"Rabb'ini Görmedin mi, Gölgeyi Nasıl Uzattı?"
(Furkân: 45)

"Bizim Yeryüzüne Gelip,
Onu Uçlarından Eksilttiğimizi Görmediler mi?"
(Ra'd: 41)

"İçmekte Olduğunuz Suyu da Söyleyin Bana! Onu Buluttan İndiren Siz misiniz, Yoksa Biz miyiz? Eğer Dileseydik, Onu (İçilmeyecek) Tuzlu Bir Su Yapardık. Hâlâ Şükretmez misiniz?"
(Vâkıa: 68-69-70)

"Söyleyin Şimdi Bana, Çakmakta Olduğunuz Ateşi!
Onun Ağacını Siz mi Yarattınız, Yoksa Biz miyiz Yaratan?"
(Vâkıa: 71-72)

"Görmez misin ki, Gemiler Denizde Allah'ın Nimetleriyle Akıp Gider.
Böylece Size Âyetlerini (Varlığının Delillerini) Gösterir."

(Lokman: 31)

ALLAH-U TEÂLÂ'NIN KUDRET ve
AZAMETİNİN DELİLLERİ

 

"Onlar ayakta iken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah'ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler (ve şöyle duâ ederler):
Ey Rabb'imiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi ateş azabından koru. Ey Rabb'imiz! Sen kimi ateşe koyarsan, onu rezil etmiş rüsvây etmiş olursun. Zâlimlerin hiç yardımcıları yoktur. Ey Rabb'imiz! Doğrusu biz: ‘Rabb'inize inanın!' diye imana çağıran bir davetçiyi işittik, hemen iman ettik. Ey Rabb'imiz! Günahlarımızı bize bağışla! Kötülüklerimizi ört! Canımızı iyilerle beraber al. Ey Rabb'imiz! Bize peygamberlerin vasıtasıyla vâdettiklerini ikram et ve kıyamet gününde bizi rezil etme, rüsvây etme! Şüphesiz ki sen vâdinden caymazsın."

(Âl-i imrân: 191-194)

Allah-u Teâlâ'nın emir buyurduğu bu tefekkür, O'nun yarattıkları üzerinde yapılması gereken tefekkürdür, Zât-ı Ecell-ü âlâ'sı hakkında tefekkür câiz değildir.

 

"Ağaçlar Kalem
Denizler Mürekkep Olsa"

Allah-u Teâlâ bütün kâinatı yaratan kudretin Zât-ı akdes'i olduğunu kâfirlerin de ikrar ve itirafa mecbur olduklarını Âyet-i kerime'sinde haber vermektedir:

"Andolsun ki onlara: ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?' diye sorsan, mutlaka: ‘Allah!..' derler.

De ki: Hamd Allah'a mahsustur.

Hayır, onların çoğu bilmezler." (Lokman: 25)

İnsanlar kendi fıtratlarına döndüğü, kendi vicdanlarına danıştıkları zaman bu apaçık gerçeği görebilirler. Buna rağmen Allah-u Teâlâ'ya başkalarını ortak koşmaktadırlar. Fazlasıyla uyarıldıkları halde uyanamamaktadırlar. Çoğu kişiler düşünüp tefekkür etmezler. Bu hususa dikkatleri çekilecek olsa, gereken şekilde dikkat etmezler.

Gökler ve yer Allah-u Teâlâ'nın mahluku olunca göklerde ve yerde bulunanlar da şüphesiz ki O'nundur.

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah'ındır. Şüphesiz ki Allah ganidir ve övülmeye en çok lâyık olandır." (Lokman: 26)

Bütün hamd ve övgüler O'na mahsustur. Her şey O'na muhtaçtır. Hiç kimse O'nu övmese dahi O, övenlerin övmelerinden, hamd edenlerin hamdinden müstağnîdir. Kâfirlerin küfrü, müşriklerin şirki sebebiyle O'na hiçbir eksiklik ve noksanlık ulaşmaz.

O'nun ilim ve kudretinde bitmez-tükenmez incelikler, uçsuz-bucaksız sırlar vardır.

Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:

"Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa ve hatta buna yedi deniz daha eklense, yine de Allah'ın kelimeleri tükenmez.

Şüphe yok ki Allah Aziz'dir, hikmet sahibidir." (Lokman: 27)

Hiçbir şey O'nun ezelî ilminden ve hikmetinden dışarı çıkamaz.

Allah-u Teâlâ burada azamet ve kibriyâsından, celâl ve kemâlinden, en güzel isimlerinden, ilâhî sıfatlarından, hiçbir beşerin künhüne ulaşamadığı tam ve mükemmel olan sözlerinden haber vermektedir.

Kelimât-ı ilâhiye'nin sonu yoktur. Çünkü O'nun ilmine ve hikmetine sınır konulamaz, iradesini dilediği şekilde kullanır. Kayıt ve hudut tanımaksızın hükmünü icrâ etmektedir.

Allah-u Teâlâ'nın kudretinin ve ezelî ilminin noksansız ve hudutsuz olduğunu gösteren bu Âyet-i kerime'ler, kâfirlerin ölüm sonrası dirilişi inkâr etmelerini boşa çıkarmaktadır.

Diğer bir Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Sizin yaratılmanız da yeniden diriltilmeniz de ancak bir tek kişinin yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir.

Şüphesiz ki Allah işitendir, görendir." (Lokman: 28)

Çünkü Allah-u Teâlâ bir şeyin olmasını dilediği zaman ona "Ol!" der, o da derhal oluverir.

Bir tek şeyin yaratılışıyla bir çok şeyin yaratılışı arasında fark yoktur. Bir tek kişinin diriltilmesiyle milyonlarca kişinin diriltilmesi arasında da hiç fark yoktur. Bütün bunlar O'na göre kolaydır ve hiçbir şey O'na zor gelmez.

Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"Bizim emrimiz ancak bir göz açıp kapanana kadar bir tek andır." (Kamer: 50)

Bir şeye ancak bir kere emreder. Az da, çok da O'nun kudreti açısından birdir.

Allah-u Teâlâ bir şeyi yaratmak istediği zaman; onu düşünüp tasarlamaya, zamana, mekâna ve numuneye muhtaç değildir. Onu istemesiyle o şeyin meydana gelmesi bir olur.

Esmâ-i hüsnâ içinde mevcudatı yaratışını, düzenleyişini belirten mübarek isimleri mevcuttur.

"Hâlik"; her şeyi nizam ve intizam içinde yoktan var eden, yaratan ve tedbirini görüp ihtiyaçlarını yerleştiren demektir.

Her yarattığını birbirine uygun, yeni bir icat ile numunesiz olarak yoktan yarattığını belirten ism-i şerif'i ise "Bârî"dir.

Bir ism-i şerif'i de "Musavvir"dir ki; her şeye ihtimamla bir şekil ve hususiyet veren, düzenleyip en güzel bir biçimde tertip eden, güzelliğinin kemalini gösteren mânâsına gelir.

Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"O ki gökleri, yeri ve ikisinin arasında bulunanları altı günde yarattı." (Furkân: 59)

Yaratmak; bir anda dilemek ve meydana getirmek "Ol!" demekle oluvermekten ibaret olmakla birlikte, O bunların hepsini birden değil, ilâhî hikmetleriyle geliştire geliştire, olgunlaştıra olgunlaştıra yaratmıştır. Bu yükseklik ve genişlikteki yedi kat gökleri, bu yoğun ve geniş yerleri bir anda da yaratmaya gücü yeten Kâdir-i mutlak, her birini bir ölçü ile takdir ve bir zamana tahsis etmiştir.

Bu şekilde yaratma da ilâhî kudrete delâlet etmektedir. Hiçbir tedricen ilerleme olmadan bütün yaratıklar bir defada ve bir anda yaratılmış olsaydı, hiçbiri diğerinin yaratılışına şâhit olamazdı. Diriden ölü, ölüden diri, ateşten toprak, topraktan su, çamurdan hayat ortaya çıkması şöyle dursun; gece ve gündüz birbirini takip etmez, insandan insan bile doğmazdı. Atalarımız yaratılırsa biz olmazdık, biz olursak onlar olmazdı veya hepimiz olur ata evlât olmazdık. Şu halde bir çok yaratılışları da içine alan dereceleme ile yaratmada Allah-u Teâlâ'nın ayrıca bir kudreti ve azameti gözler önüne serilmektedir.

Günlerden maksat, yirmi dört saat süren dünya günleri değil, müddetini ancak O'nun bildiği merhaleler ve devrelerdir.

Çünkü gün, güneşin doğuş ve batışıyla ortaya çıkan bir durumdur. Gökler yaratılmadan önce ise gündüz ve gece yoktu.

 

Dünyanın İnsanoğluna
Mekân Oluşu:

İlâhi irade ezelî kudret ve ilmiyle tecellî edince insanoğlu için yerküreyi yarattı.

Âyet-i kerime'de:

"O, göklerin ve yerin yaratıcısıdır." buyuruluyor. (Bakara: 117)

Burada "Göklerin ve yerin yaratıcısı" mânâsına gelen "Hâlik" yerine, "Yoktan var edicisi veya mucidi" mânâsında "Bedi'" ism-i şerifi kullanılmıştır. Bunların seyrine doyulmaz, sırlarına erilmez.

"O iki doğunun ve iki batının Rabb'i'dir." (Rahman: 17)

Mülkü olan bütün bu gökleri, yeri ve bunlardaki her şeyi Allah-u Teâlâ bir düzen üzere bir irade ile ve sadece "Ol!" demekle icad etmiştir. Her oluş bir yaratıcıya muhtaçtır ve Allah-u Teâlâ böyle bir yaratıcıdır.

İlk insan Âdem Aleyhisselâm yaratılmadan, onun ve neslinin hayat sürecekleri yer hazırlandı ve adına "Dünya" denildi.

Dünya güneş sisteminde insanoğlunun yurdu olan gezegendir. Atmosfer, hidrosfer ve litosfer olmak üzere üç tabakadan meydana gelmiştir. Atmosfer, dünyayı çevreleyen gaz tabakasıdır. Yeryüzündeki bütün sular hidrosferi meydana getirirler. Litosfer ise dünyanın katı kısmını teşkil eder.

Yeryüzü jeolojik değişmelere uğradıktan sonra insan ve diğer canlıların yaşamasına elverişli duruma gelmiş, her devresi sırasıyla yedi günden birine tesadüf etmek üzere yedi devre geçirmiştir.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh- den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuştur:

"Azîz ve Celîl olan Allah, yeri cumartesi günü yaratmış, o toprakta dağları pazar günü, ağaçları pazartesi günü, hoşa gitmeyecek şeyleri salı günü, nûru çarşamba günü yaratmış, yerin üzerine hayvanları perşembe günü yaymıştır. Âdem Aleyhisselâm'ı da cuma günü ikindiden sonra, mahlukların en sonunda ve cuma saatlerinin nihayetinde, ikindi ile akşam arasında yaratmıştır." (Müslim: 2789)

Hadis-i şerif'te belirtildiği üzere yedinci devrede insan yaratılıp, hazırlanan dünyaya ayak basmıştır.

•

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde kudret ve azametini gösteren delillerle kullarının dikkatlerini çekerek Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:

"Ey insanlar! Sizi ve sizden öncekileri yaratan Rabb'inize ibadet ediniz ki, korunasınız." (Bakara: 21)

O'na ibadet etmek suretiyle Rububiyet'inin haklarını yerine getiriniz. En güzel edep ve saygı ile O'na boyun eğiniz, emirlerine ve hükümlerine uyunuz.

O öyle lütufkâr bir yaratıcıdır ki:

"Yeryüzünü sizin için bir döşek, göğü de bir bina yaptı." (Bakara: 22)

İnsanları yeryüzünde yaratmış, her türlü rahatlarının sebeplerini temin etmiştir. Yuvarlak olmasına rağmen açılmış bir yaygı gibi yapmış, üzerinde yaşamaya elverişli kılmıştır.

 

Eserden Müessire:

Âdem Aleyhisselâm'dan bu güne kadar gelip geçmiş bütün canlılara döşeklik yapan yeryüzü, bundan sonra da kıyamete kadar bu vazifesini yapmaya devam edecektir.

Yeryüzünde bir çok değişikler olmakta, kevnî mucizeler gözler önünde parlayıp durmaktadır:

Âyet-i kerime'de şöyle buyuruluyor:

"Bizim yeryüzüne gelip, onu uçlarından eksilttiğimizi görmediler mi?" (Ra'd: 41)

Ayaklarının altına serdiğimiz yeri aynı durumda bırakıyor muyuz? Üzerinde yaşadıkları, etrafından kudretimizle sarıp daraltmıyor muyuz? Çeşitli yeryüzü hadiseleri ile onu aşındırıp parçalamıyor muyuz?

Gökyüzü de onun tavanı olarak bina edilmiş ve onu yeryüzünü muhafaza etme vazifesi verilmiştir.

Diğer Âyet-i kerime'lerde ise şöyle buyuruluyor:

"Yeryüzünün nasıl yayıldığına bakmazlar mı?" (Ğâşiye: 20)

Nasıl yayılıp döşenmiş? Bunu böyle yayıp serenler insanlar değildir. İnsanlar olmazdan önce de yeryüzü yaygındı.

"Biz yeryüzünü bir döşek yapmadık mı?" (Nebe: 6)

İnsanlar hep bu döşekte doğmuşlar ve bu döşekte hayatlarını sürdürmektedirler.

Yeryüzünün, başta insan olmak üzere mevcut canlıların yaşamasına uygun ölçü ve şartlarda yaratılması bir tesadüf değil, çok mükemmel bir plân ve programın mahsulüdür.

Dünya kendi mihveri etrafında döner. Dönüş hızı ekvatorda 27 km. kutuplarda 10 km. kadardır. Bir dönüşü 23 saat 56 dakika 4.095 saniyede tamamlar. Buna "Gün" denir. Günde 40 bin km.lik yol alır.

Dünya güneşin etrafında döner. Dönüş hızı saatte 110 bin km.dir. Bir devrini 365 gün 6 saat 9 dakika 5 saniyede tamamlar. Buna "Yıl" denir. Dünya güneşin etrafında dönerken tam yuvarlak değil de elips biçiminde bir yörünge takip eder. Bunun sonucu olarak yeryüzünün muhtelif noktalarında gece ile gündüz uzunluğu değişir ve mevsimler meydana gelir.

Dünya ayrıca bütün güneş sistemiyle birlikte de hareket eder. Güneş sistemi diğer yıldızların da hareketine uyarak gitmektedir. Bu hareketin hızı ise saatte 72 bin km.dir.

Âyet-i kerime'de:

"Kesin olarak inananlar için yeryüzünde açık deliller vardır." buyuruluyor. (Zâriyât: 20)

Meselâ dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi ve güneşin çevresinde belli bir mesafede elips çizerek hareketini sürdürmesi gece ile gündüzü ve mevsimleri meydana getirmektedir. Kendi mihveri etrafında bir dönüşünü 24 saatte değil de, daha az veya daha fazla bir zamanda tamamlasaydı, gece ve gündüz durumları bu günkü gibi düzenli ve dengeli olmazdı. Güneşin etrafında elips değil de tam bir daire çizseydi mevsimler meydana gelmezdi.

"De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın. Allah'ın yaratmaya nasıl başladığına bir bakın! İşte Allah, ahiret hayatını da (aynı şekilde) yaratacaktır. Gerçekten Allah'ın herşeye gücü yeter." (Ankebût: 20)

Allah-u Teâlâ dünyayı içindekilerle beraber insanların istifadesine sunmuş, bir vakte kadar insanoğluna karargâh kılmış, yeryüzünün ıslahından sonra üzerinde azgınlığa sapmamalarını emir buyurmuştur:

"Islah olmuşken yeryüzünde fesad çıkarmayın." (A'râf: 56)

İnsanlar Allah-u Teâlâ'nın kurduğu düzeni ve dengeyi bozmaya kalkarlarsa, yaptıklarından sorumlu olmuş olurlar.

 

 

GÜNEŞ VE AY

 

Işık ve Nur:

Güneş, dünyanın da dahil olduğu güneş sisteminin merkezi, aynı zamanda dünyaya en yakın olan yıldızdır. Büyük görünmesinin sebebi de bu yakınlığıdır. Güneş dünyaya ısı, ışık, dolayısıyle hayat veren kaynaktır. Güneş olmasaydı, dünyada hayat olmayacaktı.

Güneş kendi sistemindeki gezegenlerin merkezidir. Bu gezegenler güneş etrafında yörünge çizerler. Bu gezegenleri ayakta tutan da güneştir.

Güneşle, güneşin etrafındaki yörüngelerin üzerinde dolaşan gezegenler ve bu gezegenlere bağlı uyduların hep birlikte meydana getirdiği uyarlı ve hareketli topluluğa güneş sistemi adı verilmektedir.

Ay ise dünyanın tek uydusudur. Dünya güneşin çevresinde nasıl dönerse, o da dünyanın çevresinde döner. Bu şekilde aynı zamanda dünya ile beraber güneşin de çevresinde dönmüş olur. Ayın dünya etrafındaki hareketi bir yörünge üzerindedir. Bu yörünge dünyanın, güneş etrafındaki yörüngesi gibi, bir elips biçimindedir.

Allah-u Teâlâ güneşin ve ayın; kudretinin kemâline, saltanatının büyüklüğüne işaret eden alâmetler olduğunu Âyet–i kerime'sinde beyan buyurmaktadır:

"Gökte burçlar yaratan, orada ışık saçan güneşi ve nurlu ay'ı vâreden Allah, yüceler yücesidir." (Furkân: 61)

Güneş bu burçlarda gezinir, dünyaya ışık saçar. Geceleri yeryüzünü aydınlatan parlak ay da bu burçlarda yer almaktadır.

Kaynağı kendinden değil de başka bir cisimden alıp yansıttığı için aya nûr denilmiştir

"Güneşi ışık, ay'ı nûr yapan O'dur." (Yunus: 5)

Allah-u Teâlâ güneşten çıkan şualara "Işık", ayın şualarına da "Nur" adını vermiştir.

Ayın nuru, güneşin ışığının bir yansımasıdır. Güneşin ışığı aslından, ayın nûru ise güneştendir.

 

Güneş ve Ay İçin Yörünge:

Allah-u Teâlâ Âyet–i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:

"Ay için de konak yerleri tayin etmişizdir. Nihayet o eğri hurma dalı gibi (hilâl) olur da geri döner." (Yâsin: 39)

Ay, güneş gibi istikrarlı bir şekilde akıp gitmez. O bir gezegendir, her gün bir konak yerine gelir, her konağa göre bir şekilde görünür.

"Güneş de kendi yörüngesinde akıp gider. İşte bu, çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir." (Yâsin: 38)

Kör bir tabiatın eseri değildir.

Sadece güneş değil, bütün yıldız ve gezegenler bir yöne doğru akıp gitmektedirler.

Bu takdir o kadar güzel ve bu vazife dağılımı o kadar yerindedir ki:

"Ne güneş aya yetişebilir, ne de gece gündüzü geçebilir." (Yâsin: 40)

Çünkü bu ışık saçan yıldızlardan her birisinin kendi için tayin edilmiş bir alanı vardır. Güneşin aydınlatma zamanı gündüzdür, ayın aydınlatma zamanı ise gecedir.

"Her birisi bir yörüngede yüzerler." (Yâsin: 40)

Vazifeleri o kadar güzel ve düzenli bir şekilde dağıtılmıştır ki, biri diğerine çarpmaz.

Bu gerçek, gözlere çarpıp durmaktadır. Güneş ile ayın doğuşu ve batışı hergün tekrarlandığı için, alışkanlık icabı insanlar tesirini hissedememektedirler.

"O, bilen insanlar için âyetlerini birer birer açıklar." (Yunus: 5)

Tafsilatlı olarak bildirir. Anlamaya kabiliyetli olan kimseler bu deliller üzerinde dikkatlice düşünecek olurlarsa, onlardan istifade edebilirler.

"Tâ ki, Rabb'inize kavuşacağınıza kesin bilgi edinesiniz." (Ra'd: 2)

Yakînen bilesiniz ki, bir gün olup o yıldızlar gibi sizin de eceliniz gelecek, bugünkü hareketiniz sona erecek, yaptıklarınızın cezasını çekmek üzere ister istemez Rabb'inizin huzuruna çıkarılacaksınız.

 

Belirli Bir Vakte Kadar:

Ay, güneş ve diğer gezegenler, Allah-u Teâlâ'nın ezelî ilminde belli olan bir zamana kadar dönmeye devam edeceklerdir.

"Güneşi ve ay'ı musahhar kılmıştır. Bunların her biri, muayyen bir vakte kadar akıp gitmektedir." (Ra'd: 2)

Gökyüzündeki cisimlerden her biri, kendine mahsus bir program ve düzen içinde kendi yörüngesinde, yolunu şaşırmadan belli bir hedefe doğru yol alıp gidiyor.

"Âdetleri üzere seyreden güneşi ve ay'ı size musahhar kılmıştır." (İbrahim: 33)

Herbirinin belli olan eceli gelince o hareket duracaktır.

"İşte Rabb'iniz olan Allah budur. Hükümranlık O'nundur." (Fâtır: 13)

Bütün mükevvenat O'nun hakimiyeti ve mülkiyeti altında bulunmaktadır.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir gün güneşin battığı bir sırada Ebu Zerr -radiyallahu anh-e: "Güneş nereye gider bilir misin?" diye sordu. "Allah ve Resul'ü bilir." demesi üzerine şöyle buyurdu:

"Güneş gider, arşın altında secde eder ve tekrar doğmak için izin ister, izin verilir. Bir gün gelip secde edip izin ister, fakat secdesi kabul edilmeyip izin verilmez. Ona: ‘Geldiğin yere git, battığın yerden doğ!' denilir. O da battığı yerden doğar." (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1321)

Bu hadise kıyametin kopmasının bir bakıma başlangıcı olacaktır.

 

Tefekkür:

Güneş ve ay, bir tür hesabın işaretidirler.

Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:

"Güneşi ve ay'ı da hesap için bir ölçü kılmıştır." (Enâm: 96)

Gündüzün alâmeti olan güneş ile gecenin alâmeti olan ay hesap vasıtalarıdır, zamanın hesabı onların hareketleriyle bilinir. İnsanlar günlerin sayısını, haftaları, ayları, mevsimlerin vaktini, meyvelerin bitkilerin olgunlaşma zamanlarını bunlarla tesbit edebilmektedirler.

Canlılar güneşin yeryüzünden belli mesafede tutulması sebebiyle varlıklarını sürdürebilmektedirler. Eğer güneş ölçüsüz hareket etseydi, yeryüzüne az da olsa yaklaşsa veya uzaklaşsa idi, hayatın idamesine imkân olmazdı.

"Güneş de ay da bir hesap ile (yürümekte)dir." (Rahman: 5)

Gökyüzündeki milyarlarca yıldızdan bir tanesi de güneştir. Büyüklüğü ve kitlesi diğer yıldızlardan küçük olduğu halde, diğer yıldızlara göre dünyaya yakın olmasından dolayı görünüşü daha büyük ve parlak gözükmektedir.

Dünyaya olan uzaklığı 149,5 milyon km. olup, ışığı 8 dakika 20 saniyede dünyaya ulaşır.

Ay ise dünyaya ortalama 384 bin km.'dir. Bu uzaklık dünyaya en yakın olduğu zaman 350 bin km. ve dünyadan en uzak olduğu zaman da 409 bin km. olmak üzere yılın muhtelif günlerinde değişiklik gösterir.

Dünyadan elli defa küçük olan ay, saatte 3600 km. hızla yol almaktadır. Dünya güneşin etrafında dönerken, ay da onu takip eder, dünyanın etrafında dönerken kendi etrafında da 29 günde döner ve dünyaya hep aynı yüzünü gösterir.

Ay kendisi ısı ve ışık kaynağı değildir, ancak güneşten aldığı ışıkla ısınır. Ay yüzeyinin atmosferi olmaması ve yüzeyinin de iyi bir yansıtıcı olmaması dolayısıyle; güneşten aldığı ısının yüzde 93'ünü yutar, geriye kalan yüzde 7 sini yansıtır.

"İşte bu, çok güçlü ve her şeyi bilen Allah'ın takdiridir." (Enâm: 96)

Bu nizam ve intizam olmamış olsaydı, yeryüzünde bu tarz bir hayat görülmezdi.

Güneşin doğuşundaki ve batışındaki sonsuz hikmetleri bir düşün!

Eğer güneş olmasaydı, dünya karanlık olurdu. Bu karanlık dünyada insanlar birbirleriyle anlaşamaz, işlerini göremezlerdi. Aynı zamanda hayati ihtiyaçları için çalışmazlardı. Güneş ışığı olmasa gözlerden istifade edilmez, renkler görülmezdi.

Güneşin hareketi olmasaydı, devamlı gündüz olacağından insanlar durup dinlenmez, gündüzden faydalanmak için devamlı çalışırlardı.

Geceleyin çalışmaya mecbur olduğumuz zamanlarda ay ışığından faydalanırız. Ayın ışığı mutedildir. İnsanların geceleyin rahatça çalışmaları ve yorgun düşmemeleri için ısısı ve ışığı azdır.

Bir düşün! Allah-u Teâlâ geceyi istirahat zamanı, gündüzü de maişet zamanı olarak tayin etti.

Güneşi her gün doğudan doğduruyor, tâ batıya kadar hiçbir boşluk bırakmadan ısısını ve ışınlarını her yere ve her canlıya ulaştırıyor. Güneşin bu nimetlerinden doğu ile batı arasında hiçbir yer ve hiçbir canlı mahrum bırakılmıyor, her şey ölçülü olarak istifade ediyor.

Bir bak! Mevsimlerin meydana gelmesi için güneşin eksenini nasıl eğik tuttu?

Mevsimler sayesinde insanlar, hayvanlar ve bitkiler muhtaç oldukları yaşama zeminini bulurlar.

Kış mevsiminde ağaç ve bitkilerdeki ısı azalır, bu suretle ağaç ve bitkilerin tomurcukları husule gelir. Hava sıcaklığının düşmesiyle bulutlar ve yağmur meydana gelir.

İlkbaharda tomurcuklar harekete geçer. İzn-i ilâhî ile bitkiler doğar, ağaçlar çiçek açar.

Yazın havalar ısınır, meyveler olgunlaşır, hasat yapılır.

Sonbaharda hava ılır, geceler uzamaya başlar.

Bütün bunlar Allah-u Teâlâ'nın Ulûhiyet'ini ve Samediyet'ini açıkça gözler önüne serer. Her şey, her an O'na muhtaçtır, O'nun hayat vermesiyle hayat bulmakta, varlıklarını devam ettirmektedirler.

 

 

GECE ve GÜNDÜZ

 

İki Alâmet:

Karanlığı ile gecenin, aydınlığı ile gündüzün birbirini takip etmesi, dünyanın yaratıldığı andan bugüne kadar sürüp gelmektedir ve kıyamete kadar da bu düzen devam edecektir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde şöyle buyurmaktadır:

"Yemin ederim şafak vaktine!" (İnşikâk: 16)

Şafak, akşam güneş battıktan sonra ufukta görünen kırmızılığın adıdır.

"Yemin ederim geceye ve derleyip topladığı şeylere!" (İnşikâk: 17)

Gecede bütün mahlukat sükuna erer, her biri kendi yerine ve barınağına sığınıp girer.

"Güneşi ortaya çıkaran gündüze andolsun!" (Şems: 3)

Bu güneş ışığının tam bir yayılma ile diğer bir durumuna yemindir.

"Onu örten geceye andolsun!" (Şems: 4)

Bu da gecenin güneşi ve bütün ufukları sarıp kaplayarak ışığı tamamen örtmeye başladığı halindeki koyu karanlık zamana yemindir.

"Kararmaya yüz tuttuğu zaman geceye andolsun!" (Tekvir: 17)

Gecenin gelme vakti, kararmaya başladığı ilk saatlerdir. Gitme vakti de, yok olmaya yüz tuttuğu, sabaha yöneldiği son saatlerdir ki sabahın müjdesidir.

"Ağarmaya başladığında sabaha andolsun!" (Tekvir: 18)

Aydınlığı genişleyip her tarafa yayılan ve neticede apaçık gündüz hâline gelen sabaha yemindir.

Allah-u Teâlâ gecenin karanlığını gündüzün ışığıyla, gündüzün ışığını gecenin karanlığı ile giderir. Herbiri diğerini durmadan ve gecikmeden kovalar. Biri gider gitmez diğeri, o gittiğinde ise öbürü hemen gelir. Işığı karanlığa giydirip örttürdükten sonra, bir de çevirip karanlığı ışığa giydirir.

 

İlâhî İbretler
Rabbânî Hikmetler:

Bütün bunlar O'nun yarattıkları hakkında dilemiş olduğu hikmet ve takdire göre olmakta, son derece hassas ve mükemmel bir şekilde cereyan edip durmaktadır.

"Geceyi gündüze katar, gündüzü de geceye katarsın!" (Âl-i imrân: 27)

Bir yandan gece kırpılıyor, gündüze ekleniyor; bir yandan da gündüz kesiliyor, geceye ekleniyor. Yavaş yavaş gecenin karanlığı gündüzün aydınlığında kayboluveriyor, gecenin karanlığı içerisinden şafağın aydınlığı yavaş yavaş ortaya çıkıyor.

Kış mevsiminin başlangıcında yavaş yavaş geceler uzuyor ve gündüzden kırpmaya başlıyor. Bir müddet sonra da yavaş yavaş gündüzler uzuyor, geceler kırpılmaya başlıyor ve yaz mevsimi geliyor.

"Allah gece ile gündüzü çevirir. Şüphesiz ki bunda basiret sahipleri için ibret vardır." (Nûr: 44)

Allah-u Teâlâ burada hususiyetle kalp gözleri açık olan basiret sahiplerini anmıştır. Zira ibretlerden faydalananlar ancak onlardır. Kalpleri zulmetler içinde olanlar, bu parlak delilleri görüp de tasdik etmek kabiliyetinden mahrum kalmışlardır.

"İbret almak ve şükretmek isteyenler için gece ile gündüzü birbiri ardınca getiren O'dur." (Furkân: 62)

Sabah akşam, yaz ve kış, bu tabii hadise ile insanlar her gün karşılaşırlar. Gece kaybolur, aydınlık gelir; aydınlık gider karanlık basar. Gece gündüze girer ve kış boyunca geceler gündüzlerden uzun olur. Gündüzler geceye girer ve yaz boyunca gündüz geceden uzun olur.

"Göklerin ve yerin yaratılışında, gece ve gündüzün birbiri ardınca gelip gidişinde akl-ı selim sahipleri için elbette deliller vardır." (Âl-i imrân: 190)

Ki bu deliller bütün kâinatın O'na mahsus olduğuna ve O'nun kudretinin kemaline, büyüklük ve azametine delâlet ederler.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu Âyet-i kerime nâzil olduğu gece gözyaşları sakal-ı şeriflerini ıslatacak derecede ağlamışlar ve:

"Bunu okuyup da bu hususta düşünmeyenlere yazıklar olsun!" buyurmuşlardır. (Buhârî-Müslim)

Allah-u Teâlâ bir çok Âyet-i kerime'lerinde tefekkürü emir buyurmuş ve tefekkür edenleri övmüştür.

Ezcümle buyurur ki:

"Onlar ayakta iken, otururken, yanları üzerine yatarken Allah'ı zikrederler. Göklerin ve yerin yaratılışı üzerinde düşünürler (ve şöyle duâ ederler):

Ey Rabb'imiz! Sen bunu boşuna yaratmadın. Seni tesbih ederiz. Bizi ateş azabından koru.

Ey Rabb'imiz! Sen kimi ateşe koyarsan, onu rezil etmiş rüsvây etmiş olursun. Zâlimlerin hiç yardımcıları yoktur.

Ey Rabb'imiz! Doğrusu biz: ‘Rabb'inize inanın!' diye imana çağıran bir davetçiyi işittik, hemen iman ettik.

Ey Rabb'imiz! Günahlarımızı bize bağışla! Kötülüklerimizi ört! Canımızı iyilerle beraber al.

Ey Rabb'imiz! Bize peygamberlerin vasıtasıyla vâdettiklerini ikram et ve kıyamet gününde bizi rezil etme, rüsvây etme! Şüphesiz ki sen vâdinden caymazsın." (Âl-i imrân: 191-194)

Allah-u Teâlâ'nın emir buyurduğu bu tefekkür, O'nun yarattıkları üzerinde yapılması gereken tefekkürdür, Zât-ı Ecell-ü âlâ'sı hakkında tefekkür câiz değildir.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyururlar:

"Allah'ın yarattıkları hakkında tefekkür ediniz, zâtı hakkında tefekkür etmeyiniz." (Câmiu's-sağîr)

İnsan her yerde Allah-u Teâlâ'nın eserlerini görecek. Bu tefekkürler sayesinde iman tekâmül etmiş olur.

 

 

GÖLGE

Cisimlerin gün boyunca güneş ışıklarına karşı aldığı şekillere gölge denilmektedir. Dünyanın güneş etrafındaki hareketine uygun olarak gölge de hareket eder, biçimi ona göre değişir.

Âyet-i kerime'de şöyle buyurulmaktadır:

"Allah yarattığı şeylerden sizin için gölgeler yaptı." (Nahl: 81)

Gölge, ışık ile karanlık arasında hoş bir durumdur.

Gölgelerin uzanıp kısalmasını gözlemek, insan ruhuna sükunet verir. Her şeyde Allah-u Teâlâ'nın yüce kudretine işaret eden deliller olduğu gibi, gölgede de büyük hikmetler ve ibretler vardır.

Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:

"Rabb'ini görmedin mi, gölgeyi nasıl uzattı?" (Furkân: 45)

Allah-u Teâlâ'nın hitabına muhatap olan Enbiyâ-i izam hazeratı gibi, has kulların da içten nazarları olduğu Âyet-i kerime'de işaret edilmektedir.

Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyuruyor:

"İçinizde... Görmüyor musunuz?" (Zâriyât: 21)

Demek ki gören var. İçinde O olduğunu bilen bunları görür, O'nunla görür. O'nunla gören insan kendisinin bir maske olduğunu, bir resimden bir paçavradan ibaret olduğunu hem bilir hem de görür. Bu mevzu onlara mahsustur, avama mahsus değildir.

Hülâsa olarak arzetmek gerekirse;

Nefs-i emmâre'de bulunan kişinin imanı suretâdır. Mutmainne'ye varan nefis ise kemâle ermiştir. Hakk'ı görür kendini görmez.

 

 

YILDIZLAR

 

Yıldız ve Gezegen:

Kendinden ışık neşreden ve aslında birer güneş olan ecrâma yıldız denildiği gibi; böyle olmayıp da herhangi bir yıldızdan yani güneşten ışık alıp ona tâbi olan kütlelere de "gezegen" adı verilir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde, hareket halinde iken yıldızların mesken edindiği yüksek menzilleri bulunan göğe, şeref ve değerlerini ortaya koymak için yemin etmektedir.

"Andolsun burçlar sahibi gökyüzüne!" (Bürûc: 1)

Bu burçlar, gezegen yıldızların menzil ve meskenleridir.

Kur'an-ı kerim'de herbiri birer güneş olan yıldızlardan sözedilmiş ve hatta bunların bir gün sönüp kararacakları bildirilmiştir.

Yine Kur'an-ı kerim'de on dört yerde yıldız mânâsına gelen "Necm" kelimesi; beş yerde ise "Kevkeb" kelimesi geçmektedir. İki yerde kandiller mânâsına gelen "Mesâbîh" kelimesi kullanılmış, ayrıca dört yerde de "Şihab"lardan söz edilmiştir.

Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:

"Hayır! Yıldızların yerleri üzerine andolsun ki!" (Vâkıa: 75)

Kur'an-ı kerim'in verdiği bu bilgi, yıldızların yerlerinin büyüklüğünü göstermektedir.

Milyonlarca yıldız ve gezegen arasında çıplak gözle görülebilenler olduğu gibi, teleskoplarla da görülemeyenler vardır. Hatta görmek şöyle dursun, gerekli âletlerin farkına varması mümkün olmayanları dahi bulunmaktadır.

Halbuki ışığın saniyedeki hızı üç yüz bin kilometredir ve ışık dünyanın çevresini bir saniye zarfında 7.5 defa dönebilecek bir hıza sahiptir.

"Hayır! (Gündüz) kaybolan yıldızlara andolsun! (Gece) ortaya çıkıp gözükenlere!" (Tekvir: 15-16)

Ötekinden alabildiğine uzak bir yerde duran her bir yıldız bir hikmet ve takdir ile yerine konulmuştur. Herhangi bir yıldızın ötekine yaklaşması veya birinin diğerine çarpması ihtimali yoktur.

"Yıldızlar da O'nun buyruğuna boyun eğmiştir. Elbette bunların her birinde aklını kullananlar için dersler vardır." (Nahl: 12)

Dünya güneş sisteminin bir parçasıdır. Güneş sistemi ise içinde bulunduğu galaksinin bir parçasıdır. Galaksi ise bu uçsuz bucaksız kâinatın bir parçasıdır.

Allah-u Teâlâ azametli kudretine dikkatleri çekerek Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"Üstlerindeki göğe bakmazlar mı ki, biz onu nasıl bina ettik ve nasıl süsledik?" (Kâf: 6)

Başlarının üzerindeki nice yıldızlar deveran edip durmaktadırlar.

"Onun hiçbir çatlağı da yoktur!" (Kâf: 6)

Dünyadan yüzbinlerce defa daha büyük gezegenler bu kâinat içinde yüzer dururlar. Güneşten binlerce defa daha parlak yıldızlar onun içinde parlarlar. İçinde bulunduğumuz bu güneş sistemi, bütünü ile bu kâinatın sadece bir galaksisinin bir köşesine sıkışmıştır.Sadece bu bir galakside bizim güneşimiz gibi yüzbinlerce sabit yıldız vardır. Şu ana kadar da bu şekilde bir milyon kadar galaksinin varlığı tesbit edilmiştir. Bu yüzbinlerce galaksiden bize komşu olan en yakın galaksi, ışık senesine göre bir milyar senede ışığı yeryüzüne ulaşan bir mesafede bulunmaktadır. Bu da insanoğlunun şu ana kadar bilgisinin ulaşabildiği kâinat, gerçek kâinat karşısında denizde bir damla kadar bile değildir. İnsanlar Allah-u Teâlâ'nın kudret ve azametini ölçmekten ne kadar âcizdirler.

 

 

RÜZGÂRLAR

 

Estikçe Esenler,
Savurdukça Savuranlar:

Rüzgâr, hareket halinde bulunan hava demektir. Havayı harekete geçiren sebep ise atmosferdeki basıncın azalması veya yükselmesidir. Sıcak bölgeler "Alçak basınç", soğuk bölgeler "Yüksek basınç" sahalarını doğurur. Dünyanın kendi ekseni etrafında dönmesi, çevresini saran atmosferin de aynı şekilde hareket etmesi, rüzgârların da dünyanın hareketi esnasında dönüp dolaşmasına sebep olmaktadır.

Bu ise şüphesiz ki kör bir tesadüf değil, her şeyi en ince teferruatı ile bilen Allah-u Teâlâ'nın takdiridir.

Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:

"Estikçe esenlere andolsun ki!" (Mürselât: 2)

Öyle rüzgârlar ki her tarafa süratle dağılıp gider, ağaçları kökünden söker.

"Savurdukça savuranlara andolsun ki!" (Zâriyât: 1)

Rüzgârların gönderilmesi Allah-u Teâlâ'nın kudretine bir delil olduğu gibi, insanlar için de büyük bir nimettir.

Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:

"Rüzgârları (yağmurun yağacağına, aşılamanın yapılacağına) müjdeciler olarak göndermesi O'nun delillerindendir." (Rûm: 46)

Yağmurun yağdırılması, buna bağlı olarak mahsullerdeki verimlilik ve rüzgârın esmesi ile birlikte gelen huzur, Allah-u Teâlâ'nın rahmetinin eserlerinden başka bir şey değildir.

"Allah odur ki rüzgârları gönderip bulutları yürütür, onları dilediği gibi gökte yayar ve parça parça eder." (Rûm: 48)

Dilediği taraflara dağıtır, uzun veya kısa bir müddet havada tutar. Kimi zaman gökyüzünü kapatacak şekilde yayılırken, kimi zaman da dağınık parçalar halinde olurlar.

"Sonra da bulutların arasından yağmurun çıktığını görürsün." (Rûm: 48)

Yeryüzüne şeffaf damlalar halinde dökülmeye başlar.

"Kullarından dilediğine yağmuru verdiğinde, onlar hemen sevinirler." (Rûm: 48)

Yağmura ihtiyaçları sebebiyle, yağmur yağdığından dolayı yüzlerinde sevinç parıldar.

"Oysa onlar, daha önceden üzerlerine yağmur indirilmesinden iyice ümitlerini kesmişlerdi." (Rûm: 49)

Artık yağmurların yağmayacağına, mahsullerin yetişmeyeceğine, kendilerinin ihtiyaç ve zaruret içinde kalacaklarına kanaat getirmiş bulunuyorlardı.

Artık yağmurdan bütünüyle ümitlerini kestikleri bir anda birden yağmur yağmaya başlamış, arazileri kuruduktan sonra yeşermiş, en güzel bitkilerden bitirmeye başlamıştır.

Bu sebepledir ki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurur:

"Allah'ın rahmetinin eserlerine bir bak! Yeryüzünü ölümünden sonra nasıl diriltiyor?

Şüphesiz ki O, ölüleri de mutlaka diriltecektir. O her şeye kâdirdir." (Rûm: 50)

Hazana uğrayıp ölü hale geldikten sonra Allah-u Teâlâ yeryüzünü nasıl bitki bitirir hale getiriyor, çeşitli meyvelerle nasıl canlandırıyor?

Kurumuş, ruhsuz ceset gibi olan toprağa hayat vermeye, otlarla ve çiçeklerle süslemeye kâdir olan Allah-u Teâlâ'nın, öldükten sonra da insanları diriltmeye kâdir olduğu apaçık bir gerçektir. Hiçbir şey O'nu âciz bırakamaz.

 

Aşılama:

Rüzgârlar taşıyıcı ve dağıtıcı oldukları için, faydalarından birisi de ağaçları ve bitkileri aşılamasıdır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde:

"Rüzgârları aşılayıcı olarak gönderdik." buyuruyor. (Hicr: 22)

Bitkilerin üreme organları çiçeklerdir. Bazı bitkilerde aynı kök üzerinde çiçeklerin bazısı dişi bazısı da erkektir. Bazı bitkilerde ise erkek ve dişi çiçekler ayrı kökler üzerindedir. Aşılanması için erkek ve dişi hücrelerin birleşmesi, çiçek tozunun dişi organın tepeciğine konması gerekir. İşte bu aşılama işi rüzgâr ve böcekler vasıtası ile gerçekleşir.

Bunun meydana gelmesi için de rüzgârın belirli bir miktar ile uygun ve yumuşak bir şekilde esmesi gerekir. Yoksa aşılama yerine bozma olur. Bütün rüzgârlar ilâhî bir tasarruf olduğu gibi, bunların aşılama yapacak derecede esmeleri de ilâhî bir lütuftur.

Bitkilerde rüzgârın yapabileceği bir aşılama yakın zamanlara kadar bilinmiyordu. Bu Âyet-i kerime'nin açıklandığı gerçek bin küsur sene sonra anlaşılmış, bu Âyet-i kerime'nin de bir mucize olduğu meydana çıkmıştır.

Su olmasaydı bu aşılar hükümsüz olurdu. Onun içindir ki rüzgârlara bulutları aşılatarak:

"Gökten de su indirdik, onunla sizi suladık." (Hicr: 22)

Tesadüfe kalsaydı ne rüzgâr eser, ne aşılama olur, ne de yağmur yağardı.

"Yoksa o suyu siz depolayamazdınız." (Hicr: 22)

O suyu indiren, kuyularda, pınarlarda, göllerde muhafaza eden de O'dur.

 

Rüzgâr ve Yağmur:

Yağmurun bulutlardan gelebilmesi için bulutların su buharı ile yüklenmesi ve rüzgârlar tarafından taşınması gerekir.

"Allah gökten su indirir de dereler kendi miktarınca dolup taşar." (Ra'd: 17)

Hayatın kaynağı olan su bir çok değişikliklere uğrasa da, sonunda yine buharlaşır, kendisine karışan yabancı maddelerden arınır ve bulutları meydana getirir, sonra tekrar yeryüzüne inerek devr-i daim yapar. Öyle bir nizam ve intizam ki hiç şaşmaz ve her yönden ilâhî kudretin azametini ve sınırsızlığını sergiler.

"Size gökten su indiren O'dur. O sudan içersiniz. Hayvanlarınızı otlattığınız bitkiler de onunla biter." (Nahl: 10)

Suyun içinde bulunan bazı maddeler, bitkilerin gıda almalarını sağlarlar. Bitkiler bu suyu kökleri vasıtasıyla yerin dibinden alırlar.

"Gökten su indirdik ve orada her güzel çiftten bitirdik." (Lokman: 10)

Bunlar ne kadar güzel, lâtif birer manzara teşkil ediyorlar! Beşeriyet bunlardan ne kadar istifade ediyorlar!

 

İbret ve Deliller:

İnsanları korkuya ve ümide düşüren şimşekler, gökten yağdırılan yağmurlar ile yeryüzünün yeniden hayat bulması, Allah-u Teâlâ'nın birliğine ve gücüne delâlet etmektedirler.

Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:

"O'nun delillerinden biri de, size hem korku hem de ümit vermek için şimşeği göstermesi, gökten su indirip onunla ölümünden sonra yeryüzüne hayat vermesidir." (Rûm: 24)

Yıldırımlardan korkmanız ve yağmuru beklemeniz için size şimşeği göstermesi; yeryüzü ekinsiz ve bitkisiz bir halde iken gökten yağmur yağdırıp yeryüzünde bitkiler bitirmesi de vahdaniyetine ve ulûhiyetine delâlet eden delillerdendir.

"Şüphesiz ki bunda aklını kullanan bir topluluk için ibretler vardır." (Rûm: 24)

Gök gürültüsü ve şimşek, yağmurun geleceğini ve mahsulün iyi olacağını müjdeler, fakat bunun yanında bir yerlere yıldırım düşeceği veya şiddetli bir yağmur yağarak âfet olacağı hususunda da korku uyandırır.

 

Hayat Kaynağı:

Su her canlının hayat kaynağıdır. İnsanlar içmek, ekin ve hayvanlarını sulamak için ona son derece muhtaçtırlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'sinde buyurur ki:

"Biz gökten tertemiz bir su indirdik." (Furkân: 48)

Yağmurla birlikte suyun bütün kirlerden arınmış hususuyeti de belirtilmektedir.

"Ki o su ile ölü toprağa can verelim, yarattığımız hayvanları ve bir çok insanları onunla sulayalım." (Furkân: 49)

Bütün bunların ardında âlemlerin Rabb'i olan Allah-u Teâlâ'nın hikmet ve kudreti gizlidir.

Toprak, su, hava ve mevsim unsurları münasip bir şekilde bir araya geldiği zaman, bitkiler büyümeye ve gelişmeye başlarlar. Binlerce çeşidi olan bitkiler, insanlar ve hayvanlar için gıda, elbise, ilâç ve daha bir çok ihtiyaçları karşılamaktadırlar.

Akıl sahibi bir insan, böyle muazzam bir nizamın bir tesadüf eseri olduğunu düşünemez.

 

Buhar:

Suyu güneş harareti vasıtasıyla buharlaştırıp bulutlaştıran ve yağmur halinde indiren, bütün canlıların hayatının devamını sağlayan ve buna muktedir olan sadece Allah-u Teâlâ'dır. Buhar şeklinde saf ve berrak olarak denizlerden yükseltip bulutlarda toplar, sonra da onu yağmur şeklinde indirir. Bu fiziki ve kimyevi hadiseler kendiliğinden değil, ilâhî bir plân dahilinde cereyan etmektedir.

Rüzgârlar bulutları O'nun emriyle sürüklerler ve belli bölgelerde yine O'nun tayin ettiği zamanlarda yağmur yağdırırlar.

Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:

"İçmekte olduğunuz suyu da söyleyin bana! Onu buluttan indiren siz misiniz, yoksa biz miyiz?" (Vâkıa: 68-69)

İnsan hayatı için, ekmekten daha mühim olan suyu insanoğlunun istifadesi için yaratmış, onun tatlı olmasını da takdir buyurmuştur.

"Eğer dileseydik, onu (içilmeyecek) tuzlu bir su yapardık. Hâlâ şükretmez misiniz?" (Vâkıa: 70)

Suyun bir özelliği de belli bir derece ısıda buharlaştığında, içinde buharlaşan suyun saf olmasıdır. Su şayet bu özelliğe sahip olmasaydı, denizlerden buharlaşan suda tuz da bulunur, yağmur yağdığında yeryüzü çorak bir hale gelir, hayattan eser kalmazdı.

Bir düşünün! Denizlerde yaşayan varlıklar tuzlu suda hayatlarını devam ettirebilirlerken, karada yaşayan varlıklar ise yağmur vasıtasıyla tatlı su elde ederek hayatlarını sürdürebilmektedirler.

"Size tatlı sular içirdik." (Mürselât: 27)

Tatlı suları bulutlardan O indirmiş, pınarlardan kuyulardan O çıkarmıştır.

Allah-u Teâlâ bu şartları hazırlamasaydı, dünyada yaşamak mümkün olmayacaktı.

O'nun mülkünde yaşayan, O'nun verdiği rızık ve O'nun bahşettiği su ile beslenen insan, nasıl olur da kendisini Rabb'inden müstağnî görür?

 

 

DAĞLAR

 

Dünyanın Dengeleri:

Allah-u Teâlâ Kur'an-ı kerim'in dört Âyet-i kerime'sinde insanları sarsmaması için yeryüzünde sâbit dağlar yarattığını, yedi Âyet-i kerime'sinde ise yeryüzüne sâbit dağlar yerleştirdiğini beyan buyurmaktadır:

"Yer onları sarsmasın diye, onun üstünde sabit dağlar yarattık ve doğru gidebilmeleri için orada geniş yollar açtık." (Enbiyâ: 31)

Toprak kütlesinin yaratılması ve dağların kazık gibi oturtulması ile, yeryüzü insanların yaşaması için oturulabilir bir hale getirilmiştir. Eğer yeryüzü sallanıp hareket etseydi, insanlar onun üzerinde yerleşemezlerdi.

Dünya ekvator itibariyle dakikada 27 km. hızla kendi etrafında, saatte 110 bin km. hızla güneşin etrafında ve güneş sistemiyle birlikte saatte 72 bin km. hızla hareket etmektedir.

Âyet-i kerime'ler dünyanın bu üç ayrı hareketiyle insanları sarsmadığının sebep ve hikmetini açıklamaktadır. Bu ilâhî beyanlardan anlaşılıyor ki, eğer dünya top gibi düz ve pürüzsüz olsaydı; yeryüzünde hayat olmazdı, belli aralıklarla sık sık sarsıntı ve titreşim meydana gelebilirdi. Dağlar olmasaydı, yer kabuğu pek çok şekilde yarılma va çatlamalara maruz kalırdı.

"O gökleri görebildiğiniz bir direk olmaksızın yarattı. Yere de sizi sarsmasın diye sağlam ve yüksek dağlar koydu ve orada her çeşit canlıları yaydı." (Lokman: 10)

Dağların yaratılması, insan hayatına sayısız nimetleri de beraberinde getirmiştir.

Yeryüzünü canlıların ve bitkilerin yaşamalarına elverişli verimlilikte yayıp hazırlayan Allah-u Teâlâ; yarattığı her canlıya, yaratılışındaki hususiyete göre bir yaşama zemini hazırlamıştır.

Şöyle ki; dağlarda ve soğuk iklimlerde yaşayan ve yetişen bazı hayvan ve bitki türleri, ovalarda ve çöllerde yaşayamazlar.

Diğer yandan dağlarda sıcaklığın azalmasıyla birlikte nemlilik de artar. Fazla nem ise yoğun bir bitki tabakasının meydana gelmesine yol açar ve iklimi müspet yönde etkiler.

Üstünde yetişen bitki çeşitlerinin zenginliği, havasının temizliği, insan sağlığı için çok lüzumlu olan oksijeni yayması, kirli havayı temizlemesi, her mevsimde değişen görüntüsü ayrı bir özellik arzetmektedir.

Bütün bunlar kör bir tesadüfün eseri olamaz. İlâhî kudret olmasa kuru toprakta otlar biter miydi, aynı sudan değişik hayatlar meydana gelir miydi?

 

Tefekküre Dâvet:

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde vahdaniyetini, azamet ve hâkimiyetini insanların ibret nazarlarına arzediyor, bütün beşeriyeti tefekküre ve insafa dâvet buyuruyor:

"Allah mı hayırlıdır, yoksa ortak koştukları şeyler mi?" (Neml: 59)

Onların Allah-u Teâlâ'ya şirk koştukları şeylerde hayır namına hiçbir şey olmadığı apaçık ortadadır. Böyle bir soru, onların ahmaklıklarını belirtmek ve başlarına kakmak içindir.

Bu başa kakmanın kuvvetini derece derece artırmak ve bu husustaki aklî delilleri beyan etmek üzere, devam eden Âyet-i kerime'lerde şöyle buyurulmaktadır:

"Yoksa gökleri ve yeri yaratan, gökten sizin için su indirip onunla bir ağacını dahi bitiremeyeceğiniz nice bahçeler meydana getiren mi?

Allah ile beraber başka bir ilâh mı var? Hayır, onlar Hakk'tan ayrılan bir güruhtur." (Neml: 60)

Göz göre göre Hakk'tan sapıyorlar, bu apaçık delil ve işaretleri göz önünde bulundurmuyorlar. Aynı sudan güzellikleri ile birlikte, değişik renk, tat ve şekillere sahip olan bitkilerin başkası tarafından yaratılmasının imkânsız olduğunu düşünemiyorlar.

O güzel bahçelerin yetişmesinde insanların da hizmeti olmaktadır. Fakat kendi kendilerine meyvelerini yetiştirmek şöyle dursun, bir ağacını bile bitiremezler.

Tatlı sular ile tuzlu suların birbirlerine karışmasını önleyen engel kılması da O'nun nimetleri arasındadır.

Akıllı bir kimseye layık mıdır ki Yaratıcı'sını inkâr etsin, O'na ibadeti terketsin de yaratılmışlara gönül bağlasın!

 

Dağların Tesbihi:

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde dağların tesbih ettiklerini, Davud Aleyhisselâm'ın Allah-u Teâlâ'yı tesbih etmesine katıldıklarını beyan buyurmaktadır:

"Biz dağları (Davud'un) emrine vermiştik. Sabah akşam onunla beraber tesbih ederlerdi." (Sad: 18)

Kendilerine mahsus bir hayat ile yaratılan o cesim dağlar, Davud Aleyhisselâm ile birlikte zikrediyorlardı.

"Davud'a dağları ve kuşları musahhar kıldık, onunla beraber tesbihte bulunurlardı.

Bunları yapan bizdik." (Enbiyâ: 79)

Dağların ve kuşların Davud Aleyhisselâm'a yönelişi ve onunla birlikte tesbih edişleri şu ilâhî emrin icabı idi.

"Ey dağlar ve kuşlar! Onunla beraber tesbih edin." (Sebe: 10)

Bu ilâhî emri alan dağlar ve kuşlar, Davud Aleyhisselâm'ın zikrine iştirak etmişlerdir.

•

Dağlar ve Emanet:

Kur'an-ı kerim'de ilâhî emanetin dağlara verildiği, ancak dağların bunu kabul etmediği beyan buyurulmaktadır:

"Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, korkup endişeye düştüler." (Ahzâb: 72)

Emanet göklerin, yerin ve dağların dayanamayacakları derecede ağır, yerine getirilmesi zor, mesuliyet getiren büyük bir yüktür.

Enes bin Mâlik -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Allah yeryüzünü yaratıp düzenlediğinde, yeryüzü sallanıyordu. Bunun üzerine Allah dağları yaratarak yerleştirdi. Sonra yeryüzü istikrar buldu.

Melekler dağların ağırlığına hayret ettiler ve: "Yâ Rabb'i! Yarattıklarının içinde dağlardan daha kuvvetli olan bir şey var mıdır?" diye sordular. Allah: "Evet, demir vardır." buyurdu. Melekler: "Yâ Rabb'i! Yarattıklarının içinde demirden daha kuvvetli bir şey var mıdır?" dediler. Allah onlara: "Evet, ateş vardır." buyurdu. Melekler: "Yâ Rabb'i! Yarattıklarının içinde ateşten daha kuvvetli bir şey var mıdır?" diye sordular. Allah "Evet, su vardır." buyurdu. Melekler: "Yâ Rabb'i! Yarattıklarının içinde sudan daha kuvvetli bir şey var mıdır?" diye sordular. Allah: "Evet, rüzgâr vardır." buyurdu. Melekler: "Yâ Rabb'i!" Yarattıklarının içinde rüzgârdan daha kuvvetli bir şey var mıdır?" diye sordular.

Allah onlara şöyle buyurdu:

"Evet! İnsanoğlu sağ eliyle sadaka verir de onu sol elinden gizlerse, o daha güçlü ve kuvvetlidir." (Tirmizi: 3590)

 

 

DENİZLER

 

Bol Bir Nimet:

Yeryüzünün dörtte üç kadar büyük bir kısmını denizler ve okyanuslar kaplamaktadır.

Dünya girintili ve çıkıntılı olduğu için alçak ve yüksek alanlar bulunduğundan, girinti ve çökük alanlarda sular birikmiş, böylece göller, denizler ve okyanuslar meydana gelmiştir.

Su, Allah-u Teâlâ'nın kulları için yarattığı nimetlerin en büyüklerindendir. İnsan susuz kaldığı zaman, bir yudum su için dünyanın bütün hazinelerini vermekten çekinmez. Bu büyük nimeti Allah-u Teâlâ kulları için ne kadar bol ihsan etmiştir.

Kur'an-ı kerim'de bir çok Âyet-i kerime'lerde denizlerin insanlara musahhar kılındığı haber verilmiştir.

"Allah, emriyle içinde gemilerin yüzmesi ve lütfundan (nasibinizi) aramanız için denizi size boyun eğdirendir." (Câsiye: 12)

Buna O'ndan başka kimsenin gücü yetmez.

Allah-u Teâlâ hava basıncını, rüzgârın hızını, yeryüzünün çekim gücünü tanzim etmiş, gemilerin yüzmesini sağlayan daha bir çok özellikler bahşetmiştir. Daha sonra da insanlara bütün bunları öğreterek denizlerinden faydalanmalarını mümkün kılmıştır.

"Tâ ki size rahmetinden tattırsın, gemiler O'nun emriyle yüzsün ve siz O'nun lütfundan (nasibinizi) arayasınız." (Rûm: 46)

Gemiler rüzgârlar sayesinde yüzer, rüzgârlar da O'nun emri ile hareket eder. Bunun içindir ki gemiler hakikatte O'nun emri ile yüzmektedirler.

"Umulur ki şükredersiniz." (Rûm: 46)

Bu nimetlerin yalnız O'nun olduğunu bilip mâbud olarak yalnız O'nu tanıyasınız, emir ve yasaklarına uyarak O'na kulluk edesiniz, nankörlükten kaçınasınız.

Elbette ki böyle pek faydalı nimetler ihsan buyuran Allah-u Teâlâ'ya arz-ı şükranda bulunmak icabeder.

 

Deniz ve Gemiler:

Bir hikmet sahibinin hikmeti ve bir Kâdir-i mutlak'ın muhteşem kudreti olmadan böyle bir sistemin meydana gelmesi düşünülemez.

"Görmez misin ki, gemiler denizde Allah'ın nimetleriyle akıp gider. Böylece size âyetlerini (varlığının delillerini) gösterir." (Lokman: 31)

Allah-u Teâlâ suda gemileri kaldıracak bir güç yaratmış olmasaydı, hiç şüphesiz ki gemiler denizin kabaran dalgalarını yararak akıp gidemezlerdi.

"Bunlarda pek sabırlı ve çok şükreden kimseler için âyetler (işaretler) vardır." (Lokman: 31)

Bu gemilerin musahhar kılınmasında ve taşıdıkları erzak ve ticaret mallarında, Allah'a yönelen, sıkıntı anında çok sabırlı, bolluk anında çok şükreden her kul için apaçık ibret ve alâmetler vardır.

"O'nun izniyle denizde yüzüp gitmeleri için gemileri emrinize verdi, nehirleri de size musahhar kıldı." (İbrahim: 32)

Gemileri insanlar yaptığı halde Allah-u Teâlâ insanlara musahhar kıldığını beyan buyurmaktadır. Çünkü gemilerin yapımına imkân veren sert ağaçları, demiri ve diğer malzemeleri O yaratmış, gemiyi nasıl inşa edeceklerini onlara ilham etmiş, suyu geminin akmasına uygun düşen akıcı özelliğe sahip kılmıştır. Bütün bunları O yarattığı için, bütün bunların yöneticisi O olduğu için, gemileri Zât-ı akdes'ine nisbet etmiştir.

"Denizde koca dağlar gibi akıp giden gemiler de O'nundur." (Rahman: 24)

Büyüklükleri itibariyle dağları andıran gemileri Allah-u Teâlâ insana musahhar kılmıştır. Bu sayede denizde istedikleri yere gidebilmekte, diledikleri gibi tasarruf edebilmektedirler.

Dağlar kadar gemilerin, demirden yapılmış uçakların ve diğer çeşit çeşit nakil vasıtalarının hepsi de ilâhî birer kudret eseridir. İnsanların bunlardan diledikleri gibi istifade etmeleri, ancak ve ancak Allah-u Teâlâ'nın izni ve iradesi ile mümkün olabilmektedir. Bundan dolayıdır ki insanlar ne kadar arz-ı şükranda bulunsalar yine de kulluk vazifelerini bihakkın yerine getirmiş olamazlar.

 

İnsan Fıtratı:

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime'lerinde denizlerdeki gemilerin akıp gittiklerini, temin ettikleri faydaları, ara sıra maruz kaldıkları tehlikeli durumları veciz üsluplarla hatırlatmaktadır:

"Rabb'iniz O'dur ki, lütfundan (nasip) aramanız için gemileri denizde sizin için yüzdürüyor.

Çünkü O size, çok merhametlidir." (İsrâ: 66)

Dolayısıyla kulları için rızık yollarını kolaylaştırmıştır, nimetlerin en lâtifini ve büyüğünü onlara bahşeder.

"Denizde başınıza bir musibet (boğulma tehlikesi) geldiği zaman, Allah'tan başka bütün yalvardıklarınız kaybolur gider. Fakat O sizi kurtarıp karaya çıkarınca, yine yüz çevirirsiniz." (İsrâ: 67)

İnsanoğlunun durumu gerçekten hayret vericidir. Rüzgârların deli dalgaları, bindikleri gemiye saldırdığında kesinlikle boğulacaklarını düşünerek korkarlar. Böyle bir durumla karşılaştıklarında, Allah-u Teâlâ'nın yardımından başka her şeyi unuturlar. Bütün güç ve kudretin sadece O'na ait olduğunu hissederler.

Fakat insan yine insandır. Sıkıntılardan kurtulup ayağı yere değince, kendisini kurtarmış olan Hâlik-ı kerim'den yüz çevirir. Onun seciyesi budur. Nimetleri ve sebepleri yaratanı unutur ve inkâr eder, sebepleri ilâh edinir.

"Gerçekten insan çok nankördür." (İsrâ: 67)

Allah'tan yana olanların ise kalpleri nûrludur, onlar müstesnâdır. Onlar darlıkta da bollukta da Hakk iledirler. Onlar Allah-u Teâlâ'nın emri olduğu için sebeplere tevessül ederler, bütün tedbirlerini alırlar. Böylece âdetullaha uymuş olurlar.

Allah-u Teâlâ sonra gelen Âyet-i kerime'lerde emniyet ve huzurun ancak hıfz-u himayede bulunabileceğini ve bu ilâhî sığınağın, denizde de, karada da, dalgaların arasında da, büyük fırtınalar karşısında da, en muhkem kalelerde de değişmeyeceğini beyan buyuruyor:

"Sizi kara tarafında yerin dibine geçirmeyeceğinden veya başınıza taş yağdırmayacağından emin mi oldunuz?

Sonra kendinize bir koruyucu da bulamazsınız." (İsrâ: 68)

Karaya ayak basmakla denizde boğulmaktan kurtuldunuz. O'nun sizden intikam almasından kendinizi nasıl emniyette hissedebilirsiniz? Kudret-i ilâhî karşısında her yer birbirine eşittir. Deniz tarafında batıp boğulmak mümkün ise, kara tarafında yerin dibine geçmek de mümkündür. Üzerinize felâketinizi taşıyan rüzgâr göndererek sizi yok edebilir. Depremle veya yanardağdan lavlar püskürtmekle üzerinize azap gönderebilir.

"Yahut sizi tekrar denize gönderip de üzerinize bir kasırga salarak, inkâr etmenizden ötürü sizi boğmayacağından emin mi oldunuz?

Sonra bize karşı, onun öcünü alacak bir kimseyi de bulamazsınız." (İsrâ: 69)

Bütün bunlar olduktan sonra sizi savunacak bir vekil bulamadığınız gibi, başınıza gelen felâketin hesabını soracak bir takipçi de bulamazsınız.

Allah-u Teâlâ'dan intikam almak isteyecek kim olabilir?

"Dilersek onları suda boğarız. Ne kendilerine bir yardımcı bulunur, ne de kurtarılırlar." (Yâsin: 43)

Onları boğulmaktan kurtaracak herhangi bir kimse de olmaz.

"Ancak bizim tarafımızdan bir rahmet ile ve bir süreye kadar geçinmeleri müstesnâ." (Yâsin: 44)

Ancak o takdirde kurtarılırlar.

 

Denizlerde Hayat:

Allah-u Teâlâ dünyaya daha ilk yaratılışından itibaren belli ölçüde su tahsis etmiştir. Yeryüzünün yüzde yetmişi denizlerle kaplıdır. Büyük deniz akıntıları, ekvator bölgelerindeki fazla sıcaklıkları soğuk noktalara taşır. Eğer yeryüzünde su ile kaplı alanların miktarı böyle olmasaydı, hayatın mümkün olmayacağı büyük ısı değişiklikleri meydana gelirdi.

Kutup bölgesinde soğuyan üst sular ağırlaşarak dibe inerler ve buradan da ekvatora doğru ilerler. Ekvatorda tekrar yükselerek ısınırlar ve yeniden kuzey akıntılarıyla kutup bölgesine dönerler. Derin sularda yaşayan hayvanlara gerekli olan oksijeni bu dip akıntıları sağlar. Dip sularının bu dolaşımı son derece yavaştır.

Bir hikmet sahibinin hikmeti ve bir Kâdir-i mutlak'ın muhteşem kudreti olmadan böyle bir ahenkli sistem düşünülemez.

Denizlerde yaşayan canlıların çeşidi pek çoktur. Yalnız balıkların ondokuz bin türü vardır. Fakat denizlerin her tarafı canlılar bakımından aynı derecede zengin değildir. Kıyıdan denizlere ve açık denizlere doğru gittikçe azalır. Ancak mikroskopla görülebilen hayvanlara karşılık, balinalar gibi, boyları 25-30 metreyi bulanlar da vardır.

Allah-u Teâlâ yarattığı şeyleri muhtelif şekillerde yaratmasındaki ilâhî kudretine dikkatleri çekerek Âyet–i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"İki deniz bir değildir. Birinin suyu pek tatlı ve serinleticidir, içimi de kolaydır. Diğeri ise tuzlu ve acıdır." (Fâtır: 12)

Kaynak ve kuyu suyu gibi toprak altı suları ile, nehir ve göl gibi yer üstü suları tatlı ve serinleticidir. Deniz ve okyanuslardaki sular ise alabildiğine acıdır.

"Böyle iken her birinden taze balık yersiniz." (Fâtır: 12)

Tuzlu denizde de balık oluyor, tatlı sularda da oluyor. Her biri farklı cinslerde ve şekillerdedir. Tatlısı da değişiktir. Bunlardan her cinsin vücud düzeni, içinde yaşaması gerektiği derinliğe tam uygun olarak yaratılmıştır.

Balıklar; insanlar, kuşlar ve bizzat kendi cinsleri için rızık kaynağı olduğu için, Allah-u Teâlâ onları çok çok üretmiştir.

Okyanuslarda büyük balıklara gıda vasıtası olan savunmasız balıklar olduğu gibi, okyanusu bir baştan öbür başa rahatlıkla dolaşan balıklar da vardır.

Allah-u Teâlâ topraktan hububat ve güzel kokulu bitkiler çıkardığı gibi; sudan da insanlar için inci ve mercan çıkarmaktadır.

"Bu iki denizden de inci ve mercan çıkar." (Rahman: 22)

Bu cevherler süs eşyası olarak kullanıldığı gibi, aynı zamanda ticaret nimetlerindendir. Nimetlerinin inceliklerini kullarına hatırlatan Allah-u Teâlâ sayıya ve hesaba gelmeyen nimetlerini tamamlayarak mükemmellik noktasına ulaştığını göstermektedir.

 

ATEŞ

Ateş, ısıtma ve aydınlatmayı sağlayan ilâhî bir nimet, aynı zamanda Allah-u Teâlâ'nın fâil-i mutlak olduğunu belgeleyen bir delildir.

Âyet-i kerime'lerde şöyle buyuruluyor:

"O ki, sizin için yeşil ağaçtan ateş çıkardı. Siz de ondan ateş yakıyorsunuz." (Yâsin: 80)

Allah-u Teâlâ bu ilâhî beyanı ile ağaçtaki odun ve kömürün yanıcılığını değil, sürtme ve temas ile yeşil ağaçtan meydana gelen hararet ve tutuşmayı haber vermektedir. Bu ise şimdi bildiğimiz bir elektrik hadisesidir. Âyet-i kerime aynı zamanda elektriğe işaret etmektedir.

Ağaç anılırken yeşil sıfatına yer verilmesi, yeryüzünü kaplayan bitki tabakasının durmadan yakıcı madde olan oksijen neşrettiğini, yanmanın oksijenle gerçekleşebileceğini belirtmektedir.

İki zıddı bir arada toplaması, Allah-u Teâlâ'nın kudretinin sırlarındandır. Şöyle ki; su ateşi söndürdüğü halde, ateş su ihtiva eden yeşil bir şeyden çıkmaktadır.

"Söyleyin şimdi bana, çakmakta olduğunuz ateşi!" (Vâkıa: 71)

Yanan ağacın asıl maddesi ve bu maddenin yanmaya elverişli duruma gelmesi, Allah-u Teâlâ'nın değişmez kanunlarından ve hikmetlerinden biridir.

"Onun ağacını siz mi yarattınız, yoksa biz miyiz yaratan?" (Vâkıa: 72)

Allah-u Teâlâ cisimleri bu özelliği ile yaratmamış olsaydı, hiçbir şekilde ateş meydana çıkmaz, elektrik üretimi kabil olmazdı. Ne günümüzde yaşayan insanların elektrik lâmbası yanar, ne de o çağlarda yaşayanların çakmağı çakardı.

"Biz onu bir ibret ve çöl yolcuları için bir fayda yaptık." (Vâkıa: 73)

Geçim sebeplerini ateşe bağlı kılmıştır. Ateş sayesinde yemekler pişer, ısınma sağlanır, bir çok madenler eritilerek muhtelif eşyalar yapılır. Ateşin ne büyük bir nimet olduğu düşünülecek olursa, onu Allah-u Teâlâ'nın yarattığı apaçık görülmüş olur. Fakat ateş alışılan bir şey haline geldiği için, insanların gözünde basit bir şeymiş gibi telâkki edilmektedir.

Fakat şuurlu insanlar bu ilâhî nimetin kıymetini her an için takdir ettikleri gibi, ahiret ateşini hatırlatan bir ibret olarak görürler.

•

Allah-u Teâlâ ateşin çok ve yaygın olmasının dünyada huzursuzluğa ve felâketlere sebep olacağını bildiği için, bir lütuf olarak, ihtiyaç sahiplerine ihtiyaçlarını giderecek kadar hesaplı bir şekilde ve istedikleri gibi kullanabilecekleri şekilde yaratmıştır. Faydaları sayılamayacak kadar çoktur.

Gözümüzle görmekteyiz ki, ateşi kibritin içine gizlemiş.

Büyük bir meydana benzin döküyorsunuz, bir kibrit çakıyorsunuz, bir anda her taraf ateş içinde kalıyor. O ateş daha önce nerede idi? Buna benzer bir çok mucizeler her gün görülmektedir.

Ateşin yakıcılığı ilâhî kudretin mutlak kontrolü altındadır. Nitekim Allah-u Teâlâ'nın emriyle İbrahim Aleyhisselâm'ı yakmamıştır.

Cehennemin en bâriz unsuru ateştir. Sadece ateş mânâsına gelen "Nâr" kelimesi, Kur'an-ı kerim'de çok defa cehennem yerine kullanılmıştır.

Cehennem ateşi bizim bildiğimiz dünya ateşi gibi değildir. Dünyada en şiddetli azap bu ateşin azabı olduğu için cehennem ateşi onunla tarif olunmuştur.

Cehennem ateşi dünya ateşinden yetmiş misli daha yoğundur.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif'lerinde şöyle buyurmuşlardır:

"Yaktığınız bu ateş var ya, cehennem ateşinin yetmiş parçasından bir parçadır." (Buhârî)

Diğer bir Hadis-i şerif'lerinde, insanların ondan yararlanabilmeleri için iki defa suya vurulduğunu söylemişlerdir.

 

HAVA

Çeşitli gazların karışımından teşekkül eden hava, dünyanın çevresini saran atmosferi meydana getirir. Uçsuz bucaksız boşluğu dolduran hava, hayatın en mühim şartlarından biridir. Hava olmasaydı hayat olmazdı.

Allah-u Teâlâ bir Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"Göğü kendi ellerimizle biz bina ettik ve biz onu elbette genişleticiyiz." (Zâriyat: 47)

Gökyüzünü hiç kimsenin yardımı olmadan kendi gücü ile yaratmıştır. Kuvvet ve kudreti öyle geniştir ki, semâyı bina etmekle tükenmediği gibi, onu daha da çok genişletebilir. Yeryüzü ve onu kuşatan hava, göğe nisbetle çöldeki küçük bir halka gibi kalır.

Dünyayı yüz mil yükseklikte bir atmosfer tabakası kaplamaktadır. Bu tabaka oksijen, azot, karbondioksit, su buharı, ozon ve belirli ölçülerde diğer gazların karışımından teşekkül eder. Bu ölçülerde fazlalık veya eksiklik bakımından bir değişiklik olmuş olsa, hayat yok olurdu. Meselâ solunumda insanlar oksijenden faydalanırlar. Oksijen yanıcı bir gazdır. Eğer hava tamamen oksijenden ibaret olsaydı, o zaman bütün dünya yanardı. Oksijenin geniş ölçüde azotla karışık olarak bulunması, oksijenin yanma hızını ayarlamaktadır.

Bir litre havanın ağırlığı 1.293 gramdır. Bütün atmosferi kaplayan hava, yeryüzüne bir basınç yapar. İşte bu basınçtır ki oksijeni akciğer keseciklerine, oradan da vücudun hücrelerine yayması için kanın alyuvarlarına itmektedir.

Bütün vücut yüzeyi hesaplanırsa, insan vücudu onbeş tonluk bir hava basıncı altındadır. Vücut yapısı buna dayanacak şekilde olduğundan bir zarar görmez. Hatta bu başınç azalacak olursa, çeşitli rahatsızlıklar başgösterir, insan ölebilir. Bu bakımdan yirmi bin metreyi geçecek olan havacılar özel elbiseler giymek mecburiyetindedirler. İnsan yükseldikçe hava basıncı normalden aşağı düşer, insanın teneffüs etmek zorunda bulunduğu oksijen de aynı şekilde azalır. İnsan yükseldikçe bunu daha şiddetli bir şekilde hisseder.

İlim bu hususu ancak son senelerde keşfetmiştir. Halbuki Kur'an-ı kerim bu gerçeği asırlar önce ifade buyurmuştu:

"Allah kime hidayet etmek isterse, onun göğsünü İslâm'a açar. Kimi de saptırmak isterse, onun da göğsünü göğe yükseliyormuş gibi iyice daraltır.

Allah inanmayanların üzerine işte böyle murdarlık indirir." (En'âm: 125)

En rahat nefes deniz seviyesinde alınır. Çünkü basınç fazladır.

Havanın hareketleri çeşitli tabiat hadiselerini meydana getirir. Sıcaklık havanın basıncına etki yaptığı için, ısınan havanın yükselmesi sonunda meydana gelen alçak basınç merkezlerine doğru hücum eden hava tabakaları rüzgârları meydana getirir. Zaten hava, atmosferin en yüksek tabakaları hariç devamlı olarak hareket halindedir.

Allah-u Teâlâ'nın lütfu olan rüzgâr ve hava olmasaydı, bulutlar yerlerinde sabit kalır, yeryüzü yağmurlardan mahrum kalırdı.

Havadaki letâfet ve hoşluğa bakın ki, her yere giriyor, ince hareketleriyle âlemin her parçasındaki pis kokuları temizliyor.

İnsanlarda solunum yoluyla kanın temizlenmesine yaradığı gibi, alınan besinlerin yanmasına da yarar. Eğer havada karbondioksit oranı fazla olursa insan vücuduna zarar verir, başağrısı yapar. Bu oran gerekenden fazla olursa insanı öldürür.

Allah-u Tealâ'nın kâinatı idare edişinde en ufak bir kusur ve tedbirsizlik görülmez. Hikmeti hudutsuzdur. Sonsuz kudret ve tasarruf ancak O'na mahsustur.

Âyet-i kerime'sinde şöyle buyurmaktadır:

"Bilmez misin ki göklerin ve yerin hükümranlığı yalnız Allah'ındır." (Bakara: 107)

İstediğini emreder, istediğiyle hükmeder.

"Sizin için Allah'tan başka ne bir dost ne de bir yardımcı vardır." (Bakara: 107)

O ne güzel bir dost, ne güzel bir yardımcıdır!

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |