy'un inatla ekranlara getirmek istediği bir projesi var. Okuyalım:

"Yapma Fatih... Etme Fatih!

Yapma Fatih... Yanlış yoldasın... Bu sözüm Medyapım sahibi Fatih Aksoy'a... Etme sevgili Fatih... Bu sözüm de Kanal1 kurucusu Fatih Altaylı'ya...

Geçtiğimiz yıl bir yarışma programı için kolları sıvadı Fatih Aksoy... Erkekleri toplayacaklar, vücutlarındaki tüyleri ağda ile alacaklar, peruk takıp, makyaj ve etekli kıyafet ile tam bir kadın kılığına sokacaklardı.

Kadın gibi erkekler... Şiddetle karşı çıktım buna.. Yapımcı Fatih Aksoy ve Hürriyet yazarı Cengiz Semercioğlu beni homofobi ile suçladı. Yani eşcinsel fobisi olan bir paranoyakmışım. Ben de onları Ailefobi ile suçladım. Yani aile fobisi olmakla...

Sonuçta o dönemin RTÜK başkanı devreye girdi. ... Yayından vazgeçildi.

Ancak şimdi raftan tekrar inmiş proje... 13 erkek yarışmacı kadın kılığına sokularak ön jüri önünden geçmiş bile... ... Ve bunlar kameralarla kaydedilip, "O şimdi hanımefendi" diye... Kanal1 ekranından milyonların önüne sürülecekmiş...

... Nedir bu inat sevgili Fatih Aksoy... Herşey para... Herşey reyting mi?... " (Bekir Hazar, Yeni Şafak, 28 Nisan 2006)

Bu Fatih Aksoy geçtiğimiz ay ahlak anlayışını ortaya koyan bir sözü ile haber olmuştu:

"Özel hayatıyla gündeme oturan ve yaptığı açıklamalar yakın çevresi tarafından sürekli yalanlanan ... 'a 'yeni' yapımcısı Fatih Aksoy sahip çıktı. ... ...'la bir sit-com çekmeye hazırlanan Fatih Aksoy; projeyi iptal etmediğini açıkladı: 'Pınar'ın yaptıkları doğruysa; bir devrimdir!', 'Biz erkekler yapıyoruz; o zaman kadınların da bu tür şeyleri yapmaya hakkı var. Ben tüm bunları eğlenceli buluyorum' diyen Fatih Aksoy, ...." (Bülent İpek, 16/08/2006, Sabah)

Medya dediğimiz şey bu adamların elinden çıkıyor. Affınıza sığınarak alıntılara devam edelim.

"Böyle gaf görülmedi

... Best FM'de yayınlanan Arıza Show programında büyük bir gaf yaşandı.

23 Nisan'da Swissotel'de çocuk defilesi düzenleyecek olan Yıldırım Mayruk'un terzi yamağı Barbaros Şansal, Rıza Esendemir'in sunduğu Arıza Show programında, önceki sabah defileyle ilgili bilgiler veriyordu.

Defilenin hazırlıkları, kıyafetler ve mankenlerle ilgili konuşmaların ardından Rıza Esendemir, Barbaros Şansal'a, 'Bundan sonraki projeniz nedir?' diye sordu.

Barbaros Şansal da, tüm dinleyenleri ve programın sunucusu Rıza Esendemir'i şok eden cevabı verdi: 'Çocuk pornosu'.

Şansal'ın bu cevabının ardından Rıza Esendemir, 'Ne yaptın abi, böyle cevap olur mu?' dedi ve programı apar topar kapadı.

Şaka desem şaka değil, gaf desem gaf değil!

Konuyla alakalı hiç değil!" (Cengiz Semercioğlu, Hürriyet, 22.04.2005)

Peki bu satırların ve eleştirilerin sahibi Cengiz Semercioğlu'nu nasıl bilirsiniz?

"Sertab Erener'in birinci olduğu sene oylamaya şehrin en eski gay kulüplerinden birinde denk gelmiştim.

Televizyon açılmayan kulüpte müzik susmuş, bütün gayler birbirine sarılmış, ekrana dikkat kesilmiş vaziyette Sertab'a gelen her puanı çılgınca alkışlıyorlardı.

Sertab'ın birinci olmasıyla da kulüp resmen yıkılmış, saatlerce 'Everyway That I Can'le dans etmişlerdi. ..." (Cengiz Semercioğlu, 22 Mayıs 2006)

"Ali Atıf Bir ile Oray Eğin arasındaki tartışma, evrensel olduğu için ben de görüşlerimi açıkladım.. Ardından yenileri girdi devreye, fikir ileri sürmekten çok sanki bana sataşmak için fırsat kollarmış gibi...

Söylediğim..

'Okur, yazarının erkek ve kadın olduğunu nasıl doğal olarak biliyorsa, eşcinsel olduğunu aynı doğallıkla bilebilir.. Okur açısından yararlıdır.' O kadar..

... Yığınla eşcinsel arkadaşım var. Dostluklarından gocunma değil, gurur duyuyorum. Onların saklanma çabalarına da üzülüyorum." (Hıncal Uluç, 8 Temmuz 2006)

"Ünlü modacı Canan Yaka, eşcinsel modacıların kadını sevmedikleri için çirkinleştirdiğini öne sürdü.

- Dünya modasını yöneten tröstlerin desinatörlerinin hemen hepsi eşcinsel. Eşcinsellerin kadını çok sevdiğine inanmıyorum, çünkü kendisi kadın olma tutkusunda. Bunun için el ele verip kadını güzel göstermiyorlar. Kadına kadınlığını kaybettirip onu kendileriyle kadın karışımı bir şey yapıyorlar. Bunlar yüzünden kadınlığımızı kaybetttik.

... Nerede o kadınların hanımefendiliği?" (Yener Süsoy, 21.01.2002, Hürriyet)

Gelelim diğer bazı medya yöneticilerine.

Nokta, Kadınca, Erkekçe, Hıbır, Gelişim Spor gibi dergileri çıkaran Bir Numara Yayıncılık dergi grubunda yöneticilik yapmış, Ercan Arıklı belediye otobüsünün çarpması sonucu öldüğünde Vatan Gazetesi'nin Genel Koordinatörlüğünü yapıyordu. Arkasından onu methetmek(!) için yazılan bazı yazılar:

"Film yıldızları, ünlü şarkıcılar, mankenler... Arıklı'nın yaşamında kadınların hep özel biri yeri oldu. İkinci eşi Merve Yolaç'la tanıştığında da dönemin en ünlü film yıldızlarından biriyle birlikteydi. Bir gün onu havaalanından aldı ve arabada haberi verdi: 'Evleniyorum bebeğim'

... Yardımcısı Nevzat Öztürk 'Hayatımda böyle şey görmemiştim' diyor. 'Mankenler, ünlü şarkıcılar, hepsi peşinden koşuyorlardı. Bu işin sırrını çözebilmiş değilim.'

... her zaman seçiciydi, her zaman terk eden de oydu." (Vatan, 15.06.2005)

"Kusurları yok muydu Ercan Bey'in? Elbette vardı. Ama bunların çoğu açıkçası ona yakışırdı. Bence o Türk Medyası'nın Bill Clinton'ıydı, daha doğrusu zevkli Clinton'ıydı. Güzel kadınlarla birlikte olmayı severdi ve bunu hiçbir zaman saklamazdı. ... Huzur içinde yatsın." (Ergün Babahan, Sabah Genel Yayın Yönetmeni sıfatıyla yazdığı yazısından, 17 Haziran 2005)

"...Yazılan çizilenlerden anladığım kadarıyla ortada kadınlara karşı son derece saygısız davranmayı kendisine ilke edinmiş bir adam var, yatmayı düşündüğü kadınların listesini tutuyor, bu listeden yattıklarının üstünü kalemle çiziyor, ilişkilerini 'hoşçakal bebeğim' diyerek bitiriyor ve bunlarla da övünüyor ve bu müthiş bencil ve saygı yoksunu yaşam biçimi sürerken, evli olduğu kadın da büyük bir felakete uğruyor. ... Açıkça söylemek gerekirse, anlatılan bu davranış biçiminin kadın meslektaşlar arasında biraz tepkiye neden olmasını beklerdim. Anlaşılan ben ilişkiler konusunda iyiden iyiye eski kafalı kalmışım." (Serdar Turgut, 16 Haziran 2005)

Peki bu son satırların yazarı Akşam Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Serdar Turgut'u nasıl bilirsiniz? Akşam gazetesinde çocukların okuyamayacağı cinsel içerikli yazılar yazmasıyla meşhurdur. Ali Kırca'nın yanında çalışan bir kadınla ilişkisinin internet ortamında görüntüleri dolaşmaya başladığında şöyle yazmıştı:

"Ali Kırca'nın aşağılık bir şekilde çekilerek internet ortamında dolaştırılan görüntüleri karşısında şoke olmuş numarası yapanlar hem anormal hem de ikiyüzlüdür. Bu görüntülerde Ali Kırca'nın utanacağı hiçbir şey yoktur. Bazı cahil insanlar seks sırasında atılan birkaç tokata takıp bundan canavarlar yaratmaya çalışıyor." (17 Ağustos 2006)

Bu Ali Kırca meselesi de ayrı bir vaka. Adamı mazlum ilan ettiler, neredeyse kahraman yapacaklar.

"Fırsattan istifade Kırca'ya yüklenenlere en iyi cevap Ömer Özgüner'in çağrısında var:

'İlk taşı, en masum olanınız atsın!'

Ali Kırca özel hayatına gereken özeni göstermemekle hata etmiş olabilir, ama bu zaaf yüzünden onun Türkiye yayıncılığına attığı imzayı bir kalemde silip atabilir miyiz?" (Can Dündar, 19 Ağustos 2006)

Bu hengâmede "amiral geminin kaptanı"nın pozisyonu nedir diye merak edenlere kendisi cevap veriyor:

"Yanılmıyorsam Türkiye'de Magazin Gazetecileri Derneği'ne üye olan tek Genel Yayın Yönetmeni benim.

... Bu mesleği yaptığım sürece de dernekten ayrılmayı düşünmüyorum.

... O tür haberlerin, gazetelerin ve televizyonların tadında güzel birer baharat olduğunu düşünüyorum.

O nedenle magazin olayına önyargılı bakışları paylaşamıyorum. Şöyle gözünüzü kapatıp hayal edin. Bir gün bütün magazin haberlerinin gazete ve televizyonlardan bir anda yok olduğunu düşünün. ... Onlarsız hayat daha mı güzel olurdu? ... O yüzden diyorum ki, 'Emin, gel bu magazin haberlerini eleştirme, bak güzel güzel okuyorsun, bırak hayatın böyle renkli olmaya devam etsin'. Evet, Magazin Gazetecileri Derneği üyesi bir Genel Yayın Yönetmeni'nin Emin Çölaşan'la polemiği de bu kadar olur..." (Ertuğrul Özkök, 28 Temmuz 2002)

Özkök'ün yazılarını takip ederseniz yeri geldiğinde Amerika'ya bile posta koyduğunu, ancak İsrail söz konusu olduğunda can siperane en zor şartlarda dahi savunmak için elinden geleni yaptığını görürsünüz. Bu yüzden Dışişleri Bakanı ile bile kapıştılar:

"Dışişleri Bakanı Abdullah Gül açık açık bizleri 'Yabancı servisler tarafından yönlendirilmekle' suçladı.

... Önce "Ciddiye almayıp, dalga geçeyim" dedim.

... Dün sabah, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Namık Tan'ı aradım.

... aynen şunu söyledim: 'Sevgili Namık, bugün seni biraz geç aradım. Saat farkı dolayısıyla önce Washington'dakilerin kalkmasını bekledim. Malum CIA'dan talimat alacağım. Tabii tek kaynakla yetinmedim. Bir de CIA'nın Türkiye'deki istasyon şefini arayıp, aldığım talimatı ona da onaylattım. Sonra MOSSAD'la görüştüm. Böylece manşeti hazırladım. O yüzden seni aramakta biraz geciktim.'

... Telefonu kapattıktan sonra kendi kendime düşündüm. Bu işin şakaya gelir yanı yoktu. Gül, demokratik bir ülkede bir bakanın asla ağzına almayacağı ağır bir suçlama yapmıştı.

... Söyledikleri gazeteci olarak gerçekten ağırıma gitti." (Ertuğrul Özkök, 24 Şubat 2006)

Son günlerde yaşanan Lübnan'a Barış Gücü tartışmalarını, ortaya çıkartılmaya çalışılan Şii-Sünni gerilim senaryolarını, akabinde Türkiye-İran gerilimi çıkartma gayretlerini, bütün bunları bu perspektifle değerlendirmek lazımdır.

Hangi Türk stratejistine sorarsanız sorun, Türk medyasının Türk menfaatlerini, Türk aile yapısını müdafa eden bir psikolojik harp unsuru olmadığını bilakis tam tersine ülkemiz üzerindeki taarruzlara alet olduğunu söyleyecektir.

Biz bu kadar aciz miyiz? Bilmem nenin PKK'sının bile neredeyse daha çok propagandası yapılıyor.

Hükümetin durumunu mu merak ediyorsunuz?

Onlar AB ile uyum kurmanın derdindeler.

Eşcinsellere dernek kurma hakkı verildi. İstanbul'da ilk kez düzenlenen "1. İstanbul Gay ve Lezbiyen Filmler Haftası"na onay verildi. Zina suç olmaktan çıkartıldı.

Unutmadan, haberi olmayanlar için bilgi verelim. Yeni çıkan yönetmeliğe göre domuzlar ve atlar da kasaplık hayvan olarak kabul edilmeye başlandı. Kasabınıza gittiğiniz zaman "Bu ne eti?" diye sormayı unutmayın!!!


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |