İnsanlık, Adâlet ve Merhamet İslâm’dadır;
Vahşet, Zulüm ve Gaddarlık Küffâr’dadır!
|
Haçlı Batı Devletleri’nin ve bugünkü ABD’nin tarihi, vahşet, katliam, işkence ve soykırımlarla dolu olduğu gibi; müslümanların tarihi, adâlet, merhamet, medeniyet örnekleriyle doludur. İslâm hükümdarları her işte olduğu gibi bu hususta da bütün dünyaya şerefli birer numune olarak tarihteki yerlerini almışlardır. |
Amerikan başkanı Bush, Irak’ı işgal etmeden önce; “Biz Irak’a demokrasi getireceğiz!” demişti. Bunun bu sözü bir yüz karasıdır. Medeniyetleri (!) zulüm ve barbarlığa dayanan küffâr âlemi vahşetin ismini “Demokrasi” koydular. Hâlbuki insanlık, hak, hukuk, nedeniyet, ahlâk ve fazilet, nezâfet ve adâlet yalnız İslâm’dadır. Onların “Demokrasi” dedikleri şey ise vahşet, zulüm ve gaddarlıktır. Onların demokrasisi budur.
Müslümanlar târih boyunca yaptıkları savaşlarda kâfir esirleri daima serbest bırakırlardı; fakat kâfirler işkence yaparlar ve öldürürlerdi. Zîrâ vahşet küfürdedir, merhamet ise İslâm’dadır.
Müslüman Hükümdarların
Fethettikleri Beldelerde
Gayrimüslim Halka Gösterdikleri
Adâlet ve Merhamet
Adâlet ve nezâfet İslâm dininin özünde vârolan hasletlerden olduğu için, müslüman hükümdarlar gerek hazerde gerekse seferde İslâm’ın öngördüğü adâlet ve hakkâniyet hükümlerine bağlılıklarını korumuşlar, kâfirlere muâmele husûsunda kendilerine çizilen hudut ve ruhsatın hiçbir zaman dışına çıkmamışlardır. Bu seçkin sultanlar her hususta İslâm’ın emir ve hükümlerine riâyet ettikleri gibi, İslâm topraklarında yaşayan gayr-i müslimler karşısında da bu çizgide yürümüşler; onlara ahkâm-ı ilâhî’nin verdiği ruhsat nisbetinde birtakım haklar vermişlerdir.
Müslüman bir hükümdârın zimmeti altına giren ve İslâm Devleti’nin himâye ve hâkimiyetini kabul eden gayr-i müslimlere “Zımmî” adı verilir. Bu gibi kimselere İslâm’ın boyunduruğu altına girmeyi kabullendikleri taktirde, hak ve hürriyetlerini tescil eden bir ahidnâme yazılır ve o andan itibâren zımmîlik hükmü uygulanır. Bu haklar İslâm dininin esasları mûcibince verildiği için, onların can ve mallarına tecâvüze kalkışan bir kimse ilâhî hudutları aşmış, Allah ve Resul’ünün verdiği ahdi bozmuş sayılır.
Nitekim Fâtih Sultan Mehmed Hân İstanbul’u savaşarak fethettiği halde, şehirdeki papaz ve hahamların kendisine itaat ve teslimiyet göstermeleri üzerine, burada yaşayan patriğe ve diğer gayr-i müslimlere kiliselerinde serbestçe ibâdet edebilmelerini sağlayan, canlarını ve mallarını koruyan ve garanti altına alan yazılı bir belge vermiştir.
Temeli İslâm esaslarına dayanan bir devlet içinde yaşayan zımmîlerle, devletin asıl tebaası olan müslümanlar arasında, dinî emirlerin getirdiği hükümler hususunda birtakım farklar vardır. Meselâ müslümanlar itikadları gereği üzerlerine farz olan zekâtla mükellef oldukları halde, gayr-i müslimlerin imân etmedikleri için buna dâir herhangi bir mükellefiyetleri yoktur. Onlar gelir ve kazançlarına göre farklılık gösteren ve senede bir defa ödenmesi gereken “Cizye” vergisini verirler. Şu kadar var ki; fakirler, işsizler, din adamları, yaşlılar ve hastalar bu vergiden de muaftırlar. Müslümanlarla birlikte cihâda katılmaları düşünülemeyeceği için, askerlik yapmak gibi bir mecburiyetleri yoktur. Küfürlerini yaymaları İslâm’a taban tabana zıt bir durum olduğu için, çan çalma ve yeni ibâdethâne açma gibi bir hakları da yoktur. Her zımmî inancını eski kiliselerden birinde yapmaya mecburdur. Bu ve benzeri hususlar dışında diğer içtimâî ve hukukî mevzularda, zımmîler kendi dinlerinin öngördüğü hukukî hükümlere tâbî tutulur.
İslâm vatanında ikâmet eden gayr-i müslimler Arap ülkelerinden herhangi birine girebilirler, ancak zarûret olmadıkça Mescid-i Harâm’a giremezler; müslümanların giydiği kılık ve kıyâfetlerle dolaşma hakkına sâhip değildirler. Canları, malları, nâmus ve inançları güvence altındadır, herhangi bir müslüman tarafından tâcize uğratılmazlar; kendi irâde ve istekleri dışında İslâm’ı kabule zorlanmazlar. Bununla birlikte adâlet husûsunda müslümanlardan farklı bir muâmeleye tâbî tutulmazlar, müslümanların yararlandıkları haklardan onlar da yararlanırlar.
Hazret-i Ömer -Radiyallâhu Anh-in
Kudüs’te Yaşayan Zımmîlere Tanıdığı Haklar:
Hulefâ-i râşidîn’in ikincisi olan Hazret-i Ömer -radiyallâhu anh- Ebû Ubeyde bin el-Cerrâh -radiyallâhu anh- komutasındaki İslâm ordusu ile, Kudüs halkına; “Ya müslüman olursunuz, ya da İslâm devletinin zimmeti altına girip cizye ödemeyi kabul edersiniz!” diye haber gönderince, bölge halkının İslâm ordusunun azâmetinden korkarak kaleden dışarı çıkıp; “Halîfe Hazretleri teşrif ederlerse, cizyeyi kabul eder ve sulh yoluyla kaleyi teslim ederiz!” demeleri üzerine Kudüs, Hazret-i Ömer -radiyallâhu anh- ve Hazret-i Ali -kerremallâhu vechehû- Efendimiz’in eliyle İslâm topraklarına dâhil edilmişti. (Sahhaflar Şeyhi-zâde Es’ad Efendi, “Târîh-i Es’ad”, s. 445.)
Kudüs’ün müslümanların hâkimiyeti altına girmesinden sonra Hazret-i Ömer -radiyallâhu anh- öncelikle Resulullah Aleyhisselâm’ın târif ettiği yeri bularak, Mescid-i Aksâ’nın yerini ve mihrâbını tespit etmiştir. Burada Cumâ namazını kıldıktan sonra, yanında bulunan bâzı sahâbelerle birlikte, biri Kudüs’te yaşayan tüm halka ve diğeri de yalnız hıristiyanlara olmak üzere iki ayrı ahidnâme vermiştir.
1 - Kudüs Halkına Verilen Emannâme:
Hazret-i Ömer -radiyallâhu anh- Efendimiz Kudüs’ü sulh yoluyla fethettiği zaman, tamâmen Şer’î hükümler gereğince bölgede yaşayan halka inanç ve ibâdet hakkı tanımış; bunu te’yid ve tasdik etmek için Hazret-i Abdullah -radiyallâhu anh-, Hazret-i Osman bin Affân -radiyallâhu anh-, Hazret-i Sa’îd bin Zeyd -radiyallâhu anh- ve Abdurrahman bin Avf -radiyallâhu anh-in şâhidliğinde, orada hazır bulunan diğer sahâbelerin nezâretinde bir ahidnâme yazmıştır.
Adâletiyle meşhur olan Hazret-i Ömer -radiyallâhu anh-, umum Kudüs halkına verdiği bu ahidnâmede verdiği hakları şöyle açıklamıştır:
“Rahman ve Rahîm olan Allah’ın adıyla,
Bu sözleşme, Mü’minlerin emîri ve Allah’ın kulu Ömer tarafından İlya (Kudüs) halkına verilmiş bir emândır. Onların canlarına, mallarına, kiliselerine, haçlarına, yerleşik ve göçebe olan bütün ferdlerine verilmiş bir te’mînattır. Onların kiliseleri mesken yapılmayacak ve yıkılmayacak ve kısmen dahî olsa işgâl edilmeyecektir. İçindeki kutsal eşyâya dokunulmayacaktır. Mallarına el sürülmeyecektir. Kimse dinî inançlarından dolayı zorlanmayacak, kendilerine aslâ zarar gelmeyecek ve yurtlarına yahudiler iskân olunmayacaktır. Buna karşılık onlar da cizye vereceklerdir. Bunlardan kim yurdunu terk etmek isterse, gideceği yere kadar mal ve can emniyeti sağlanacaktır. Yurdunda kalmak isteyenler ise güvende olacaklardır ve cizye vereceklerdir. İsteyen Rumlar’la gidecek ve isteyen de toprağına dönecektir. Hasat elde edinceye kadar onlardan bir şey istenmeyecektir.
Bu, Allah’ın Resûl’ünün, halîfelerinin ve mü’minlerin Kudüs halkına verdiği emân ahdidir, vermekle mükellef oldukları cizyeyi ödedikleri müddetçe geçerlidir.
Şâhidler:
Hâlid bin Velid, Amr bin Âs, Abdurrahman bin Avf ve Mu’âviye bin Ebî Süfyan.” (Sahhaflar Şeyhi-zâde Es’ad Efendi, “Târîh-i Es’ad”, s. 448-449.)
Hazret-i Ömer -radiyallâhu anh- tarafından kûfî hat ile kaleme alınan bu ferman Osmanlı pâdişahları’nın verdikleri ahidnâmelere kaynak teşkil etmiş; nitekim Fâtih Sultan Mehmed Hân, dönemin Kudüs patriği tarafından huzûruna getirilen bu fermânın bir kopyasını çıkarttırıp, verdiği ahidnâmeyi burada zikredilen esaslara göre vermişti.
2 - Kudüs Çevresinde Yaşayan
Hıristiyan Halka Verilen Ahidnâme:
Hazret-i Ömer -radiyallâhu anh- Kudüs topraklarında ikâmet eden hıristiyan halka; İslâm’ın öngördüğü can, mal, inanç ve ibâdet gibi haklarını temin için verdiği diğer ahidnâmesinde ise şöyle buyurmuştu:
“Hamd olsun O Allah’a ki, bizi İslâm dini ile aziz etti, îman ile şereflendirdi. Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem- hürmetine bizi rahmetine nâil kıldı, dalâletten kurtardı. Dağınık iken onun sayesinde bir araya getirdi, kalplerimizi birbirine ısındırdı. Düşmanlarımıza karşı muzaffer kıldı, memleketler ihsân etti. Bizi sevişen kardeşler hâline getirdi. Ey Allah’ın kulları! Bu nimetlerden dolayı Allah’a hamd ve senâ ediniz!
Bu, Ömer İbnü’l-Hattâb’ın Kudüs-ü şerîf’deki Zeytûn Dağı’nda, İsevî milletinin patriği Safranbos’a verdiği ve bütün re’âyâ ile papaz ve patrikleri ihtivâ edecek şekilde tanzim olunan yazılı ahidnâmesidir.
Bütün papazlar nerede ve hangi şartlarda olurlarsa olsunlar, biz müslümanlar tarafından emâna sahiptirler. Bütün gayr-i müslimler, zimmet akdinin hükümlerine riâyet ettikleri müddetçe emânları geçerlidir. Biz mü’minler ve bizden sonra gelecek olanlar onları korumakla mükellefiz. İtaat ve bağlılıkları devâm ettikçe bu da devâm edecektir.
Verilen bu emniyet ve emân ahdi kendileri için geçerli olduğu kadar; kiliseleri, manastırları, dışarıda ve içeride bulunan bütün ziyâret mahalli olan kutsal mekânları için geçerlidir.
Bu mukaddes mekânları şunlardır: Kamâme kilisesi; İsâ Aleyhisselâm’ın doğum yeri olan Beytüllahm’deki büyük kilise; kıble yönüne, kuzeye ve batıya açılan üç kapılı mağara.
Kudüs’te bulunan hıristiyanların dışındaki hıristiyan cemaatleri, yani Habeş hıristiyanları, ziyâret için gelenler, Kıbtîler, Süryânîler, Ermenîler, Yâkubîler, Mârûnîler ve benzeri tâifeler, tamamen adı geçen patrik’e tabidirler; patrik bunların öncüsüdür.
Zirâ bu sayılan patrik ve papazlara, Peygamber Aleyhisselâm mübârek mührü ile emân vermiş ve korunmalarını istemiştir. Biz mü’minler de, onlara iyi davranan Peygamber Aleyhisselâm’ın hürmetine onlara iyi davranacağız.
İşbu patrik ve papazlar, cizye ve benzeri mükellefiyyetlerden, denizde de, karada da mu’âf sayılacaklar; bunların Kamâme kilisesi’ne ve diğer mukaddes mekânlara girişlerinden dolayı kendilerinden bir şey alınmayacaktır. Ancak, hıristiyanların ellerinde bulunan Kamâme kilisesi’ne gelen ziyâretçiler, Patrik olana on birde üç (11/3) dirhem vereceklerdir.
Bütün mü’minler erkek olsun kadın olsun; sultan, hâkim veya vâli olsun, zengin olsun fakir olsun, mutlakâ bu emirlerimizi muhâfaza edeceklerdir.
Hıristiyan reislerine bu mersûm (resmî belge); sahâbe-i kirâm’dan Abdullah, Osmân bin Affân, Sa’îd bin Zeyd, Abdurrahmân bin Avf ve diğer sahâbe kardeşlerimizin huzûrunda verilmiştir.
Bu yazılı fermanda açıkladığımız emirler muhâfaza edilsin, onlara riâyet edilsin ve ellerinde kalsın!
20 Rebî’u’l-evvel, 15.
Mü’minlerden kim bu fermânımızı okur da, şimdi veyâ kıyâmete kadar ona muhâlefet ederse, Allah’ın ahdini bozmuş ve Habîb’ine isyân etmiş olur.” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, “Kilise Defterleri”, Kamâme Defteri, nr.: 8)
Selâhaddin Eyyûbî:
Selâhaddin Eyyûbî Kudüs’ü işgâl eden ve binlerce müslümanı vahşîce ve acımasızca katleden haçlı ordusunu, büyük bir azâmet ve kudretle İslâm topraklarından atmayı başarmış; şehid edilen müslümanların intikâmını alarak Kudüs sahrasını haçlı kanıyla sulamıştı. Yenilgiyi kibirlerine yediremeyip Kudüs’ü yeniden işgâl etmeye kalkışan üçüncü haçlı gürûhunu da Akka önlerinde bozguna uğratan Selâhaddin Eyyûbî’nin karşısında, hırsitiyanlarda artık kımıldamaya mecâl kalmamıştı.
Nihâyet haçlılar, Kudüs’ten ümitlerini tamâmen keserek Sultan’dan emân istemek zorunda kaldılar. Şehri ele geçirmek için daha önce binlerce müslümanın kanını dökmüş olmalarına rağmen, Selâhaddîn Eyyûbî onların bu teklifini kabul etti ve 28 Ağustos 1192’de onlara, Kudüs içinde silâhsız dolaşma ve ibâdetlerini rahatça yapma imkânı tanıyan yazılı bir ahidnâme verdi.
Selâhaddin Eyyûbî, zımmîlik hükmü nedeniyle tahrip etmekten vazgeçtiği Kamâme kilisesi’nde hıristiyanlarla yaptığı sulh andlaşmasında, Hazret-i Ömer -radiyallâhu anh-in daha önce vermiş olduğu ahidnâmeye dayanarak onlara şu hakları vermişti:
“Kamâme kilisesi Ömer’in fermânı mûcibince hıristiyanların elinde kalacak, üzerindeki patrik dâiresi Mescid hâline getirilecek, Kamâme kilisesi’ndeki hıristiyan âyinleri müslümanlara haber verilerek açılacak, diğer günlerde kapıları kapalı tutulacak ve müslüman bevvâb (kapı görevlisi) görev yapacaktır.” (Avedis K. Sanjian, “Die Armenischen Gemeinden von Jerusalem”; Sttutgart, 1980.)
Kamâme kilisesi’nin üzerindeki mescide çevirilen patrik dâiresi, günümüzde “Selâhaddîn Mescidi” diye anılan yerdir.
Kudüs’ü haçlı istilâsından kurtaran Selâhaddin Eyyûbî, haçlı ordusunun başında bulunan Kral Richard’ın hasta olduğunu öğrenince ona kendi hekimini göndermiş ve vücûdundaki ateş ve harâretin dinmesi için karla tedâvi edilmesini tavsiye etmişti.
Haçlılar küfürlerini icrâ ederek ortalığı zulüm ve vahşete boğarken, o İslâm dînininin adâlet ve nezâfetini sergileyerek onlara büyük bir insanlık dersi vermiş; o güne kadar insanlıktan nasip alamayan kral gördüğü bu muhteşem muâmele karşısında; “Ben insanlığı Selâhaddin’den öğrendim!” demişti.
Alparslan ve Romenos Diogenes:
Sultan Alparslan 26 Ağustos 1071 târihinde, Malazgirt Meydan Muhârebesi’nde o zamâna kadar benzeri görülmemiş bir zaferle Bizans ordusunu yenilgiye uğratıp, İslâm medeniyetine Anadolu’nun kapılarını sonuna kadar açtıktan sonra, esir alınmış olan imparatorun derhâl huzûruna getirilmesini emretmişti. İmparator zincirlenmiş bir hâlde Sultân’ın huzûruna getirilince, Alparslan savaştan önce savurduğu tehdit ve hezeyanlar sebebiyle imparatora duyduğu öfkeyi yenemeyerek, önce ona üç-dört kırbaç darbesi vurdu, sonra da ayağıyla iterek; “Halife’nin elçilerini sana gönderen, onlara seninle anlaşma yapmaları ve istenilenleri kabul ettirmeleri için izin ve yetki veren ben değil miydim? Ben sana elçi göndermedim mi? Sen ise buna râzı olmadın! Seni hangi sebep bunu reddetmeye sevketti?” diye sordu. Bunun üzerine imparator: “Ey Sultan! Çok sayıda asker toplayıp hazırlandım, ama zaferi yine sen kazandın. Bana istediğini yap, fakat ne olur beni azarlama!” deyince Sultan Alparslan hemen sustu ve sâkinleşti.
Muzaffer hâkan, imparatorun acziyetini görünce daha fazla üzerine gitmeyerek, ona; “Eğer ben senin eline düşseydim bana ne yapardın?” şeklinde bir soru yöneltti. İmparator ise Sultân’ın bu sorusuna pervâsızca; “Herhâlde çok kötü şeyler yapardım!..” cevâbını verdi. Sultan bunun üzerine: “Hakikaten doğru söyledin! Eğer bundan başka bir şey söylemiş olsaydın senin yalancı olduğuna inanırdım! Bu adam akıllı ve yiğit bir kişi olduğundan öldürülmemesi gerekir!” buyurdu ve: “Peki benim sana ne yapacağımı sanıyorsun?” diyerek ikinci bir soru sordu. İmparator; “Şu üç şeyden birini yapardın: Birincisi; beni öldürmek, ikincisi; üzerine yürüyüp ele geçirdiğin ülkelerde beni teşhîr etmek... Üçüncüsünü zikretmeye gerek dahî yoktur, zira sen bunu yapmazsın!” deyince Sultan Alparslan: “Söyle bakalım, o nedir?” dedi. İmparator Sultân’ın ısrârı üzerine: “Beni bağışlaman ve beni, Bizans ülkesinde senin bir kulun ve hizmetçin olarak, memleketime geri göndermendir!” karşılığını verdi.
İmparatorun bu sözleri üzerine, cihangir Sultan Alparslan: “Şunu iyi bil ki, ben de senin hakkında bunun dışında bir şey düşünmedim!” dedi ve imparatorun hemen serbest bırakılmasını emretti. Yaşadıklarına bir türlü inanamayan imparator, Selçuklu Sultânı’nın eşine ender rastlanan sabrı ve merhameti karşısında: “Şunu çok iyi anlıyorum ki, hâlâ hayatımı bağışlayabildiğine göre sen, Bizans ülkesine elbette benden daha lâyıksın! Bizans ülkesinin hazinesini sarfettim, imparator olduğumdan beri topladığım askerler ve yaptığım savaşlar için, Bizans halkından milyonlarca kese altın topladım, bu suretle de onları yoksullaştırdım. Eğer durum böyle olmasaydı, istediğin kadar, hatta istediğinden daha fazla miktarda fidyeyi sana verirdim!” diyerek, Sultân’a duyduğu hayranlık ve minnettarlığı açıkça dile getirdi. (İbnü’l-Cevzî, “Kitâbu’l-Muntazam ve Mültekâtü’l-Mültezem fî Ahbâri’l-Mülûk ve’l-Ümem”, c. 8, s. 263.)
Osman Gâzî’nin Orhan Gâzî’ye Öğüdü:
Osmanlı pâdişahlarının ilâhî hükümlere riâyeti ve gerek müslüman halka, gerekse himâyelerine sığınan zımmîlere gösterdikleri iyilik ve adâleti, devletin kurucusu ve ilk hükümdârı olan Osman Gâzî’nin, yerine geçecek olan oğlu Orhan Gâzî’ye verdiği öğütle devletin temel esaslarından biri hâlini almıştı.
Târih boyunca iman ve adâlet bakımından eşine-benzerine rastlanmayan bir devletin kurucusu ve bu devletin şanlı hükümdarlarının atası olan Osman Gâzî, oğluna bu temel gâyeyi emânet bırakarak şöyle demişti:
“Benden sonra saltanat makamına geçeceksin! Bu makâmın rükün ve gereklerinden olan ‘et-Ta’zîm li-emri’llâh ve’ş-şefkatü ‘alâ halkı’llâh’: ‘Allah’ın emirlerine tâzim ve mahlûkâtına şefkat göster!’ rehberini başının üstünde tutacak ve İ’lâ-yı Kelimetullâh hayırlı netîcesini taleb ve tahkîk ederek Allah yolunda cihâd ve gazâya çokça gayret edeceksin!” (Ahmed Cevdet Paşa, “Târîh-i Cevdet”, c. 3, s. 307, bas.: İstanbul, 1273.)
Onun bu öğüdünü kendilerine rehber edinen Osmanlı pâdişahları, saltanatları süresince kendilerine emânet edilen müslümanlara ve zimmet hükmü taşıyan gayrimüslim halka dâimâ merhamet ve adâletle muâmele etmişlerdi.
Orhan Gâzî ve Samandra Tekfuru:
Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında zulüm ve vahşet husûsunda, kâfirlerde yalnız müslümanlara karşı değil, kendi aralarında dahî merhametten eser görünmüyordu. Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve yükseliş devirlerine ait bazı kayıtlarda, küffârın Müslüman Türkler karşısında kendi adamlarını dahî yüzüstü bıraktıklarına, hattâ sırf zevklerini tatmin için kendi dinlerinden olan hükümdarları, Osmanlı hükümdarlarına katlettirmek için telkinde bulunduklarına rastlanır.
Nitekim Osman Gâzî, vefâtına yaklaşıp da oğlu Orhan Gâzî’ye vasiyetini bildirdiği sırada, yoldaşlarından Konur Alp ve Abdurrahman Gâzî Bolu ve Mudurnu beldelerini fethetmek üzere idiler. Büyük bir kudretle önce Samandra tekfurunun üzerine yürüyüp, kısa bir zamanda Hisar’ı kuşattılar ve tekfuru kaleden çıkarıp esir aldılar. Ardından Aydos tekfuruna; “Gelin bu tekfuru alın, hisarınızı bize verin!” diye haber gönderdiler.
Gâzîlerin bu teklifini haber alan Aydos tekfuru ise, kendi din ve milletinden olmasına rağmen tekfura hiç mi hiç sâhip çıkmayıp, yapılan teklifi umursamadığı gibi, bir de onu öldürtmeye tahrik için alaylı bir üslûpla; “Varın başını kesin, etini pişirin yiyin!” tavsiyesini içeren tuhaf bir mektup yolladı. Bu durum karşısında korkup büyük bir dehşete kapılan tekfur, gâzîlere bir kez de can havliyle: “Beni İstanbul’a gönderin, oraya satın!” diye yalvardı. Onlar da Orhan Gâzî’ye hemen bir elçi ile haber yollayıp; “Bu tekfuru öldürelim mi, yoksa satalım mı?” diye sordular. Orhan Gâzî, kendi dindaşlarının bile resmen ortada bıraktığı tekfura, kendi adamlarından göremediği merhameti göstererek, gâzîlere; “Satın, gâzîlere harçlık olsun!” karşılığını verdi. Bunun üzerine derhâl İstanbul tekfuruna adam iletildi. Ancak Aydos tekfuru gibi, aynı şekilde İstanbul tekfuru da ona hiç sâhip çıkmadı, hattâ yapılan tekliften rahatsız bile olup, Orhan Gâzî’ye büyük bir hışımla; “Biz ne adam satarız, ne de adam alırız!” diye haber yolladı.
Netice itibariyle Sultan Orhan, insanlıktan zerre kadar nasip alamamış olan bu küfür elebaşlarına muhâlefet ederek, bu tekfuru yine öldürtmeyip, fidye karşılığında İznik tekfurunun yanına gönderdi. (Âşık Paşazâde, “Tevârîh-i Âl-i Osmân”, s. 112-113.)
Orhan Gâzî’nin büyük oğlu Süleyman Paşa’nın öncülüğünde, içinde hıristiyanların yaşadığı Taraklı, Göynük ve Mudurnu beldeleri fethedilince, burada yaşayan hıristiyan halk Osmanoğulları’ndan gördükleri şefkat ve kılı kırk yarar adâlet karşısında: “N’olaydı, öte zamandan beri bunlar bize beğ olalardı!” demekten kendilerini alamamışlar; hattâ birçokları da onların inançlarında gördükleri ismet ve iffetin tesiriyle, kendi bâtıl dinlerini bırakıp müslüman olmuşlardı. (Âşık Paşazâde, “Tevârîh-i Âl-i Osmân”, s. 120.)
Fâtih Sultan Mehmed’in Rum
Patriği’ne ve İstanbul’daki Hıristiyan
Zımmîlere Tanıdığı Haklar:
Fâtih Sultan Mehmed Hân ve ordusu 29 Mayıs 1453 Salı sabahı Topkapı surlarından İstanbul’a girdiği sırada, Bizanslılar’ı müthiş bir şaşkınlık ve perişanlık sarmıştı. Asker-sivil bütün halk sağa-sola koşuşuyor ve ne yapacaklarını bilemiyorlardı. Halktan ve askerlerden Haliç’teki gemilere kaçıp saklananlar, hattâ intihar edenler bile vardı. Bu arada halkın büyük bir kısmı, kurtuluşun en büyük kiliseye sığınmakla gerçekleşeceğine inandığı için Ayasofya’ya doluşmuştu. (Halk arasındaki bir bâtıl efsaneye göre Türkler ancak Konstantin sütununa kadar ilerleyebilecek, Ayasofya’ya inecek meleğin vereceği kılıçla Türkler kovulacaktı.)
Pâdişah’tan başka herkesin yaya yürüdüğü muhteşem Türk alayı, büyük bir azâmetle ilerleye ilerleye şehrin içlerine kadar gelmişti. Fâtih Sultan Mehmed Han Türk askerlerinin kale burçlarından ve şehrin her tarafından göklere yükselen tekbîr ve ezân sesleri arasında nihâyet Ayasofya önlerine geldi.
Ayasofya’ya gelince atından inen pâdişah, burada büyük bir kalabalığın toplanmış olduğunu gördü. İçeridekiler mâbedin sımsıkı kapanan kapılarını, tüm çabalara rağmen açmaya yanaşmayınca, Osmanlı askerleri kapıları kırarak içeri girdiklerinde; Fâtih Sultan Mehmed kadın-erkek, çoluk-çocuk her sınıftan insanın, kilisenin içine sımsıkı doluşmuş olduğunu gördü. Kalabalıktan âdetâ iğne atılsa yere düşmüyordu.
Muzaffer Türk pâdişâhını karşılarında gören ortodokslar ve başlarındaki papazlar, hemen ağlayarak korku içinde yerlere kapandılar. O zaman, büyük bir kumandan olduğu kadar, zımmîler hakkındaki ilâhî hükme riâyetkâr da bir mü’min olan yüce pâdişah, kalabalığın önünde duran eski rum patriğinin şahsında, karşısında eğilmiş olan hıristiyan halka;
“Ayağa kalk! Ben Sultan Mehmed; sana ve emsâllerine ve bütün halka söylüyorum ki; bu günden itibâren artık ne hayâtınız ve ne de hürriyetiniz husûsunda benim gazâbımdan korkmayınız!” diye hitapta bulundu. (N. İorga, “Geschichte des Osmanischen Reiches” - “Bizans Hakkında İhmâl Edilmiş Bir Kaynak”, s. 32-33.)
Sonra da, can ve mal korkusu taşıyan hıristiyan halkın hayâtına dokunulmaması için; aralarında Cenevizliler’in de bulunduğu bütün sanat ve ticâret erbâbı ile halkın, can ve mal yönünden emîn oldukları gibi, din ve inanç yönünden de hür olduklarını ilân eden bir ahidnâme yazdırdı.
Galata’daki Hıristiyanlara
Verilen Ahidnâme:
Fâtih Sultan Mehmed Hân İstanbul’un fethinden sonra Galata ve çevresinde yaşayan Ceneviz’li hıristiyan tebaanın, huzûruna elçiler göndererek buyruğu ve itaati altına girdiklerini bildirmeleri üzerine, artık zimmeti altında bulunmaları ve Şer’î hükme göre “Zımmî” hükmü taşımaları nedeniyle, bölgede yaşayan tüm hıristiyan halka İslâm’ın emir- leri doğrultusunda can, mal, inanç ve ibâdet emniyeti sağlayan bir ahidnâme yollamıştı.
Kostantîniyye’nin yüce Fâtih’i, Galata’da yaşayan Ceneviz’li hıristiyanların şahsında, İstanbul’da ikâmet eden tüm gayr-i müslim tebayı, can ve malları, din ve ibâdetleri husûsunda teminat ve garanti altına alan bu “Ahdinâme”sinde şöyle buyurmuştu:
“Ben ulu pâdişâh ve ulu şehinşâh, Sultan Mehmed bin Sultan Murâd Hân’ım;
Yemîn ederim ki, yeri ve göğü yaradan Perverdigâr hakkı için ve Hazret-i Resûl Aleyhissalâtü Vesselâm’ın pâk ve münevver, tertemiz rûhu için ve yedi mushaf hakkı için ve yüz yirmi dört bin peygamberler hakkı için ve dedem rûhu için ve babam rûhu için ve benim bâşım için ve oğullarımın bâşı için ve kuşandığım kılıç hakkı için; şimdiki hâlde Galata’nın halkı ve soyluları atebe-i ulyâma (ulu huzûruma) gelip, elçileri Bâyilân ve falan ve filân, cevapla zikrolunan kalenin anahtarını gönderip, bana kul olmağa itaat ve teslimiyyet göstermişler. Kendilerinin âyinleri ve erkânları ne veçhile icrâ olagelirse, yine o üslûp üzere âdetlerini ve erkânlarını yerine getireler. Ben dahî üzerlerine askerimle varıp, kalelerini yıkıp harâb etmeyeyim.
Buyurdum ki; kendileri ve malları ve rızıkları ve mülkleri ve mahzenleri ve bağları ve değirmenleri ve gemileri ve sandalları ve bi’l-cümle metâ’ları ve kadınları ve oğulları ve kulları ve câriyeleri kendilerinin ellerinde dura, mütecâviz olmayayım ve onları üşendirmeyeyim. Onlar dahî rençberlik edeler, diğer memleketlerim gibi denizden ve karadan sefer edeler, kimse mâni’ ve engel olmaya; muâf ve selâmet üzere olalar ve ben dahî üzerlerine şer’î haracı koyayım, yıl be yıl edâ edeler başkaları gibi ve ben dahî, bunların üzerlerinden şerefli gözetimimi esirgemeyip bunları kayırayım; diğer memleketlerim gibi. Ve kiliseler ellerinde ola ve okuyalar âyinlerince, amma çan ve nâkus çalmayalar ve kiliselerini mescid etmeyeyim, bunlar dahî yeni kiliseler yapmayalar. Ve Cenevîz bezirgânları karadan rençberlik edip geleler ve gideler, gümrükleri âdet üzere vereler; onlara kimse müdâhale etmeye. Ve buyurdum ki; ellerine doğancı ve kul konmaya ve buyurdum ki; (onlardan) yeniçeriliğe oğlan almayayım ve bir kâfiri rızâsı olmadan müslümân etmeyeler. Ve kendileri arasında her kimi seçerlerse, iş ve ihtiyaçları için kethüdâ atayalar ve zikrolunan kale halkı ve bezirgânları angaryadan muâf ve selâmet üzere olalar. Şöyle bileler, alâmet-i şerîfeme îtimad kılalar.
Cemâdiye’l-ûlâ ayı sonlarında yazıldı, sene: 857.” (Biblioetheque Nationale, “Turc Ancien”, nr.: 130, vr. 7a-8b.)
Bu ahdinâme ile Fâtih Sultan Mehmed Hân, onlara İslâm dininin öngördüğü din ve vicdan hürriyetini tanımıştı. Ancak bu ahidnâme onların küfürlerini hoş görmek, ya da onlara dinlerini yayma imkânı vermek gibi bir mânâ taşımadığı için, sözkonusu fermanda yeni kiliseler açmalarını ve çan çalmalarını da kesin bir ifâdeyle yasaklamıştı.
Fâtih Sultan Mehmed Hân’ın İslâm’ın emir ve hükümleri doğrultusunda, zımmîlere yalnızca can, mal, inanç ve ibâdet hürriyeti tanıyan bu ahidnâmesini “küfrü hoşgörü”ye delil getirmeye kalkışanlar, onun bu sözleri hakkında acabâ ne diyorlar?
Fâtih ‘in Bosna’daki Hıristiyanlara
Verdiği Hak ve Hürriyetler:
Fâtih Sultan Mehmed Hân başlarındaki râhiplerin şahsında Bosna’daki hıristiyan halka da, İslâm’ın zımmîlere tanıdığı haklar çerçevesinde can, mal, inanç ve ibâdet serbestliği tanımış ve çıkardığı ahidnâmeyi onlara zimmeti altına girdikleri, emrine itaat ettikleri ve boyun eğdikleri için verdiğini açıklamıştı:
“Ben ki Sultan Mehmed Hân’ım. Cümle avâm ve havâss’a ma’lûm ola ki, bu fermân-ı hümâyûna, Bosna râhiblerine çokça inâyetüm ortaya çıkıp buyurdum ki; kitaplarına ve kiliselerine kimse mâni’ ve engel olmayıp, ihtiyâtsız memleketimde duranlar ve kaçıp gidenler dahî emn ve emânla duranlara geçip, benim has memleketimin korkusuz sâkini olup, kiliselerinde yerleşmiş olalar. Ve yüce Hazret’imden ve vezîrlerimden ve reâyâmdan ve cümle memleketim halkından kimse kitaplara müdâhale ve taarruz etmeyip incitmeyeler. Kendilerine ve cânlarına ve mâllarına ve kiliselerine ve dahî dışarıdan has memleketimize adam getirirler ise, en ağır yemîni ederim ki, yeri ve göğü Yaradan Perverdigâr hakkı için ve yedi mushaf hakkı için ve ulu Peygamber’imiz hakkı için ve yüz yirmi dört bin peygamberler hakkı için ve kuşandığım kılıç hakkı için, bu yazılanlara bir ferd muhâlefet eylemeye. Mâdem ki bunlar benim emrime itaatkâr ve boyun eğmiş olalar. Şöyle bilesiniz.
Muharremü’l-harâm’da, Dırâc kalesi yurdunda yazıldı, sene: 883.” (“Fonitsa Manastırı Arşivi”, Bosna.)
Fâtih ve Hıristiyan Mimar:
Evliyâ Çelebi’nin “Seyahatnâme”sinde yazılı olduğuna göre; Fâtih Sultan Mehmed Hân İstanbul’un fethinden sonra, şehrin içinde inşâ ettirdiği bir câminin içine yerleştirilmesi gereken iki büyük mermer sütun işini, târih kaynaklarında “Sinân-ı Atîk” lâkabıyla tanınan rum asıllı hıristiyan mimara teslim etmişti. Ancak hıristiyan mimar, Fâtih’in sıkı sıkı tenbihlemesine rağmen, bu sütunları emir buyurulan boydan üçer arşın kısa tuttu. Bir gün vezirleriyle birlikte câmiyi dolaşmaya gelen Fatih, sütunların boylarının göze batacak bir tarzda kısa kesilmiş olduğunu görünce, buna fevkalâde sinirlenerek derhâl mimarın elinin kesilmesini emretti.
Aradan bir müddet geçtikten sonra, rum mimar pâdişâhın verdiği cezâyı içine sindiremeyerek, sakat olan kolunu Üsküdar’daki mahkemede vazife gören, İstanbul’un ilk resmî kadısı Hızır Çelebi’ye gösterip pâdişahtan dâvâcı olduğunu söyledi. Hızır Bey de pâdişâhın hareketinin Şer’-i şerîf’e uygun olmadığını söyleyip, kendisini hasmı ile yüzleşmek üzere derhâl mahkemeye dâvet etti. Duruşma odasına gâyet sâde ve gösterişsiz bir elbise ile gelen Fâtih, her zaman âdeti olduğu üzere baş köşeye yönelip oturmak istediği an, Hızır Bey pâdişâha sert ve gür bir sesle: “Oturma beğim! Geç şuraya, hasmınla berâber ayakta dur!..” diye hitâb etti. Pâdişah da derhâl toparlanarak, sanıklara mahsus olan yere geçip hasmı ile birlikte ayakta bekledi.
Mahkemenin sonunda Hızır Çelebi, pâdişâhın Şer’-i şerîf’e muhâlif bir iş işlediğine ve hasmına verdiği zarârın telâfisi için kısas uygulanıp, pâdişâhın da elinin kesilmesine hükmetti. Olup biteni hayretler içerisinde izleyen rum mimar, mahkemenin verdiği bu ciddî karar karşısında şaşkınlığını gizleyemedi. Kendisine bir haksızlık da yapılmış olsa, koskoca pâdişâhın elinin kesilmesini içine sindiremeyip, hükümdarla kul arasında bir fark gözetmeyen bu kılı kırk yarar adâlet karşısında, şikâyetini geri alıp dâvâsından vazgeçti.
Şu kadar var ki Hızır Çelebi, mimarın kısastan vazgeçmesini yeterli görmeyip, hakkın telâfi edilebilmesi için Fâtih’i günde on altın tazminâta mahkûm etti. Pâdişah ise kısastan vazgeçtiği için, mimara ödemesi gereken bu tazminâtı kendi isteğiyle yirmi altına çıkardı ve ayrıca mimara bir de ev bağışladı. Pâdişahla mimar arasında görülen mahkeme böylelikle sonuçlandı.
Dâvâ bittikten sonra Fatih, elbisesinin içine gizlediği topuzu havaya kaldırıp kadıya göstererek; “Eğer Allah’ın hükmünü uygulamayıp, sırf pâdişâh olduğum için hakkımda başka türlü hükmetseydin, bil ki bununla senin başını ezerdim!” dedi. Fakat pâdişah da biliyordu ki, aslında Hızır Bey bunu yapmayacak kadar hükmünde âdil bir kimseydi. Nitekim pâdişâhın bu tavrı karşısında Hızır Bey de, beline daha önce saklamış olduğu hançere parmağıyla işâret ederek; “Eğer sen de pâdişâhım, sırf pâdişah olduğun için benim hükmümü reddetseydin, ben de seni bununla delik-deşik ederdim!” cevâbını verdi.(Evliyâ Çelebi “Seyahatnâme”sinden naklen.)
Fatih Sultan Mehmed’in, Huzûruna
Gelip Emân Dileyen Kudüs Patriği’ne
Verdiği Ahidnâme:
Resulullah Aleyhisselâm’ın diliyle müjdelenmiş ve övülmüş bir pâdişah olan Fâtih Sultan Mehmed Han, İstanbul’un fethinden sonra Galata ve çevresinde yaşayan hıristiyan halka ferdî ve dinî haklarını temin eden bir ahidnâme verdiği gibi; Resulullah -sallallâhu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in mübârek elleriyle yazılıp mühürlenmiş olan âhidnâme nüshası ile, Hz. Ömer -radiyallâhu anh-in kûfî hatla yazılmış olan emânnâmesi ve Selâhaddîn Eyyûbî Hazretleri’nin ahidnâmesi ile Huzûr-u hümâyûn’una gelen Kudüs patriği Etnasios’a da, getirdiği fermanlarda yazılı bulunan hak ve yetkileri yeniden tasdik ve tanzim eden bir ahidnâme belgesi vermişti.
Fâtih Sultan Mehmed Hân, üzerinde “Fatih Sultan Mehmed Hân Hazretleri’nin Hatt-ı Hümâyûn’ları ile sadaka ve ihsan buyurdukları Emr-i âlî-şân’dır” yazılı olan bu ahidnâmesinde, Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in, Hazret-i Ömer -radiyallâhu anh-in ve eski İslâm sultanlarından Selâhaddîn Eyyûbî’nin verdikleri ahidnâmeler gereğince, Kudüs’te ikâmet eden hıristiyanlara aynı hakları kendisinin de verdiğini ilân etmişti:
“Mûcibince amel oluna!
Her kim sa’âdetli hatt-ı hümâyûnu fesh ederse, Allah’ın la’netine uğrasın!
Allah-u Te’âlâ’nın izniyle, Hazret-i Resûl hürmetiyle Kostantîniyye makâmı feth olundukda, etrâf ve çevreden şâhlar ve krallar âsitâne-i sa`âdetime (sarayıma) elçiler gelip, feth-i fütûhu arz edip, bu kerre Kudüs-ü şerîf’de olan rumların patriği Etnasiyûs namlı râhip dahî rızâsıyla gelip, âsitâne-i sa`âdetime yüz sürüp ve Hazret-i Resûl-i Ekrem Hazretleri’nin -sallallahu aleyhi ve sellem- mübârek eliyle ve pençesiyle imzâlı olan Hatt-ı hümâyûn’ları ve Hazret-i Ömer bin Hattâb Hazretleri’nin -radiyallâhu Te`âlâ anh- verdiği kûfî hatt ile ve geçmiş sultanlardan (verilen) Hatt-ı hümâyûn’ları ibrâz edip ve ricâ eyledi. O minvâl üzere Kudüs-ü şerif içerisi ve dışarısında namazların ve ziyaretlerin evvelki gibi Hazret-i Resûl-i Ekrem Hazretleri’nin -sallallâhu aleyhi ve sellem- ve Hazret-i Ömer bin Hattâb Hazretleri’nin -radiyallahu Te`âlâ anh- ve geçmiş sultanlardan sadaka ve ihsân olunan Hatt-ı hümâyûn’ları mûcibince zapt ve tasarruf eyleyeler.
İmdi, evvelce fermân ve sadaka olunup, aynıyla içeride olan Kamâme ile bütün namazgâhları ve ziyâretleriyle ve Gürcî manastırı olan Mâr Yâkub ve Kudüs-ü şerîf taşrasında olan manastırlar ve kiliseler ve Hazret-i İsâ Hazretleri’nin doğduğu Beytü’l-lahm, büyük kilise ve mağara ve kilisede olan üç kapı anahtarlarıyla kuzey ve kıble ve batı tarafından içinde olan bütün hıristiyan milletinin Kudüs-ü şerîf patrikleri, yamakları bu vergi üzere eşyâları bâc ve harâcdan ve sâir örfî tekliflerden, evvelce sadaka ve ihsân ve fermân olunanı, aynıyla hepsinden mu`âf ve selâmet üzere olmak için ricâ eyledikleri için, imdi evvelce Hazret-i Resûl-i Ekrem Hazretleri’nin -sallallâhu aleyhi ve sellem- ve Hazret-i Ömer bin Hattâb Hazretleri’nin -radiyallâhu Te`âlâ anh- ve eski sultanlardan sadaka ve ihsân ve fermân olunan Hatt-ı hümâyûn’ları mûcibince, cenâb-ı celâletim dahi sadaka ve ihsân ve fermânım olmuşdur.
Tasarrufumda ve hükmümde olan memleketler, gerekse deryadan ve karadan vaktin hâkimi olanlar, Kudüs-ü şerîf patriği ve ruhbanlarına dâir zikrolunanlara himâye ve sıyânet ve başka bir kimse rencide eylemeyeler.
Ve eğer Hazret-i Resûl-i Ekrem Hazretleri’nin -sallallâhu aleyhi ve sellem- sadaka ve ihsân olunan mübârek pençesiyle imzalı olan Hatt’ı ve Hazret-i Ömer bin Hattâb Hazretleri’nin -radiyallâhu Te`âlâ anh- verdiği Kufi ile hattı ve selâtîn-i mâziyeden sadaka ve ihsan olunan hatt-ı hümâyûnları ve el-ân sadaka ve ihsan olun hatt-ı hümâyûn-ı sa`âdet-makrûnı ve fermân-ı âlî-şânı alub bundan sonra gelen halifeler ve vüzerây-ı izâmdan ve ulemâdan ve ehl-i örfden ve kapu kullardan ve sâir Ümmet-i Muhammed’den akçe içün veyahud hâtır içün feshini murâd ederler ise, Allah’ın ve Hazret-i Resûl’ün hışmına uğrasın!
Şöyle bileler, alâmet-i şerife i`timâd ve inkıyâd (teslimiyyet) kılalar. Sekiz yüz altmış iki senesinde, Şevvâli’l-Mükerrem ayının ortalarında makâm-ı Kostantîniyye’de kaydedildi, -sene: 862-.” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, “Kilise Defterleri”, Kamâme Defteri, nr.: 8)
Fâtih’in Eşsiz Adâlet ve Merhameti:
Osmanlı pâdişahları emirleri altındaki müslümanlara ve himâyeleri altında bulunan zımmî halka, târihte eşi benzeri görülmemiş bir adâletle muâmele etmişler; onları kendilerine teslim edilmiş birer emânet gibi görerek, İslâm’ın her iki zümreyle ilgili hükmünü de lâyıkıyla yerine getirmeye gayret sarfetmişlerdir.
Dikkat ederseniz Fâtih Sultan Hazretleri o kadar akıllı bir insandı ki, kendi parasıyla iki adam tuttu; birisi yollara kireç döküyordu, birisi kömür döküyordu. Halkın sağlığını korumak için bu şekilde tedbir alırdı. Yine adam tutup, gece kimse görmeden fakirlerin evlerine yiyecek-içecek bıraktırıyordu.
Fâtih Sultan Mehmed Hân büyük bir adâlet ve merhamet örneği olan ve bugün dahî hayranlık ve takdirle karşılanan bu hükmünde şöyle diyordu:
“Ben ki, İstanbul fâtihi abd-i âciz Fâtih Sultan Mehmed, bizâtihî alın terimle kazanmış olduğum akçelerimle satın aldığım İstanbul’un Taşlık mevkiinde bulunan ve hudûdu ma’lûm olan yüz otuz altı bâb dükkânımı aşağıdaki şartlar muvâcehesinde sahih olarak vakfeylerim:
Şöyle ki; Bu gayr-i menkullerimden elde olunacak nemâlarla İstanbul’un her sokağına ikişer kişi ta’yîn eyledim. Bunlar ki; ellerindeki bir kap içerisinde kireç tozu ve kömür külü olduğu hâlde, günün belli saatlerinde bu sokakları gezeler. Bu sokaklara tükürenlerin tükrükleri üzerine bu tozu dökeler ki, yevmiye 20’şer akçe alsınlar. Ayrıca on cerrâh, on tabîb ve üç de yara sarıcı ta’yîn ve nasb eyledim. Bunlar ki, ayın belli günlerinde İstanbul’a çıkalar, istisnâsız her kapıyı vuralar ve o evde hasta olup olmadığını soralar; var ise şifası, ya da mümkün ise şifâyâb olalar. Değil ise kendilerinden hiç bir karşılık beklemeden, Dârü’l-aceze’ye kaldırarak orada salâh bulduralar.
Ma’azallah herhangi bir gıdâ mâddesi buhrânı da vâki’ olabilir. Böyle bir hâl karşısında bırakmış olduğum yüz silâh ehl-i erbâba verile; bunlar ki, vahşî hayvanâtın yumurtada veyâ yavruda olmadığı sıralarda balkanlara çıkıp avlanalar ki, zinhâr hastalarımızı gıdâsız bırakmayalar.
Ayrıca külliyyemde binâ ve inşâ eylediğim imârethânede şehid ve şühedânın mahremleri ve İstanbul şehri fukarâsı yemek yiyeler. Ancak yemek yemeye veya almaya bizâtihî kendileri gelmeyip, yemekleri güneşin loş bir karanlığında ve kimse görmeden, kapalı kaplar içerisinde evlerine götürüle.” (Vakıflar Gen. Md. Arşivi + İbrahim Özdemir - Münir Yükselmiş, “İslâm ve Çevre Sorunları”, s. 126-127. bas.: Ankara, 1995.)
Osmanlı padişahların gerek müslüman, gerekse gayr-i müslim halka yaptıkları iyilikler, adâlet ve merhametle muâmele etme husûsunda gösterdikleri fazilet ve meziyetler bu kadar ileri idi. Küffâr, küfrünün ve dalâletinin icraat ve icâbâtını yaparak, işgâl ettiği İslâm beldelerini zulüm, adâvet, kan ve vahşetle doldururken; onlar fethettikleri küfür bel- delerinde halka adâlet gösterirler ve müslüman-kâfir ayırdetmeden beşeriyet için ne lâzım gelirse düşünüp temin ederlerdi.
Sultan İkinci Bayezid’in, Osmanlı
Topraklarına Sığınan Yahudileri Himâyesi:
Sultan İkinci Bâyezid Han döneminde, Endülüs’teki müslümanların idâresi altında huzur ve adâlet içinde yaşayan yahudiler, İspanya’lı ve Portekiz’li hıristiyanların bölgeyi gaddarlık ve zorbalıkla ele geçirmeleri üzerine katliâma ve sürgüne mâruz kalmışlardı. 1492 yılında Gırnata (Granada) bölgesinde hüküm süren son İslâm hânedânı yıkılarak müslümanlara karşı korkunç bir katliam başlatılırken; hıristiyanlığı kabul etmeyen yahudiler de bölgeyi terke zorlanmışlardı.
Yaşadıkları topraklardan kovulan yahudiler hiçbir ülke tarafından kabul edilmeyince, nihâî çâreyi Osmanlı Devleti’nin himâyesine sığınmakta buldular. Yeryüzündeki hiçbir devletin kabul etmediği, aksine şiddetle reddedip geri çevirdiği yahudileri yalnız İkinci Bayezid Han kabul edip yerleşmelerine izin verdi. Kemâl Reis haçlı katliâmından kurtardığı Müslümanlar’la birlikte, pâdişâhın himâyesine sığınan yahudileri de gemisiyle taşıyıp kısa zamanda Osmanlı ülkesine getirdi. (F. Emecen - M. İpşirli, “Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Târihi”, s. 467, bas.: İstanbul, 1994.)
Sultan İkinci Bayezid’in, sırf zımmîlikleri nedeniyle yahudileri Osmanlı topraklarına kabul etmesi küffâr üzerinde o kadar büyük bir tesir yapmıştır ki, birçokları hâdisenin üzerinden asırlar geçtiği hâlde Osmanlı’nın bu iyiliğini unutamamışlardır. Nitekim; “Ortaçağlarda hıristiyan İspanya ve İtalya’nın Musevî göçmenlerine Türk cennetini açan ‘Barbar’ dediğimiz Türk değil de kimdir?” diyen Ernest Jackh, ısrarla görmezden gelinen Osmanlı adâletine bu hâdiseyi örnek göstermişti. (Ernest Jackh, “”The Risino Crescent”, s. 37, bas.: 1944.)
On altıncı asırda yaşamış olan Portekiz’li Samuel Usgue ise, “İsrail Musibetlerinin Tesellisi”adlı kitabında, hıristiyanlar tarafından yapılan zulüm karşısında Türkler’in yahudilere açmış olduğu kapıyı; “Firavun tehlikesine karşı Kızıl deniz’in bir mucize eseri olarak yahudilere açılışına benzer bir kapı” olarak değerlendirmişti. (Bernard Lewis, “The Jews of İslâm”, s. 136.)
Avram Galanti ise; “Avrupa’da hıristiyan’ın yahudiye karşı yaptığı muâmele, tıpkı bir kartalın avına karşı yaptığı muâmeleye benzerken, Türkiye’de yaşayan yahudi cemaatleri bağlarının ve asma çadırlarının gölgesi altında, Sultanların mübârek topraklarında şen güneşte, bolluk içinde, rahatlıkla yaşayarak inkişâf ederler.” diyerek, iki medeniyet arasındaki derin uçuruma dikkati çekmiştir.(Avram Galanti, “Türkler’le yahudiler”, s. 36, bas.: İstanbul, 1947.)
Nitekim Cyrus Hamlin’in 1893 yılında söylemiş olduğu şu söz, Osmanlı Devleti ile diğer devletler arasındaki adâlet farkını açıkça gözler önüne sermektedir:
“Avrupa’nın bizzat hıristiyan kanı döktüğü ve inançları değişik olanlara vahşice zulümler yapmaktan zevk duyduğu bir devirde, Osmanlı Devleti engizisyonun bulunmadığı yegâne memleket oldu. Hıristiyanlar tarafından her yerden kovulan, tard ve takip edilen yahudilerin sığınak bulabildiği tek memleket de barbar (!)Türkiye olmuştur.” (Vehbi Vakkasoğlu, “Osmanlı İnsanı”, s. 228.)
Yavuz Sultan Selim Hân’ın Zımmîler
Hakkındaki Şer’î Hükme Riâyeti:
Yavuz Sultan Selîm Han Rumeli topraklarında hıristiyan nüfusun artmasından rahatsızlık duyarak, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Cemâlî Efendi’ye: “Bütün dünyâyı fethetmek mi, yoksa milletleri İslâm’a getirmek mi daha makbuldür?” diye sormuş, bunlara müslüman olmalarının teklif edilmesini, aksi taktirde buralardan kovulup başka bölgelere yerleştirilmesini emir buyurmuştu.
Şu kadar var ki Şeyhülislâm Efendi, Allah-u Teâlâ’nın;
“Dinde zorlama yoktur, iman ile küfür birbirinden kesin olarak ayrılmıştır.” (Bakara: 256)
Hükm-ü ilâhî’sine aykırı olan bu teklifi şiddetle reddedip, pâdişâha İslâm’ın reâyâ ve zımmîler hakkındaki emirlerini hatırlatarak; “Mâdem ki onlar râiyyetliği kabul etmişler; dîn-i İslâm’a göre onların can, mâl ve ırzlarını kendi can, mâl ve ırzlarımız gibi korumağa mükellefiz. Bu yolda onları cebretmek Şer’-i şerîf’e muhâlifdir!” demiş ve pâdişâhı bu fikrinden geri çevirmiştir. (Mustafa Nûri Paşa, “Netâyicü’l-Vukû’ât”, c. 1, s. 80-81.)
Buradan da anlaşılıyor ki, onların küffâra din ve inanç serbestliği tanımaları, onlara meylettiklerinden veyâ küfürlerini hoş gördüklerinden değil; aksine dîn-i İslâm’ın, gayr-i müslimlerin İslâm dinini kabûle zorlanmasını uygun bulmamasından, irâdesini hayra ve şerre sarfetme husûsunda herkesi serbest kılmasından ileri gelmekteydi. Zîrâ İslâm dinini kabul etmek için dil ile ikrar, kalp ile tasdik şarttır. Bu gibi kimseler dilleriyle İslâm’ı kabule zorlansalar dahî, kalp ile tasdikin gerçekleşmeyeceği muhakkaktır.
Osmanlı’nın kendi topraklarında yaşayan zımmîlere verdiği bu haklar, vicdan sâhibi bazı hıristiyanlar tarafından dâimâ hürmet ve takdirle karşılanmış; aradan asırlar geçtiği hâlde bâzı hıristiyanlar, Şeyhülislâm Zenbilli Ali Efendi’nin kendilerine gösterdiği müsâmahayı unutmamışlardır.
Nitekim eski politikacılardan M. Sadi Koçaş, 1954-1955’li yıllarda Bükreş’teki bir elçilikte, Yugoslavya Büyükelçiliği mensuplarından birisinin 15-20 kadar yabancı diplomatın bulunduğu bir toplantıda;
“Biz Sırplar mevcûdiyetimizi Zenbilli Ali Efendi’ye borçluyuz! Bazı Sırplar Pâdişâh’a yaranmak için Sırbistan’ı tamâmen İslâm’laştırmasını telkin etmek istemişlerdi. Zenbilli Ali Efendi bu hususta fikri sorulduğu zaman: ‘Hâşâ Sultân’ım! İslâm Dini’nde böyle şey olmaz. Herkes isterse Müslümanlığı kabul eder. Birkaç kişinin tavassutu ile zorla bir kavim ihtidâ ettirilmez. Bu dîn-i İslâm’a aykırıdır!’ demiş ve böyle bir icraata mânî olmuştu. İşte bu yüzden biz Sırplar varlığımızı ona borçluyuz!..” dediğini nakletmiştir. (M. Sadi Koçtaş, “Tarihte Ermeniler ve Türk-Ermeni İlişkileri”, s. 77. bas.: İstanbul, 1990.)
Osmanlılar Balkan yarımadasındaki hıristiyanlara bu derece şefkat ve adâletle muâmele ederken, Sırp cânîlerinin ise Osmanlı’dan arta kalan bir avuç müslümanın Balkanlar’daki varlığına tahammül edemip, Yugoslavya ve Bosna’da çirkin katliamlar yapmaları, bu vahşi gürûhun aradan asırlar da geçse barbar “haçlı” zihniyetlerinden bir şey kaybetmediklerini göstermektedir.
Osmanlı’nın gösterdiği adâlete bakın, onların gösterdiği adâvete bakın!..
Yavuz Sultan Selîm Hân’ın Kudüs’ün
Fethinden Sonra Verdiği Emannâme:
Yavuz Sultan Selîm Han 1517 mîlâdî yılında Kudüs’ü fethedince, bölgede yaşayan gayr-i müslimlere daha önce Resulullah Aleyhisselâm, Hazret-i Ömer -radiyallâhu anh-, Selâhaddin Eyyûbî ve Fâtih Sultan Mehmed tarafından verilmiş olan ahidnâmelere benzer bir ahidnâme vermişti. Bu ahidnâme; bir taraftan gayr-i müslimlerin can, mal, din, dil ve ibâdet gibi hususlarda güvencelerini sağlarken; diğer taraftan da onları bunların dışında başka haklar iddiâ ederek ortaya çıkmaktan menediyor, böylelikle bir bakıma haddi tecâvüze yeltenmelerini de önlüyordu.
Dönemin Kudüs kadısı Muhammed tarafından kayda geçirilen bu ahidnâme; 1517 yılında Kudüs’e girdikten sonra Beytül-Makdis önlerine gelen Yavuz Sultan Selîm Hân’a, Hazret-i Ömer -radiyallâhu anh- ve Selâhaddin Eyyûbî Hazretleri’nin âhidnamelerini getirerek, kiliselerinde diledikleri gibi ibâdet ve âyin yapma hakkı isteyen, Kudüs ermeni patriği Serkiz ve yanındaki râhiplere verilmişti.
Yavuz Sultan Selîm Han bölgede ayrı faaliyetlerde bulunan Kudüs ermeni patriği Serkiz’e ve rum asıllı patrik Atalye’ye verdiği her iki ahidnâmede de, hıristiyan tebaaya tanıdığı hakları şöyle beyân ediyordu:
“Emr-i şerîfim mûcibince, her kim bir başka şekle giderse ve bozarsa, Allah-u Teâlâ’nın kılıcına uğrasın!..
Allah-u Teâlâ ve Resûl’ünün yardımıyla, Kudüs-ü şerîf’e gelip Saferü’l-Hayr ayının 25. gününde kapı feth olunup, ermeni tâ’ifesine patrik olan Serkiz nâmlı râhip, bütün ruhbân ile berâber reâyâ ve berâyâ gelip, bağış ve nimetlerimden ricâ ve temennî kılmışlardır. Evvelki şartları olup, ellerinde olan kilise ve manastır ve sâir ziyâretleri ve içeride ve dışarıda bulunan kilise ve ma’bedhâneleri, önceden zapt ve tasarruf edegeldikleri minvâl üzere, ermeni tâ’ifesine patrik olanlar zapt ve tasarruf eyleyeler.
Hazret-i Ömer -radiyallâhu anh- Hazretleri’nin olan ahidnâme-i hümâyûn ve merhûm melik Selâhaddîn zamânından beri verilen şerefli emirler mûcibince zapt ve tasarruflarında olan Kamâme ve Beytü’l-lahm mağarası ve kuzey tarafındaki kapı ve büyük kiliseleri, Mar-Ya’kub ve Deyr’üz-Zeytûn ve Habsü’l-Mesîh ve Nablûs ve kiliselerine tâbi’ milletlerinden olan Habeş ve Kıbtî ve Süryanî milletleri, Mar Ya’kub kiliselerinde mekân tutmuş olan ermeni patrikleri tarafından zapt ve tasarruf olunup, başka milletlerden bundan sonra bir ferd müdâhele etdirilmemek bâbında, bu sa’âdetli nişân-ı hümâyûn’umu verdim.
Buyurdum ki; mûcibince amel olunup, zikrolunan büyük kiliseleri Mar Yâkub’da yerleşik bulunan ermeni patrikleri, içeride ve taşrada vâki’ olan kiliseleri ve manastırlar ve sâir ziyâretgâhları ve kendilerine tâbi’ milletleri ve yamakları olan Habeş ve Kıbtî ve Süryâni milletleri, âyinleri üzere zapt ve tasarruf eyleyip, vâki’ olan işlerine ve azl ve nasb ve sâir vakıflarına bağlı hususlarına ve metropolid ve piskopôs ve ruhbân ve papaz ve yamaklarının ve sâir ermeni tâisesi patriklerinin zabt ve tasarruflarında olan kilise ve manastır ve ma’bed ve sâir ziyaretlerinin ve kendilerine tâbi’ hem-milletlerine ve yamaklarına başka milletlerden bundan sonra bir ferd müdâhele eylemeyip ve Kamâme ortasında bulunan türbesi ve Kudüs-ü şerîf taşrasında Meryem ana kabri ve Hazret-i İsa Aleyhisselâm’ın doğduğu Beytüllahm mağarası ve güney tarafında olan kapının anahtarı ve içeride Kamâme kapısında iki şamdan ve kandilleri ve türbe kapısında ve içerisinde olan kandilleri ve yaktıkları mum ve buhurları ve Kamâme içinde âyinleri üzere mum ateşi aydınlığında kendilerine tâbi’ olan hem-milletleriyle türbe dâhiline girip ve çevresinde dolaşmaları ve kapı içerisinin aşağı ve yukarısı ve iki penceresi ve içeride olan ma’bed ve ziyâretleri ve su kuyusu ve Kamâme havlusunda bulunan Mar Yuhanna kilisesi ve taşrasında Mar-Yâkub yakınında bulunan Mesih zindanı ve sâir manastırları ve kabirlikleri ve mezarları ve Beytüllahm mağarası yakınında olan odaları ve misâfirhâneleri ve bağ ve bağçe ve zeytinlikleri ve bilcümle zikrolunan kilise ve manastır ve ma’bed ve ziyâretgâhları ve kendilerine tâbi’ hem-milletleri ve sâir emlâk ve eski imâretleri tayin olunduğu üzere ermeni tâifesi ve patrikleri zapt ve tasarruf eyleyip ve kiliselerine ziyârete gelen Ermeni taifesi zemzem tabir olunur su üzerine ve panayırlarına ve sâir ma’bed ve ziyâretlerine vardıklarında, örf ehli tâifesinden ve başkası bundan sonra bir ferd girip ve taarruz eylemeyip, bu günden sonra açıklanan cihet üzere, verilen saâdetli Nişân-ı hümâyûn’um mûcibince amel olunup, başka milletten bir ferdi müdâhele ettirmeyip, ol bâbda evlâd ve atalarımdan veyâhud büyük vezirlerimden ve sâlihlerden ve kadılardan ve beğlerbeği ve sancak beği ve mîr-i mîrân ve voyvodaları ve beytülmâl ve adamları ve subaşıları ve zeâmet ve tımar erbâbı ve mâl mutasarrıfları ve diğer kapım kullarından ve gayrıdan hâsıl olan konmuş ve kalkmış ve büyükden hiçbir ferd veyâ ferdlerden kim olursa olsun, hangi tarafta olursa olsun ve hangi sebeble olursa olsun girip ve taarruz kılmayıp bozmayalar ve değiştirmeyeler. Her kim müdâhale ve taarruz eder ve bozar ve değiştirirse, Melikü’l-Mu’în olan Allah’ın katında mücrîmlerden ve âsî sayılanlardan sayılalar!
Şöyle bileler, hükmümdeki tuğramı görenler gerçek ve içindekileri doğru bilip alâmet-i şerife (tuğraya) i’timâd kılalar.
Dokuz yüz yirmi üç senesinde yazıldı, Kudüs-ü şerîf sahrası.” (BOA, “Kilise Defteri”, nr.: 8; “Kâmil Kepeci Tasnifi”, Evâmir-i Mâliyye Kalemine Tâbi’ Piskopos Mukâtaası Kalemi, nr.: 2539, s. 2.)
Sultan İkinci Selim’in
Kıbrıs’ta Yaşayan Hıristiyan Azınlığa
Tanıdığı Haklar:
Sultan İkinci Selim Hân Kıbrıs’ın fethinden sonra gönderdiği “Hatt-ı hümâyûn”da, adada ikâmet eden hıristiyanlara apaçık bir emân ve emniyet vererek; ada beylerbeyine, kadısına ve defterdârına, bölgede yaşayan gayr-i müslimlerin her türlü haklarının gözetilmesini emir buyurmuştu:
“Kıbrıs beylerbeyi’ne ve kadısına ve defterdârına hüküm ki;
Kıbrıs adası, arslanca dövüşen ordularım tarafından yeni alınmış bir diyar olduğundan, yerli ve fakir halkı harb icâbı maddî ve mânevî zarâra uğramış olup, bu yüzden ızdırap çekmektedir. Onlara adâletle ve şefkatle muâmele edesiniz. Rahatlık içinde yaşasınlar ve iş ve güçlerine sahip olup kazançlarına baksınlar. Az zamanda kalkınarak, refah ve saâdete ermeleri için, mahkemelerde ve vergi tahsîlinde; ve’l-hâsıl her türlü devlet işlerinde onları gözetesiniz! Onlar bize Allah’ın bir emânetidir. Devletin şânına onları korumak ve himâye etmek yaraşır. Her biri ırzından ve malından ve canından emin olarak gönül rahatlığı içinde yaşasın. Benim adâletim bunu icâb ettirir. Bu emrimin yerine getirilmesi için, her biriniz uyanık ve dikkatli olasınız. Aksini duyarsam, beyan olunan özrünüzün kabul olma ihtimali yoktur. Ona göre gaflet eylemeyesiniz!” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, “Mühimme Defteri”, nr.: 12.)
Zîrâ İslâm ahkâmına ve Şer’î hukûka sıkı sıkıya bağlı olan Osmanlı Hânedânı, ilâhî hükme her hususta büyük bir titizlikle riâyet ettiği gibi, zımmîlerin haklarını temin husûsunda da hakkıyla riâyet ederdi. Hiçbir gayr-i müslimin din ve inanç husûsunda zorlanmasına müsaade etmezken, bu müsâmahayı fırsat bilerek herhangi bir kâfirin küfrünü yaymasına da fırsat vermezdi.
Üçüncü Murad’dan
İkinci Süleyman’a Uzanan
Değişmez Osmanlı Adâleti:
Osman Gâzî’nin oğlu Orhan Gâzî’ye yaptığı “Âlemi adâletle şenlendir!” vasiyeti kendisinden sonra gelen pâdişahlar tarafından harfiyyen yerine getirilmiş; Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan itibâren âleme nizam veren Osmanlı adâleti, daha sonraki asırlarda da dünyâya huzur ve saâdet getirmişti.
Yazdığı kitaplarda çoğu zaman Türkler’e asılsız iftirâlar atan ve ağır ithamlarda bulunan ermeni yazar Pastırmacıyan, Osmanlı pâdişahlarının her dönemde gayr-i müslimlere kendi ülkelerinde dahî göremedikleri bir adâletle muâmele edip, onları asırlar boyunca dünyânın neresinde olursa olsun himâye ettiklerini itirâfa mecbur kalmış; hıristiyanların onlardan gördüğü iyilik ve adâleti târihleri boyunca hiçbir milletten görmediklerini açıkça vurgulamıştır:
“Büyük sultanlar’ın döneminde, hıristiyan tebaanın kısıtlı haklarına hemen riâyet edilmiş ve mahkemelerce adâlet oldukça tarafsız bir şekilde tevzî olunmuştur. Ermeniler, onların nezdinde çok kere müessir bir himâye görmüşlerdir. Romen tarihçi İorga ortodoks oldukları için zulme uğrayan Eflâk ermenileri lehinde Sultan Üçüncü Murad’ın enerjik şekilde müdâhalede bulunduğunu yazar. İkinci Süleyman devrinde Osmanlı İmparatorluğu’ndaki hıristiyan köylünün durumunun, aynı devirde Avrupa’daki serflerin durumundan daha kötü olmaması muhtemeldir.” (H. Pasdermadjian, “Histoire de l’Arménia”, s. 274, bas.: Paris, 1949.)
İkinci Mahmud’un Kıbrıs’ta Haksızlığa
Uğrayan Zımmîlere Yazdığı Hüküm:
Sultan İkinci Mahmud Han Kıbrıs’ta mâlî yönden asılsız ithamlara uğrayan bâzı râhiplerin haklarına gereği gibi riâyet edilmesi ve yapılan haksızlığın tamâmen giderilmesi için gönderdiği hükümde şöyle buyurmuştu:
“Lefkoşa kadısına hüküm ki;
Emr-i şerîfim vâsıl olunca ma’lûm ola ki, İstanbul ve havâlisinde rum patriği ile pâyitahtta ikâmet etmekte olan metropolitan tâifesi yüce katıma mühürlü bir arz-u hâl ile mürâcaat edip, şimdiki hâlde patriğin nezâretinde olan manastırlardan Kıbrıs’ta Lefkoşa kazâsında bulunan ve Kikko yâhud nâm-ı diğer Meryem Ana manastırı’na vekil ta’yîn edilen Gumenûs Niyufitûs namlı râhib ve manastırdaki diğer râhibler hâriçten müdâhale edilmeksizin kanûnî arâzîlerine diledikleri gibi sâhib iken, müslümanlardan ve piskoposlardan ve sâir yerlerde bulunan kimseler tarafından mal celbi bahânesiyle dâvâ edildikleri ma’lûm olmuşdur. Bu hâle derhâl nihâyet verip, rencîde edilmemelerini sağlayasın. ..
Halbuki hazînemiz evrâkında mahfûz bulunan psikopos mukâtaası defterlerine yeniden nazar edilecek olursa, İstanbul rûm patriği vekilinin ve adamlarının Şer’-i şerîf’le ilgili dâvâlarının Dîvân-ı hümâyûn’da görüleceğine dâir berat verilmiş idi. Bu berâtta zikrolunan şartlar muvâcehesinde hareket etmelerini te’min için bu fermânı çıkardım.
Şimdiden sonra râhib ve adamlarının bu şekilde rencîde edilmemeleri husûsunda dikkat ve ihtimam gösteresin. Şöyle bilesin, alâmet-i şerîfeme (tuğrama) i’timâd kılasın!” (“Othomanika Egrafa Tis en Kypo Monis Kikku” - “Kıbrıs Kikku Manastırı / Osmanlıca Belgeler”, s. 83-84.)
Çanakkale Savaşı’nda Türkler’in Küffâra
Verdikleri Târihî İnsanlık Dersi:
Türk ordusu Birinci Dünya Savaşı yıllarında, Irak ve Çanakkale cephelerinde İngilizler’le kıran kırana çarpışmıştı. Savaş başlamadan önce Bâbıâlî’de hukuk müşâvirliği yapmış olan Kont Ostrolog şunları anlatmıştır:
“İngilizlerin Kültür Amare yenilgisini tâkip eden günlerde, Londra’da büyük bir harp meclisi toplandı. Doğu müsteşarı olmam dolayısuyla toplantıda ben de bulundum.
Başbakan Lloy George şöyle dedi:
‘- Efendiler, ben bir şeyi anlayamıyorum! Bizim medenî milletlerin orduları savaşta barbarlığa yaklaşıyor, barbar saydığımız Türk orduları ise savaşta medenîleşiyor. Irak kumandanımız bildiriyor ki; Türkler esirlerimizin istirahatini fevkalâde temin ediyorlarmış, yaralılarımızı imkânları nisbetinde tedâvi ediyor ve şefkat gösteriyorlarmış. İşte bu davranışlarının sebebini bir türlü anlayamıyorum!..’
Daha sonra savaş bakanı söz alarak şunları söyledi:
‘- Ben bu vaziyeti çok merak ettim. Çünkü şöyle bir hâdise yaşandı: Bir müddet önce Çanakkale’de bir çarpışma sırasında esir verdiğimiz iki subay ve beş altı yaralı askerimiz, Türkler tarafından tedâvi edildiler. Bu tedâvinin yapıldığı yere yakın bir koğuşta da, yaraları iyileşmeye yüz tutmuş Almanlar vardı. Bu Alman askerler, tedâvi edilenlerin İngiliz olduğunu anlar anlamaz hemen saldırmışlar. Türk doktorlar ve yardımcıları bunları durduramamış. Ancak bu durumu gören Türk yaralıları, Almanlar’ın üzerine yürüyüp onları durdurmuşlar. Biz Türkler’in can evini yakmak ve yıkmak isterken, onların gösterdiği insanlığa hayret ettim.’
Savaş bakanının bu sözleri üzerine, bir başka bakan söz alarak şöyle konuştu: ‘Bu meseleyi hallederse Kont halleder!..’
‘- Efendim bu mesele basittir. Biz Avrupa’lılar savaş sırasında Türkler kadar medenî olamıyoruz. Bu doğrudur. Ancak doğrunun çok önemli bir sebebi vardır: Biz Avrupa’lılar, savaşanlar arasında bir savaş hukuku olduğunu iki asır önce düşündük. Bu güne kadar da bu savaş hukukunu geliştirmeye ve yerleştirmeye çalışıyoruz. Müslümanlık ise on üç asır evvel bu hakkı çok yüksek bir şekilde kanunlaştırdı. Türkler bin seneden beri bu dinî kanunun hükümleriyle ahlâklanmışlardır.’” (Vehbi Vakkasoğlu, “Osmanlı İnsanı”, s. 228, bas.: İstanbul, 1999.)
Bu sözler İslâm’ın nezâfet, merhamet ve adâletini; küffârın gaddarlık, zulüm ve vahşetini gözler önüne seren apaçık birer delildir. Onlar İslâm’ın adâlet ve nezâfetini bünyelerine sindirmeye ve kendilerine mâletmeye çalılşırken, İslâm’ı bırakıp küfre ve kâfirlere meyledenlere ne yazık! Bu gibi kimseler sûretâ İslâm görünürler, hâlbuki gönüllerinde imândan eser yoktur.
Bugün Dünya
Osmanlı’nın Gerisinde
Sicilyalı Türkolog Dr. Giovani Pampanini, bugün için de geçerli olan şu orijinal tahlili yapmıştır:
“Barış ve adâlet içinde birlikte yaşamak konusunda bugün dünya Osmanlı’nın çok gerisindedir.” (Türkiye gazetesi, 16 Haziran 1993.)
Türk devleti Demo-grasi’dir.
Ünlü Fransız düşünür Voltaire, Osmanlı’nın aleyhindeki art niyet ve su-i ihtiyar ürünü tarihi iftira ve çarpıtmalardan bahsederken gerçeği şu şekilde itiraf etmektedir:
“Ulusların mal ve canlarıyla topyekün padişahın kölesi sayıldığı iddia ediliyor. Böyle bir idare kendiliğinden çökerdi. Türkler, hür ve bağımsızdırlar. Aralarında hiçbir sınıf farkı yoktur. Sultanlar istibdatçı değildir. Bütün tarihçilerimiz, Türk İmparatorluğunu istibdâda dayanan bir devlet olarak göstermekle bizi çok aldatmışlardır. Türk devleti Demo-grasi’dir. Sultanlar devlet işlerinde keyiflerine göre hareket edemezler. Vergileri artıramazlar ve hazinenin parasına dokunamazlar... Hiçbir hıristiyan devleti, kendi topraklarında Türkler’in bir câmiisi bulunmasına müsaade etmez, oysa Türkler bütün rumların kiliseleri olmasına müsaade ederler!” (Voltaire, “Türkler, Müslümanlar ve Ötekiler”, s. 81, 88, 90.)
XI.yüzyıl Arap müellifi İbn Hassul der ki:
“Bütün kavimler arasında şecaat bakımından Türkler’den üstün, büyük hedeflere ulaşmak için onlardan daha dirayetli hiçbir millet yoktur. Allah onları arslan sınıfında yarattı.” (“Târih ve Medeniyet Dergisi”, sayı: 61, s. 16. Nisan, 1999.)
Türkler
“Saklı İnci”ye Benzerler
Tarih-i mübarekşah’tan:
“Yabancı bir ülkeye giden bir garibi fenâ bir âkıbet bekler. Bunun aksine Türkler, Müslüman bir ülkeye ulaştıkları zaman orada saygı ve takdir görürler. Bir emir ve orduya kumandan olurlar. Âdem Peygamber’den bu yana, para ile satın alınan esirlerin Sultan olduğu hiçbir yerde görülmemiştir. Türkler müstesnâ!.. Türkler, denizin derinliğinde, midye kabuğu içinde saklı inciye benzerler. Değerinin takdir edilebilmesi için denizi bırakarak, kralların tâcını, gelinlerin kulağını süslemesi gerekir.”(“Târih ve Medeniyet Dergisi”, sayı: 61, s. 16. Nisan, 1999.)
Osmanlı Savaşların Ağır Yükü’ne Rağmen Hıristiyanlara Dokunmamıştı
“Muvazzaf olsun, ihtiyat olsun, bütün askerlik yükü yalnız ve yalnız Müslüman halkın omuzlarındadır. Gerçi hıristiyanlar hazineye küçük ve önemsiz bir bedel ödemektedirler. Ama bu, onların askere gitmemekle elde ettikleri avantajlara oranla bir hiçtir. Askerlik bedeli adamakıllı yüklü olsa bile yine de Müslüman tebaanın zavallı omuzlarındaki muazzam yükün altında, düştüğü yoksulluğu hiçbir zaman dengeleyemez. Şurası iyice bilinmeli ki, Müslüman nüfüsun hıristiyanlara nisbetle hızla azalmasının, buna karşılık hıristiyan nüfusun gittikçe artmasının gerçek sebebi budur. İmparatorluğun üretici olmayan tüm unsurlarını müslümanlar oluşturuyorlar!” (Trabzon’daki İngiliz Konsolosu Palgrave, 1868). (“Târih ve Medeniyet Dergisi”, sayı: 61, s. 29. Nisan, 1999.)
| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |