İslâm Komutanları'nın
“İ'lâ-yı Kelimetullâh” ve Vatanı Muhafaza Uğrunda
Yaptıkları Büyük Mücâdeleler

Hakiki İslâm kumandanları ve onların izinden giden müslümanlar tarihte unutulmaz izler bırakmışlardır.

“Yalnız onun zürriyetini kalıcılar kıldık. Sonra gelenler arasında ona (iyi bir ün) bıraktık.
Âlemler içinde Nuh’a selâm olsun! İşte biz muhsinleri böyle mükâfatlandırırız.”
(Saffât: 77-80)

 

Hazret-i Allah'a ve Resûl'üne imân eden İslâm kumandanları târihte emsali görülmemiş bir eser ve ün bırakmışlardır. Onlar Hazret-i Allah’ın ismini yüceltmek için yaşadıklarından Hazret-i Allah da onların ismini yaşatmıştır.

Onların hayatlarında kendilerinden sonra gelen nesiller için çok büyük ibret ve nasihatler vardır. Onların Hazret-i Allah’a bağlılıkları ve cihad azimleri her asırdaki müslümanlar için büyük birer nümunedir.

Onlar hiçbir zaman küfre ve kâfirlere iltifat etmemişlerdir. Nice az topluluklarla çok kalabalık küffar ordularına karşı muvaffakiyetler kazanmışlardır. Çünkü onlar sadece Hazret-i Allah’a dayanmışlar ve güvenmişler, büyük bir iman ve azimle yollarına devam etmişlerdir.

Bu şanlı tarih içerisinde Selçuklu ve arkasından Osmanlı ile devam eden yaklaşık bin yıllık bir zaman diliminde Türkler; İslâm bayrağının, cihad sancağının sahibi ve emanetçisi olarak ehl-i imanın gönlünde taht kurmuş, ehl-i küfürün kalbinde korku salmıştır. Yukarıda da arzettiğimiz gibi hemen bütün haçlı seferleri Selçuklu ve Osmanlı ordularının kılıçları altında helâk olmuştur. Bu muvaffakiyet ehl-i küfür’ün asla unutamadığı müthiş bir hadisedir. Bu milletin Hazret-i Allah’a dayandığı zaman O’nun lütfu ve desteği ile neler yapabileceğinin büyük bir delilidir.

İşte bu sebepledir ki; bütün gayretlerine rağmen bu İslâm milleti karşısında muvaffak olamayan küffar milletleri taktik değiştirmiş, gayesine sinsi metodlarla ulaşmanın yollarını denemiştir. Yaklaşık üç yüz yıldır bu yönde büyük çalışmalar yapmıştır.

Bugün bu çalışmalar çok daha büyük mekanizmalar vasıtasıyla devam ettirilmektedir.

Bu durum karşısında uyanamayan, küffar ile dostluk kuran, onlardan bir şey umanların vay haline! Bu zavallıların eline düşen milletimizin vay haline! Hazret-i Allah bizi büyük kayıplardan muhafaza eylesin!.. Âmin.

Aşağıda Hazret-i Allah’ın hükmüne teslim olan İslâm kumandanlarının iman ve azimlerine dair örnekleri arzediyoruz.

Bir bu hakikat ehlinin icraatlarına bakın, bir de bugün küffar önünde zilleti imana tercih edenlerin durumuna. Bu necip millete yakışır mı bunca zillet?

Hazret-i Allah bizi bu zilletten, küffar ile dostluğu marifet zannedenlerden kurtarsın! Amin.

 

Târık bin Ziyâd:

Bu büyük kumandan 711 yılının Mayıs ayında yedi bin kişilik ordusu ile İspanya’yı fethetmek üzere bugün kendi ismi ile anılan Cebel-i Tarık boğazını geçti. Askerlerinin geriye dönüş ümidini kırmak için bütün gemilerini yaktırdı. Sonra ordusuna hitaben tarihi bir konuşma yaptı.

“İşte, önümüzde düşman, arkamızda deniz, zaferden başka kurtuluş yolu yoktur.” dedi.

Bu tarihi hadise dünya tarihinin gördüğü en büyük medeniyetlerden birisi olan 800 yıllık Müslüman İspanya Endülüs medeniyetinin başlangıcı olmuştur. Bu hakikat İslâm dinini yaymak için fetihler yapan İslâm kumandanları ile, sömürgeci küffar kumandanları arasındaki kıyası bile mümkün olmayan farkın en büyük delillerinden birisidir. Nitekim İspanyol orduları Endülüs devletini işgal ettikleri zaman sadece soykırım yapmakla yetinmemişler, bu medeniyete dair ne varsa yok etmişledir. Bugün sadece birkaç saray ve camiden başka bu yüksek medeniyetten hemen hemen hiçbir iz kalmamıştır.

Mûsâ bin Nusayr, büyük İslâm kumandanı, Endülüs fâtihi Târık bin Ziyâd'la Endülüs'te karşılaştığı zaman; “Ey Târık! Halîfe Velid bin Abdülmelik senin tüm bu çabalarına karşılık, sana bu Endülüs'ten başkasını vermez!” diyerek, onu hem Endülüs'ün fethi, hem de yapmayı plânladığı diğer fetihler hususunda, niyet ve azim bakımından ölçmeye çalışmıştı. Fakat fethettiği beldelerde İslâm'ı yaymaktan, küfrün ve kâfirlerin kökünü kazımaktan başka bir şey düşünmeyen, “İ'lâ-yı Kelimetullâh” gibi ulu bir gâyeyi bırakıp da; makam, şöhret, iktidar gibi fânî ve değersiz şeyleri tercih etmeyi aklının ucundan bile geçirmeyen Târık bin Ziyâd, ona bu sözüne karşılık, içindeki hudutsuz ve sınırsız fetih arzusunu açığa vurarak; “Ey emîr! Allah'a yemin ederim ki, atımla Atlas okyanusuna girinceye kadar bu arzumdan vazgeçmeyeceğim!” karşılığını verdi. (İbn Hallikân, “Vefeyâtü'l-A'yân ve Enbâu Ebnâ'i'z-Zamân”, c. 5, s. 328. bas.: Beyrut, 1977.)

Bu İslâm kumandanının gayret ve azminin nişanı olan gemi yakma hadisesi dilimize “Gemileri yakmak” şeklinde güzel bir deyiş olarak yerleşmiştir.

 

Selâhaddin Eyyûbî:

Selâhaddin Eyyûbî üstüste kazandığı zaferlerle, zamanla kâfirlerin ve münâfıkların korkulu rüyâsı hâline gelmiş; yaşadığı müddetçe bir an olsun onlara aman vermemişti. Eşine ender rastlanan bu büyük İslâm mücâhidinin dirâyet ve azmine, şecaat ve şevketine Selçuklu atabegi Nûreddin Zengî de hayran kalmış; sahâbe-i kirâm'a çirkin ve asılsız iftirâlar atan Fâtımîler'e haddini bildirmek için, bu kudretli kumandanın tek başına kâfî geleceğini anlamıştı. Nitekim din-i İslâm'ı hurâfelerden arındırmak, küffarla işbirliği eden münâfıkların düzenini bozmak için, Selâhaddin Eyyûbi ile anlaştı ve Fâtımî Devleti'ne resmen savaş açtı.

Durumu haber alan mürted Fâtımîler haçlı devletleriyle anlaşarak, Selâhaddin Eyyûbî ve mâiyyetindeki İslâm ordusuna karşı küffarla aynı safta yer aldı. Onların bu çirkin hareketi imân edenlerin nazarında hiç de şaşırtıcı değildi; çünkü kâfirleri dost edinmek ve onlarla ele ele vermek münâfıkların asırlardır değişmeyen en açık ve en bâriz alâmetiydi.

Müslümanlara karşı birleşen bu kâfirler ve münâfıklar gürûhunu pusuya düşürmek için, hiç kimsenin geçmeye cesâret edemediği Tih Sahrası'ndan geçerek, bu çapulcular sürüsüne gizlice arkadan yaklaşan Selâhaddin Eyyûbî, otuz bin kişilik düşman ordusunu görünce ümitsizliğe düşen iki bin askerine hitâben, onları teskin edecek şu mânidar konuşmayı yaptı:

“Askerlerim!..

Bilin ki ölüm, Allâh'ın huzûruna varmaktır. Dinini ve imânını müdâfaa yolunda şehâdete erenlerin, doğrudan doğruya cennetlik olduğundan hepiniz haberdardır. Şâyet rahatımızı düşünüyorsak bize yakışan burada değil, karılarımızın ve çocuklarımızın yanında olmaktır!

Düşmanın az ya da çok olması bizi yolumuzdan aslâ alıkoyamaz! Şimdi siz, kaçmak zilletine düçâr olmayı mı, yoksa şehîd olmayı mı arzu edersiniz? Allah'ın yardımı şüphesiz ki bizimledir; O dinine hizmet edene mutlakâ zafer verir!..” (“el-Kâmil fi't-Târîh”, c.11, s. 342)

O'nun dinini bırakıp küfre hizmet edenlerin ise eninde sonunda belâsını verir; O'nun kudret pençesinden kurtulmaya aslâ imkân bulamazlar.

Selâhaddîn Eyyubî Kudüs’te kurulan haçlı devleti ile defalarca kere savaşmıştı. Bir gün hıristiyan kralının hasta olduğunu öğrendi. Hemen en iyi hekimlerinden birisini elçilerle beraber krala gönderdi. Sultan Selahaddîn’in bu yüksek insanlık ve ahlâk anlayışı bugün bile hâlâ konuşulmakta, kitaplara ve filmlere konu olmaktadır.

Bu büyük Sultan vefat ettiğinde, Başveziri Şam sokaklarında dellâl gezdirerek şöyle bağırtmıştı:

“Ey ahali! Bilmiş olunuz ki, Mısır’ın, Sudan’ın, Libya’nın, Filistin’in, Şam’ın, Halep’in, Musul’un, Hicaz’ın ve daha nice ülkelerin hükümdarı olan Sultan Selâhaddîn Eyyubî vefat etmiş ve Hakk’ın rahmetine kavuşmuştur. Şahsî parası cenaze masraflarına yetişmediği için bunlar yakınları ve dostları tarafından karşılanmıştır.”

 

Abdülkerim Satuk Buğra Han:

İlk müslüman Türk hükümdârı olan ve müslüman olduktan sonra “Abdülkerim” adını alan Satuk Buğra Han, Kaşgar yakınlarında inşâ edilen yeni bir kilisenin önünde beklerken, Nasr bin Ahmed ona kiliseyi göstererek; “Burası şimdi puthane olarak yapılıyor amma, yakında sen onu mescide çevirirsin!” demişti. Nasr'ın bu sözünden çok etkilenen Satuk Buğra Han, bir müddet düşündükten sonra kiliseye doğru baktı ve Allah-u Teâlâ'ya yönelerek, gönlünün derinliklerinden süzülüp gelen şu içli duâyı yaptı:

“Ey benim ulu Allah'ım!..

Eğer sen bana kâfirlere ve sana imân etmeyenlere karşı yardım eder de, beni din-i İslâm'ın yayılmasına ve Senin İsm-i şerîf'inin yücelmesine vesîle kılarsan; şüphesiz ki ben bu puthaneyi mescid yapacağım! Orada ancak senin kulların, sana kulluk için toplanacaklar. Sana ibâdet edebilmek için orada bir mihrap, seni zikretmek için orada bir minber kuracağım; sonra, sırf senin rızâsını kazanmak için orada ezanı ben okuyacak, namazı da ben kıldıracağım!” (C. Karşî, “Mülhâkâtü's-Surâh”, s. 134)

Nitekim gerçekten de Allah-u Teâlâ onun niyet-i hâlisa ile yaptığı bu samîmi duâyı karşılıksız bırakmamış; kendisini o beldeyi küffarın elinden alıp İslâm topraklarına katmaya, inşâ edilen kiliseyi küffar tapınağı olmaktan çıkartıp, temiz ve pak müslümanların mâbedi yapmaya muvaffak kılmıştı.

 

Sultan Alparslan:

Selçuklu Sultânı Alparslan, Malazgirt Meydan Muhârebesi öncesi Anadolu’yu İslâm yurdu hâline getirmek ve fethe hazırlamak gâyesiyle hıristiyanların elinde bulunan Kars ve Ani kalelerini kuşatınca; savaştan önce askerlerinin karşısına çıkarak, onları İ’lâ-yı Kelimetullâh’a ve Allah yolunda cihad etmeye çağırmıştı:

Yiğitlerim!.. Bahâdırlarım!.. Sizin gibi kahraman erlerin hükümdârı olduğum için övünç duyar ve Allah-u Teâlâ’ya hamd ederim! Tahta ilk çıktığımda, yurdun ufkunu saran ihtilâl bulutlarını kılınçlarınızın parlak kıvılcımları ile def’ edib, vatanın bütünlüğünü sağlamış idiniz. Bugün de âlem-i İslâm, karşımızdaki düşmana Allah-u Teâlâ’nın dinini tebliğ etmemizi ve bu yolda, cihad-ı fî sebîli’llah uğrunda çarpışmamızı bekliyor! O hâlde hem bi-hakkın vatanı muhâfaza ve hem de i’lâ-yı Kelimetullâh gibi iki kudsî vazîfeyi îfâ etme şerefi şimdi bize düştü!..

Düşmanımız kalabalık, kal’aları muhkem ise de; onların, siz gibi gazâ meydanlarında pişmiş, şehîd olma aşkı ile yanan mücâhidlerin ilk hücûmuna dahî dayanamayacağını bilirim. Zira onlar vatanlarını değil, hayatlarını kurtarma derdinde olan birtakım korkaklardan başka bir şey değildirler! Sizler ise hayâtın gelip geçen bir gölge olduğunu, asıl şerefin Allah yolunda cihad ederek can vermek olduğunu hakkıyla bilen yiğitlerisiniz!

İşte bu sultânınız, Allah-u Teâlâ’nın şerefli ismiyle adımını gazâ meydanına atıyor. Ben şu kılıncı tutan elim tâkatten kesilinceye kadar çarpışacağım! Dinini, vatanını, sultânını seven ardımca gelsin!..” (“Kars Târihi”, c. 1, s. 337, 354)

Zamânın İslâm halîfesi Kâim bi-Emri’llâh, 26 Ağustos 1071 Cumâ günü iki yüz bin kişilik hristiyan Bizans ordusuyla karşı karşıya gelecek olan Sultan Alparslan adına bir duâ metni hazırlamış ve bu duâ metnini Malazgirt Meydan Muhârebesi’nden önce, mescidlerde okutmak üzere yeryüzündeki bütün müslüman devletlere yollamıştı.

Halîfe yaptığı bu içli duâda; onun tek gâyesinin Rum diyarında İslâm sancağını dalgalandırmak, küfrü ve kâfirleri bütünüyle ortadan kaldırmak olduğunu, ind-i ilâhî’ye son derece derin ve mânidar bir üslûpla şöyle arzediyordu:

Yâ Rabbî!.. İslâm sancağını yükselt ve ona yardımını eksik eyleme! Küfrü, tamâmen ortadan kaldıracak şekilde mahvet! Sana itaat etmek için canlarını esirgemeyen ve kanlarını dökerek rızâna kavuşmaya çalışan mücâhid kullarına güç ve kuvvet ver; yurtlarını muhâfaza, kendilerini muzaffer eyle! Emîrü’l-Mü’minîn, şehinşâh-ı muazzam Muhammed Alparslan’ın dileğini kabûl eyle! Din-i İslâm’ı yayıp, şerefli ismini yüceltebilmesi için onu desteğinden mahrûm eyleme! Zira o yalnız senin rızân için kendi rahatını terketti, senin yolunda malını fedâ etti, hattâ canını dahî bu yolda fedâya hazır eyledi…

Kitâb’ın Kur’ân-ı kerîm’de:

Ey imân edenler! Elem verici, can yakıcı bir azaptan koruyacak bir ticâret yolunu göstereyim mi size? Allah’a ve Peygamber’ine imân edersiniz, O’nun yolunda mallarınızla, canlarınızla cihad edersiniz!’ (Sâff: 10-11)

Buyuruyorsun. Şüphesiz ki sen vaadinden dönmezsin!..

Allah’ım! O nasıl ki senin dâvetine uyup, din-i İslâm’ı korumada gevşeklik göstermeden emrine icâbet etmiş ve bu uğurda gecesini gündüzüne katmış ise, sen de ona zafer ihsân eyle! Onu düşmanların hîlelerinden uzak kıl ve muhâfaza et! Allah’ım! Ona bütün güçlükleri kolaylaştır ve küffarı bozguna uğratarak, İslâm askerlerini muhâfaza eyle!..” (İbnü'l-Adîm, “Bugyetü't-Taleb fî Târîh-i Haleb”, vr. 288a-b.)

 

Sultan Alparslan komutasındaki Selçuklu ordusu hıristiyan Bizans gürûhu ile cenge başladığı sırada, imparator Romanos Diogenes bir elçi gönderip Selçuklu Sultânı'na hitâben; “Ben senin önüne karşı koyamayacağın bir askerle geldim. Eğer benim tâbiiyyetim altına girersen sana yeteri kadar memleket veririm ve benim satvet ve şiddetimden emin olursun; ki, bunu mutlakâ yapman gerekir. Çünkü benim yanımda üç yüz bin atlı ve yayadan müteşekkil bir ordu; para, eşyâ ve silâhla dolu on dört bin araba vardır. Bu takdirde hiçbir İslâm askeri benim önümde duramaz, İslâm şehir ve kalelerinden hiçbiri benim karşımda kendini koruyamaz!” demek cür'etinde bulunmuştu.

Sultan bu sözleri işitince, İslâm'ın şeref ve kudreti kendisinde gâlip gelerek, yolladığı elçiye bu sahte kahramâna derhâl şu sözünü iletmesini emir buyurdu:

“Efendine söyle ki; sen bana kastetmedin, Sübhân olan Allah bana seni ve ordunu müslümanlara yem olmak için gönderdi! Boyunduruğum altına girmen ve bana kölelik etmen yakındır! Askerlerinin kimi ölecek, kimi esâretim altına girecek, hazînen yağma edilecektir. Şimdi hiç durma, savaşta elinden geleni ardına koma! Bil ki senin, askerlerinin boyunlarının koparılışından ve hâzinenin yağmalanışından başka göreceğin hiçbir şey yoktur!” (“Ahbârü'd-Devleti's-Selçûkiyye”, s. 52-53, bas.: Lahor, 1933.)

 

Melikşah ve Sancar:

Alparslan'ın şehâdetinden sonra tahta geçen Sultan Melikşâh, küffarla yapılan mücâdeleyi kararlılıkla devâm ettirmiş ve bu yolda canını seve seve fedâ etmekten çekinmemiş; oğlu Sultan Sancar da şehîd babası Melikşah'ın mîrâsını üstlenerek, “İ'lâ-yı Kelimetullah” uğrunda ölünceye kadar gazâya devam etmişti.

Nitekim Meyyâfârikîn şehrindeki elli bin müslümanı esir eden Bizans imparatoru'na esirleri serbest bırakması için gönderdiği mektupta, Sultan Sancar imparatorun şahsında bütün kâfirlere şöyle hitap etmekteydi:

“Duydum ki müslümanların illerini istilâ edip, zulm ile onlardan kimini esir etmişsin, kimini de kılıçtan geçirip mallarını yağma etmişsin. Şeytanın ektiği mağrûriyet tohumu sana bu işin sonunu hiç düşündürmemiş!

Bizim Peygamber'imiz Allah-u Teâlâ'nın emriyle hakkı ortaya koydu; bütün âlem karanlığa gömülmüşken O'nun inâyetiyle çok geçmeden, bu dinin izleri cihanşümûl olup doğuyu ve batıyı tuttu. Hulefâ-i râşidin zamânında diyar-ı Rûm'a ve Abhaz'a kadar varıp, ehl-i İslâm'ın eli oraları dahî buldu. Onlara karşı koyanların hepsi kahr-u perîşân oldular; kaç kerre ordu kurup kasd ettilerse de mukâvemete muvaffak olamadılar!

Zira Âyet-i kerime'de şöyle buyuruldu:

“Onlar Allah'ın nûrunu ağızlarıyla söndürmek isterler. Hâlbuki kâfirler istemeseler de Allah nûrunu tamamlayacaktır!” (Saf: 8)

Her asırda bunun misli hâdiseler zuhûr etmiş, babam Sultan Melikşah dahî kendinden öncekiler gibi onu tatbik etmiştir. İslâm'a kasteden ermeni ve rumların kılıncımızdaki kanı hâlâ kurumamıştır! Elhamdülillâh ki, bugün kudret ve askerimiz mâzîye nisbetle daha çoktur, doğudan batıya kadar her yer hükmümüze râm olmuştur!

Şimdi ise, esirlerin yardım mektubunu okuyunca derhâl yüzümüzü rum'a çevirdik ve şöyle karar verdik: İslâm'ın ve Hakk Teâlâ'nın hakkı için, rum kayseri şâyet esirleri bir bir teslim etmezse, İslâm memleketlerinden her ne almışsa geriye iâde etmez ve kusûrunu bildirmezse, erlerimiz tâ ki rum sınırına dek; Türkistan, Hindistan, Arabistan, Şam ve diğer illerdeki hıristiyanları kılınçtan geçireler, bütün kilise ve mâbedlerini yerle bir edeler!

Ve buyurdum ki; doğudan batıya kadar, denizde ve karada, büyük Sind, Hind, Türk ve Acem orduları dahî Rum tarafına gideler; denizleri ve dağları satvetleriyle titreteler! Sonra da Kostantîniyye'yi bizim mülkümüz kılalar, rum askerinden hayatta tek bir ferd dahî komayalar! Millet-i İslâm'ın alâmeti olan mescid ve minberleri, Allah'ın inâyetiyle rumların içlerine kazıyalar!

Hakk Teâlâ'nın izzet ve celâli, Muhammed Aleyhisselâm'ın hürmeti ve babam şehîd Sultan Melikşah hakkı için yemîn ederim ki; buyurduğum hâl üzere esirlerin hepsi illerine ve memleketlerine gerisingeri iâde edilmezse, tek bir çocuk dahî istisnâ edilirse; bu yazdıklarımın hepsini mutlakâ yapar, bunu âlemlere bir ibret kılar, Meyyâfârikîn'den Kostantîniyye'ye varıncaya kadar her yanı birbirine katarım!” (İbn-i Esîr, “el-Kâmil fi't-Târîh”, c. 11, s. 100.)

Sultan Sancar'ın bu mektubunu alan Bizans imparatoru korkusundan tir tir titremiş, elindeki müslüman esirleri derhâl vatanlarına iâde etmiş ve Selçuklu Sultânı'na kendisini affetirmek için türlü türlü hediyeler göndermiştir.

 

Alâeddin Keykûbad:

Anadolu Selçuklu Devleti'nin en büyük hükümdarlarından biri olan Birinci Alâeddin Keykûbad, saltanatı müddetince mümin tebaaya karşı kılı kırk yarar bir adâlet ve merhametle muâmele eden müşfik tabiatlı bir hükümdâr olduğu gibi; İslâm’ı içten yıkmak isteyen bölücü fırkalara ve dıştan saldırmaya kalkışan küffar ordularına karşı da, aynı derecede azîm ve sertlik gösteren azâmet ve dirâyet sahibi bir kumandandı.

Nitekim Moğol Hanı Ögeday'ın elçisi Tâcir Emir Şemseddin, onun bu iki muhteşem yönüne işâret ederek şöyle diyordu:

“O bütün âlemin gıpta ettiği bir sultândır ki, dini ve re'yi sağlam, adâleti geniş, aklı kâmil, devleti mâmur, serveti ziyâde, ahâlîsi hoşnuddur. Memleketindeki zâlimler ve yol kesiciler, onun siyâseti ve kahrı nedeniyle kendini gizler. Adâlet terâzisinde kuvvetli ile zayıf arasında fark yoktur. Devletini idâre ederken dirâyetli, düşmanını avlarken uyanıktır!” (“Müsâmeretü'l-Ahbâr ve Müsâyeretü'l-Ahyâr”, s. 33)

Alâeddin Keykûbad, Mevlânâ Celâleddin-i Rûmî Hazretleri'nin babası olan Sultânü'l-Ulemâ -kuddise sırruh- Hazretleri'nin nasihat ve tavsiyelerine uymuş ve onun:

“Allah Allah deyip cenk et ve cihadda bulun! Adâlet ve ihsan kalesini yükselt, hayır ve duâ askerlerini de elde et! Bil ki bunlar senin için binlerce kaleden daha mühimdir!” şeklindeki öğüdünü kendisine şiâr edinerek, küffar karşısında dâimâ gâlip, devlet yönetiminde dâimâ âdil olmuştur.

Asrın târihçisi İbn-i Bibi, onu bir şiirinde şöyle vasfetmiştir:

“Ey Şehinşâh-ı a'zam, uluğ Keykûbad!

Dil senin vasfını zikre kâdir değildir

Herkesin ümîdi de, korkusu da sendedir.

Her an, binlerce aded teşekkür senindir,

Cihâna yön veren senin adâletindir.

Sen cihanın seçkini, Selçuklu'nun iftihârısın,

Öyle bir şahsın ki sen Allah'ın arslanısın!..” (İbn-i Bibi, “el-Evâmirü'l-'Alâiyye fi'l-Umûru'l-'Alâiyye”, s. 201.)

Allah'ın arslanı olan bu cihangîr sultan, İslâm'a kasteden çakal sürülerini her defâsında dağıtmış; “İ'lâ-yı Kelimetullâh” uğrunda sayısız gazâlar yapmış, küffarın küfrüyle kararan pek çok beldeyi İslâm'ın nûru ve adâletiyle aydınlatmıştır.

 

Osmanlı Pâdişahları'nın İslâm'ı Yüceltme, Küfrü ve Kâfirleri Yoketme Yönündeki Azim ve Gayretleri

İslâm'ın doğuşundan şu içinde bulunduğumuz zamana kadar birçok müslüman milletler, Allah'ın dinine yardımcı olmuşlardır. Kıyamete kadar da İslâm ümmetinden bir topluluk bu Din-i mübin'i ayakta tutmaya devam edecektir.

Geçmiş ve gelecek, olmuş ve olacak her şeyi hakkıyla bilen ve Kitâb-ı kerîm'inde açıkça beyân eden Allah-u Teâlâ, bir Âyet-i kerime'sinde müminlere hitâben şöyle buyurmuştur:

Ey iman edenler!

İçinizden kim dininden dönerse, Allah onun yerine ileride öyle bir millet getirir ki; Allah onları sever, onlar da Allah’ı severler. Müminlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı başları dik ve güçlüdürler. Allah yolunda cihad ederler, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmazlar.

İşte bu, Allah’ın öyle bir lütfu ihsanıdır ki, onu dilediğine verir. Allah’ın lütfu geniştir, her şeyi bilendir.” (Mâide: 54)

Bâzı Osmanlı müfessir ve müverrihleri, bu Âyet-i kerime'de Araplar'dan sonra İslâm'ın bayraktarlığını üstlenen Osmanlı Türkleri'ne işâret edildiğini söylemişlerdir. Gerçekten de Osmanlı hânedânı; din-i İslâm'ın bekâsını ve vatanın muhâfazasını gâye edinerek cihanşümûl bir devlet kurmuş ve İslâm'ın nûrunu cihanın dört bir köşesine yayarak, Türk Milleti’nin Âyet-i kerime'de zikredilen vasıflara mazhar bir millet olmasının öncüsü olmuşlardır.

Nitekim Oruç Beğ “Tevârîh-i Âl-i 'Osmân” adlı eserinde; Osmanlı pâdişahları'nın “İ'lâ-yı Kelimetullâh” ve vatanı muhâfaza yolunda gösterdikleri gayreti, küfrü ve kâfirleri yok etme yönünde sarfettikleri büyük azmi övgü ve takdire şâyân bulmuş, bu hânedânın İslâm hükümdarları arasında zikredilmeye değer çok büyük işler yaptığını cihana duyurmuştur:

Bunların kıssaları asıldır. Zira (bunlar) gâzîlerdir ve gâliplerdir, Hakk Te’âlâ'nın buyruğu üzerine yürüyücülerdir. Fî sebîli’llâh Hakk yoluna durmuşlardır. Gazâ malını cem’ edip Cenâb-ı Hakk'ın yoluna sarf edicilerdir. Sırât-ı müstakîm üzre olup, Hakk’dan yana gidicilerdir. Din yoluna gayretlilerdir. Dünyâya mağrûr değillerdir. Şeriat yolunu gözeticilerdir. Ehl-i şirkden intikâm alıcılardır ve garibleri sevicilerdir. Fukarâya ihsân edip, âlimleri terbiye kılıcılardır. Şarkdan garba değin İslâm dinini açmağa kasd edicilerdir. Din yolına cân-u baş terk edicilerdir. Hakk Te’âlâ’nın keremine sığınıp Hakk'a müşrik olanları ve İslâm(ı) kabûl etmeyip İslâm ehline kasd eden küffar-ı hâksârı (yere batasıca kâfirleri) kırıcılardır. Bu Osmanoğulları salb (sert) bir kavimdir. Din yolunda kavîlerdir, i’tikadları muhkemdir.” (“Tevârîh-i Âl-i 'Osmân”, s. 79-80)

Bu mümtaz ve eşsiz vasıfları üzerlerinde toplayan bu seçkin hânedan, İslâm'ı yayma ve küfrü zulmetini ortadan kaldırma yönündeki azim ve gayretlerini, devletin kuruluşundan yıkılışına kadar dâimâ bünyelerinde canlı tutmuşlar; bu uğurda gösterdikleri büyük fedâkârlıklarla asırlar boyunca her zaman övgüye lâyık bulunmuşlardır.

 

Onlar Allah İçin ve Allah Yolunda Çalıştılar:

Ondördüncü asrın başında kurulan Osmanlı Devleti dünya tarihinde eşi ve emsali görülmemiş bir yapıya sahipti. Asr-ı saâdet ve Hulefa-i raşidin devirlerinden sonra hak ve adalette çok dikkatli, İslâm ve ehl-i sünneti yaşamaya çok riayetli idi.

Dünya tarih sahnesinde yüzyıllar boyunca hüküm sürüp, müstesna yeri olan Osmanlı İmparatorluğu, Avrupa, Asya ve Afrika’da İslâm dininin yayılması için büyük bir aşk ve şevkle mücadele ve mücahede etmiş, kuruluşundan yıkılışına kadar İslâmiyet’in bayraktarlığını yapmıştır. Zaten bu İmparatorluğun bu kadar muazzam ve muhteşem oluşu, hizmet ettiği gayenin ilâhî oluşundan kaynaklanmaktadır. Allah-u Teâlâ, Osmanlılar’dan İslâm’ı âli kılma niyetlerini muhafaza ettikleri sürece maddi ve manevi desteğini eksik etmemiştir. Başlangıçta bir beylik iken çok kısa zamanda imparatorluğa dönüşen Osmanlılar gerek zamanının gerekse günümüzün tarihçi ve ilim adamlarının dikkat ve hayranlığını celbetmiştir.

Osmanlı Beyliği daha kuruluşundan itibaren adli, askeri, mali kısaca bir bütün olarak devlet teşkilatına büyük önem vermiştir. Devlet çarkının muntazam işlemesi Osmanlılar’ın muvaffakiyetinin sebeplerini hazırladı. Fakat bu zahiri sebepler cihan imparatorluğu olan Osmanlılar’ın muhteşem yükselişinin ana sebebi değildi. Osmanlılar kendilerine rehber olarak yalnız Kur’an-ı kerim ve Sünnet-i seniyye’yi almışlardı. Kur’an ve Sünnet düsturlarını ve emirlerini yerine getirmeyi toplum ve devlet olarak niyet ve hedef edinen bu âli insanların başarısının gerçek sebebi işte budur.

Bu uğurda yaşadıklarından dolayı onlar için yaşam da, ölüm de birdi. Onlar İslâm’dan uzak ve şerefsizce yaşamaktansa ölümü tercih ediyorlardı. Madde, makam, mevki ve nam uğruna yaşamadıkları, Allah rızasını amaç edindikleri için Allah-u Teâlâ’nın desteğini de devamlı beraberlerinde buluyorlardı.

Bunun yanında Osmanlılar her zaman evliyaullah hazeratının ve hakiki ilim adamlarının duâ ve himmetlerini almaya özen göstermişlerdir. Şeyh Edebali’den başlayan bu silsile Akşemseddin Hazretleri ile doruğa çıkmış, Aziz Mahmud Hüdâi Hazretleri, Yahya Efendi Hazretleri ile devam etmiştir. Allah-u Teâlâ’nın sevgili, veli kulları olan bu zâtlar hürmetine, birçok belâ Osmanlı İmparatorluğu üzerinden kaldırılmış ve pek çok zafer ihsan edilmiştir. Bunlar Osmanlı Devleti’nin bir nevi manevi padişahlarıdır.

Müesseselerini, cemiyetin çeşitli ihtiyaçlarına cevap verebilecek şekilde kuran Osmanlılar, ilim, sanat, imar ve ictimai yardım faaliyetlerine önem vermişlerdir. Vakıflar, cami, medrese, kütüphane, han, hamam, kervansaray, çeşme, sebil, köprü, yol, şifahane, aşhane yapmışlar, ırk ve din gözetmeksizin her muhtaca yardımda bulunmak sureti ile medeniyetin en üstün seviyesine çıkmışlardır.

Osmanlılar’ın İslâm dininden feyz alıp kemalleşen şahsi ve devlet ahlakı fethettikleri yerlerde yaşayan gayr-i müslim halkın şaşkınlık ve hayranlığını celbetmiştir. Kendi dindaşlarının yönetiminde bulamadıkları huzur ve sükunu Osmanlı Devleti’nin hakimiyeti altında yakalamışlardır. İslâm’ın bahşettiği adalet, eşitlik, cesaret, hayırseverlik, merhamet, doğruluk ve dürüstlük prensipleriyle yüzyıllarca cihana İslâm nurunu yaymışlardır.

 

Osman Gâzî (1299-1326):

Osmanlı Devleti'nin kurucusu ve ilk hükümdarı olan Osman Gâzi, yaşadığı müddetçe “İ'lâ-yı Kelimetullâh”tan ve küfrün kökünü kazımaktan başka bir şeyi gâye edinmemiş; kâfirlerin sayıca az veya çok oluşu kendisini hiçbir zaman Allah uğrunda cihad ve gazâ yolundan döndürmemişti.

Nitekim Ertuğrul Gâzi, beyliği döneminde Amasya taraflarında gazâ ederken, kâfirlerin İslâm ordusunu arkadan kuşattığını görüp, oğlu Osman Gâzî'ye dönerek: “Bunlar ardımızda iken öte geçmek hatâdır. Kâfirler çoklukdur. Sen kâfirlere karşı duramazsın!” deyince Osman Gâzi; “Ey ata! Din Muhammed dinidir, mu'cizât Peygamber'indir. Ben burada kâfirlerden korkmam!” cevabını vermişti. (Ebu'l-Hayr-ı Rûmî, “Saltuknâme”, c. 3, s. 263.)

“Oruç Beğ Târihi”nde kaydedildiğine göre; Osman Gâzî, “Bey” olduktan sonra, bir gün Rumlar arasından zırhını ve kılıcını kuşanmış bir süvârî çıkageldi. Bu kimse Kostantîniyye’nin meşhur beylerinden biri idi. Gelir gelmez meydanda yüksek bir sesle; “Aranızda Osmân adlı âdem var mıdır?” diye seslendi. Hemen Osman Gâzî’yi gösterdiler. Derhâl atından inip Osman Gâzî’nin eteğine yapıştı ve: “Essalâtu ve's-selâmu aleyke yâ Resûlellâh!” deyip Kelime-i şehâdet getirerek; “Ey Osman Gâzî! Düşümde sizin Peygamber'i, Muhammed Mustafâ'yı -sallallâhu aleyhi ve sellem- gördüm. Bana din-i İslâm'ı telkîn edip, Kelime-i şehâdet'i ve Fâtiha'yı ve sûre-i İhlâs'ı bile öğretdi; “Yâ Abdullâh! Bu sabâh atlan, filân yerde bir gâzî yiğit vardır, adı Osmân'dur, bu şekle sahipdir. Hakk yolunda fî sebîlillâh gazâya niyyet etmişdir ve benim ak alemim onun katındadır. Ona var, tâbî ol!' dedi. Benim asıl adım Mihâl'dir, Hazret-i Risâlet Aleyhisselâm benim adımı Abdullâh koydu.” dedi. (Oruç Beğ, “Tevârîh-i Âl-i Osmân”, s. 9-10.)

Osman Gâzî ölüm döşeğinde iken, oğlu Orhan Gâzî'ye şöyle vasiyette bulunmuştu:

“Allah'ın buyruğundan gayrı iş işlemeyesin. Bilmediğini şeriat ulemâsından sorup anlayasın. İyice bilmeyince bir işe başlamayasın. Sana itaat edenleri hoş tutasın. Askerine in'am ve ihsanı eksik etmeyesin ki, insan ancak gördüğü ihsânın kuludur. Zâlim olma! Âlemi adâletle şenlendir. Cihadı terk etmeyerek beni şâd et! Ulemâya riâyet eyle ki, şeriat işleri nizam bulsun. Nerede bir ilim ehli duyarsan, ona rağbet, ikbâl ve hilm göster. Askerine ve malına gurur getirip şeriat ehlinden uzaklaşma!

Bizim maksadımız kuru bir kavga ve cihangirlik dâvâsı değildir. Yolumuz Allah yoludur, maksadımız Allah'ın dinini yaymaktır.” (Neşrî, “Kitâb-ı cihannümâ”, c. 1, s. 145-147. + Hoca Sa'deddin Efendi, “Tâcü't-Tevârîh”, c. 1, s. 64-65)

 

Osman Gâzi Küffârı Kudretiyle Kırıp,
Küfür Beldelerini Birer İslâm Beldesi Kılmıştı!

Osmanlı târihçilerinin en eskilerinden olan Ahmedî, “Dâsitân Tevârîh-i Mülûk-ı Âl-i Osmân” adlı eserinde, Ertuğrul Gâzî'den sonra bey olan Osman Gâzî'nin beraberindeki gâzîlerle birlikte küffârı nasıl kırdığını, küfür karanlığına boğulmuş olan yurtlarını ellerinden alıp, onları nasıl birer İslâm vatanı kıldığını vecîz bir üslûpla şöyle ifade etmiştir:

“Oldu Osman bir ulu Gâzî ki, ol

Nereye vardı ise buldu yol

Her yana verirdi bir bölük eri,

Ki, il vuralar; katledeler kâfiri!..

Durmadı her yana asker saldı ol

Az zamânda çok vilâyet aldı ol,

Kâfiri yıkıp, yakıp ol nâmdâr

Bursa ve İznik'i eyledi hisâr.”

(“Dâsitân Tevârîh-i Mülûk-ı Âl-i 'Osmân”, s. 9. nşr. N. Atsız.)

 

Orhan Gâzi (1326-1362):

Osmanlı Devleti’nin ikinci hükümdârı olan Orhan Gâzî, babası Osman Gâzî'nin açtığı “İ'lâ-yı Kelimetullâh” uğrunda küffarla mücâdele yolundan yürümüş ve Osmanoğulları Beyliği’ni kısa sürede beylikten Hanlığa dönüştürmüştür.

Orhan Gâzî'nin büyük kardeşi Alâeddin Paşa zaman zaman kardeşini ziyârete gelir; sultâna hem nasîhat eder, hem de kendisini düşmanın ahvâlinden haberdâr ederdi. Bir gün yine yanına uğradığı bir sırada:

“Elhamdül'llâhi Te'âlâ, kılıncının darbesinden küffar-ı hâksâr (yere batasıca kâfirler) ölüp, heybet ve azâmetinden âlem başlarına dâr ve cemiyetleri târumâr olup; etrâfımızda olan hükümdarların ekserisi hak edip de pâdişâh olmamış iken hutbe ve sikkeleri ola, senin olmamak insâf(a yaraşır) iş değildir!” demişti. (Bostanzâde Yahyâ Efendi, “Târîh-i Sâf”, s. 20.)

Çünkü Orhan Gâzî, küffarı azâmetiyle dize getiren yiğit bir hükümdar olmasına rağmen, kendisini hükümdarlığın debdebe ve ihtişam dolu yaşantısından da uzak tutan son derece sâde ve mütevâzî bir pâdişahtı.

Alâeddin Paşa bu sözleriyle Han kardeşi Sultan Orhan'ın, küffara dünyâyı dar getiren büyük bir cihangir olduğuna işâret ederken; Osmanlı Devleti'nin de Hakk'ın lütfu ve desteği sâyesinde, daha ilk devirlerinde iken bile büyük bir güç ve azâmete sahip olduğunu ifade ediyordu.

Orhan Gâzî Han vefâtı yaklaşınca, yerine geçecek olan oğlu Murad Hüdâvendigâr’a şöyle vasiyette bulunmuştu:

Oğul!.. Saltanatının ihtişâmına mağrur olma... Unutma ki dünya, Süleyman Aleyhisselâm’a dahî kalmamıştır; onun bile tahtı âkıbet-vîrân olmuştur. Dünya saltanatı zaten hep fânîdîr. Şunu da unutmayasın ki; dünya saltanatı geçicidir, lâkin büyük bir fırsattır. Allah yolunda hizmet ve Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimiz’in şefâatine mazhariyyet için, bu fırsatı iyi değerlendiresin! Dünyaya âhiret ölçüsüyle baktığında, ebedî saâdeti fedâ etmeye değmediğini göreceksin!..

Ey Oğul!.. Rumeli hıristiyanları rahat durmayacaktır! Öyleyse sen o cânibe doğru yürü!.. Kostantîniyye’yi ya fethet, yâhud fethe hazırla! Anadolu’da gâile çıkmaz ise, Rumeli işini çok rahat halledersin...

Cennet-mekân babam gâzî Osman Han, Söğüt ve Domaniç’ten ibaret bulunan bir avuç toprağı, iş bu siyâset ile az zamanda kudretli bir beylik kıldı; biz ise bi-izni’llâh, beyliği hanlığa ikmâl eyledik. Sen daha da öteye götürmelisin!..

Osmanlı’ya iki kıt’a üzerinde hükmetmek yetmez!.. Zira i’lâ-yı Kelimetullâh dâvâsı, iki kıt’aya sığmayacak kadar ulu bir dâvâdır! Selçuklu’nun vârisi biz olduğumuz gibi, Roma’nın vârisi de biziz!..

Oğul!.. Kur’ân-ı Kerîm’in hükmünden ayrılma! Adâletle hükmet!.. Gâzîleri gözet... Dine hizmet edenlere hizmet etmeyi kendin için şeref bil!.. Zâlimleri cezalandırmakta sakın ola tereddüt göstermeyesin! Adâletin en kötüsü geç tecellî edenidir. Sonunda hüküm isâbetli dahî olsa, geciken adâlet de bir bakıma zulümdür!

Oğul!.. Biz yolun sonuna geldik, sen daha başındasın! Cenâb-ı Mevlâ saltanatını mübârek kılsın!..” (Hoca Sa'deddin Efendi, “Tâcü't-Tevârîh”, c. 1, s. 64-65.)

 

Orhan Gâzi Devleti Zirveye Oturtmuş, Küfrü Adeta Yerin Dibine Sokmuştu!..

Ahmedî “Dâsitân Tevârîh-i Mülûk-ı Âl-i Osmân” adlı eserinde, Orhan Gâzi pâdişahlığı süresince, küfrün karşısında İslâm'ın daima galip olduğunu; Allah'ın kendisine verdiği kudretle onun, küfrü adeta yerin dibine soktuğunu haber vermiştir:

“Çün ki Hakk Orhan'ı etdi pâdişâh

Oldu o din ehline püşt-ü penâh,

Nerede ki var idi âsâr-ı şirk

Yudu Tevhîd onu, hiç kalmadı çirk

Kâfir üzere akdılar asker-i din

Ondan etdiler gazâ akın akın,

Kâfiri karşı yerinden sürdüler

Küfrü, yere sokarak yoketdiler!

Mü’mine rahmetdi, âfet kâfire

Salmış idi bin korku kâfire,

Nûru idi mümine onun şifâ

Kahrı idi kâfire onun cefâ.

Nerede ki buldu kilîse yıkdı ol

Haçı ve zünnârı ateşe yakdı ol,

Yere sokup eyledi küfrü o an

'Lâ ilâhe illallâh'ı kıldı a'yân.

Çok kilîse yıkdı mescid yapdı ol

İkilik yoğ idi, Bir'e tapdı ol

Nice kez eyledi onda ol cidâl

Nice küfr ehlini etdi pây-mâl.

Az zamândan geçdi çün ki ay ve yıl

Doldu 'Allâhu ekber' ile şehr-ü il

'Îsâ tapıldığı yerde ol zamân

Şimdi anılan Muhammed'dir hemân.”

(“Dâsitân Tevârîh-i Mülûk-ı Âl-i 'Osmân”, s. 9-13. nşr. N. Atsız.)

 

Sultan Murad Hüdavendigâr (1362-1389):

Orhan Gâzi'den sonra tahta geçen Sultan Murad Han Kosova'da, İslâm topraklarına kastetmeye yeltenen haçlı birlikleriyle şiddetli bir cihada hazırlanırken, Karamanoğlu Alâeddin Bey'in kâfirlerle saf tutup bâzı İslâm şehirlerini yakıp yıktığını duymuştu. Hem küffarın arzularına hizmet eden, hem de kendini hâlâ müslüman zanneden bu soysuza karşı hünkârın gönlü büyük bir öfkeyle doldu; hemen devlet erkânını huzûruna çağırıp, onları bu beyinsizin yaptığı çirkin işlerden haberdar ederek;

“Şu ahmak zâlimin ettiği işleri görün! Ben Allâh-u Teâlâ yolunda din gayretine çalışıp, iklimimi bir yana koyup, bir aylık yol mesâfesindeki kâfirin içine girip, gece ve gündüz ömrümü gazâya sarf etmeye niyyet kılıp, zevk ve rahatımı terk edip belâ ve mihneti seçmişim; o dahî gele, bir bölük mazlum müslümanların üzerine düşe, zulm ede, onları incite! Ey gâzîler! Bu zâlimleri ben nice edeyim?” buyurdu. (Neşrî, “Kitâb-ı Cihannümâ”, c. 1, s. 215-217.)

Murad Hüdâvendigâr Han muhârebeden önce, oğlu Yıldırım Bayezid'le birlikte ordusunun karşısına geçip onları Allah-u Teâlâ'nın cihad emrini yerine getirmeye teşvîk ederken; vezir Çandarlı Ali Paşa da sabah namazından sonra Kur'ân-ı kerîm'le istimdâda yönelip, Cenâb-ı Hakk'a duâ ederek Kelâm-ı Kadîm'i açtı, satırları saydığında karşısına:

“Ey Peygamber! Kâfirlerle ve münâfıklarla savaş, onlara karşı sert davran!” (Tevbe: 74)

Âyet-i kerime'si çıktı. Paşa hikmet-i ilâhî bu Âyet-i kerime ile karşılaşınca büyük bir sevinç duydu, Mushâf'ı şerîf'i öpüp başına koydu ve hemen ata binip Hünkâr'ın huzûruna gelerek; ona, karşısına çıkan bu Âyet-i kerime’yi okudu. Sultan Murad bu Âyet-i kerime'nin Rabb'inden gelen ilâhî bir işâret olduğunu anlayıp, gönlünde kabaran imân ve azîmle mesrûr oldu. (Neşrî, “Kitâb-ı Cihannümâ”, c. 1, s. 291-293.)

Sultan Murad Han uzaktan düşman ordusuna bakıp, küffar ordusunun kendi ordusundan sayıca kat kat fazla olduğunu görünce, orduya siper olması için ön safa develi birlikler konulmasını teklif ettiği zaman, Çandarlı Ali Paşa kendisine şöyle demişti:

“Ey saâdet sahibi devletli pâdişâh! Kâfirin azından çoğunu kayırmak revâ değildir! Nitekim Hakk Teâlâ Kelâm-ı kadîm'inde buyurur:

“Allah'ın izniyle nice az topluluk çok topluluğu yenmiştir. Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara: 250)

İş Allâh'ın inâyetine rehnolunmuşdur, aza ve çoğa i'tibâr yokdur. Ve sahîh Hadis'de dahî bu yazılıdır ki; eğer İslâm askeri kâfire gazâ etseler, melekler Hakk'a niyâz edip derler ki; 'Yâ Rabb! Bu ortada olan perdeleri aradan gider, tâ ki biz dahî görelim ki, İslâm askeri küffar askerine ne kılar?' derler. Çünki melekler, Hakk'dan bizim hâlimize vâkıf olmak için perdenin def'ini taleb eder, bizim önümüze perde getirmemiz revâ değildir. Zira gazâya hicab konmaz ve hem Resul Hazret-i Aleyhi Efdâlü's-salâvât buyurmuşdur ki;

'Her kimin burnuna gazâ tozu girse, o kişi cehennemin kokusunu ve buhârını görmez.' demişdir.

Şimdi devletli hünkâr, gazâda hemen Hakk Te'âlâ'ya sığınmak gerek. Şükür Hüdâ'ya ki, uzun ömrümüzde mansûr ve muzaffer olageldik, ümîddir ki yine nusret (yardım) bizim ola! Hâşâ, Hakk Te'âlâ'nın kemâl-i kereminden ki, bu kâfir yurdunda bunca ehl-i İslâm'ı helâk ede!..” (Neşrî, “Kitâb-ı Cihannümâ”, c. 1, s. 281-282.)

Sultan Murad Kosova Savaşı öncesi gece karanlığında, alnını gözyaşları içinde secdeye koyarak, Allah-u Teâlâ'ya cân-u gönülden şöyle yalvarmıştı:

“İlâhî! Seyyid'im! Sahib'im!

Bunca kerre huzûrunda duâmı kabûl edip beni mahrum etmedin, yine benim duâmı kabûl eyle! Bir yağmur verip, bu karanlığı ve tozu def' edip âlemi aydınlık kıl, tâ ki kâfir askerini gözümüz ile görüp, yüz yüze cenk edelim. Yâ ilâhî! Mülk ve kul senindir, sen kime istersen verirsin. Ben dahî bir nâçiz, âciz bir kulunum. Benim fikrimi ve esrârımı sen bilirsin. Mülk ve mâl benim maksûdum değildir. Bu araya kul-karavâş için gelmedim, hemen hâlis ve muhlis senin rızânı isterim. Yâ Rabb, beni bu müslümanlara kurbân eyle, tek bu müminleri küffar elinde mağlûp edip helâk eyleme! Yâ İlâhî! Bunca nüfûsun katline beni sebeb eyleme! Bunları mansûr ve muzaffer eyle! Bunlar için ben cânımı kurbân ederim, tek Sen kabûl eyle! Asker-i İslâm için rûhumu teslîme râzıyım. Tek bu müminlerin ölümünü bana gösterme! İlâhî, beni civârında misâfir edip, müminler rûhuna benim rûhumu fedâ kıl! Evvelce beni gâzî kılmışdın, şimdi şehâdet nasîb kıl!” (Neşrî, “Kitâb-ı Cihannümâ”, c. 1, s. 285-287)

Gerçekten de Allah-u Teâlâ ona küffarın karşısında büyük bir zafer vermiş; Allah-u Teâlâ'ya yaptığı samimî niyaz aynen tahakkuk ederek, savaş meydanını dolaşırken yaralı bir Sırp'lı tarafından hançerlenerek şehid edilmiştir.

 

Yıldırım Bayezid (1389-1402):

Birinci Kosova Savaşı öncesi Sultan Murad Hüdavendigâr, kâfirlerin çokluğu karşısında oğlu şehzâde Yıldırım Bayezid'e; “Ey ciğer köşem, bu kâfirle uğraşmak hakkında sen ne tedbîr edersin? Zira ben bu kâfirin askerini bu kadar tasavvur etmezken, sayısının bizim askerimizle kıyâsı dahî yokdur. Biz kendi askerimizin önüne deve tutalım mı, yoksa şöyle yüz yüze gazâya duruşalım mı?” diye fikrini sorunca; Şehzâde Bayezid hünkâr babasına, tarihe altın harflerle geçen şu cevabı vermişti:

“Hünkâr'ın fikrine bizim tedbîrimiz ermez! Amma bîçâreye şöyle gelir ki; nice yıldır kâfirle cenk ederiz, hiç önümüze deve tutmadık, şimdi dahî tutmayız! Kâfirin askeri ne denli çok ise, Hakk'ın inâyeti de İslâm'ladır. Eğer Hakk Te'âlâ'dan inâyet olursa, yalnız ben kulun bu kâfirin işini tamâm ederim! Zira devlet ve akıl ki bir kişiye yâr ola, zâhir olan budur ki Hakk'ın inâyeti onunladır. Şimdiye dek her cenkte mansûr ve muzaffer olduk. Şimdiden sonra dahî gam yeme! Yine nusret, Hakk'ın yardımıyla senindir. Hele ki ben hiç teşvîş çekmem, eğer öldürürsek sa'îd ölürsek şehîd oluruz!” (Neşrî, “Kitâb-ı Cihannümâ”, c. 1, s. 279-281.)

Çünkü o, şu Âyet-i kerime'ye gönülden inanmıştı:

“Müminler içinde öyle erler vardır ki, onlar Allah'a vermiş oldukları ahde sadâkat gösterirler. Onlardan kimi bu uğurda canını fedâ etti, kimi de bu şerefi beklemektedir. Ahidlerini hiç değiştirmemişlerdir.” (Ahzâb: 23)

Başta Vatikan ve Bizans olmak üzere, papa ve tüm haçlı devletleri birleşerek, Türkler'i Anadolu'dan kovma ve eski vatanlarına yeniden kavuşma hayâliyle Niğbolu'da Yıldırım Bayezid'in karşısına çıkmışlar; ancak savaş başladıktan henüz birkaç saat sonra büyük bir yenilgiye uğramışlardı. Savaşın ardından bir çok hıristiyan şövalyesi ve asilzâdesi esir alınmıştı ki; bunların arasında Fransızlar'ın “Korkusuz (!) Jean” adını taktıkları, çok güvendikleri meşhur şövalyeleri de vardı.

Yıldırım Bayezid, hıristiyan asilzâde ve şövalyelerinin hepsini fidye karşılığında serbest bırakıp da, Jean ve arkadaşları; “Şu andan itibâren Sultan Bayezid'e karşı savaşmayacağımıza, ona karşı bir daha silâh kullanmayacağımıza dâir nâmusumuz ve şerefimiz üzerine yemin ediyoruz!” deyince Yıldırım Bayezid, beklenmedik bir şekilde sür'atle ayağa kalkarak onlara şöyle dedi:

“Avrupa'da 'Korkusuz' nâmıyle tanınan Jean'a ve mâiyyetine derim ki;

Bana karşı silâh kullanmayacağınıza dâir ettiğiniz yeminleri size iâde ediyorum! İsterseniz gidin, yeniden ordular toplayın ve tekrar üzerimize gelin! Bana bir kerre daha zafer kazanmak imkânını sağlamış olursunuz. Zira ben dünyâya, Allah-u Teâlâ'nın dinini cihana yaymak ve O'nun rızâsını aramaktan başka bir şey için gelmedim!..” (Hammer, “Devlet-i Osmâniyye Târihi”, c. 1, s. 286-287.)

 

Çelebi Sultan Mehmed (1413-1421):

Yıldırım Bayezid'in vefâtından sonra Osmanlı şehzâdelerinin her biri ayrı bir diyarı mesken tutup pâdişahlığını ilân etmişti. Bu hengâmede kâfirlerin fitne ve azgınlıkları gitgide artmış, küffar devletleri Osmanlı'ya artık ha yıkıldı, ha yıkılacak gözüyle bakmaya başlamışlardı.

Çelebi Sultan Mehmed Han Timur vak'asından sonra, Amasya'da bulunurken bir gün yanına sohbet arkadaşı Molla Ali'yi dâvet etti ve ona küffarın Osmanlı topraklarına göz dikmesinden duyduğu endişeyi dile getirip; “Molla Pîr Ali! Meydana gelen hâdiseden ibret aldın mı? Babam Sultan Yıldırım Han kimi zamân ma'siyyetle meşgûl olduğu için başına bu belâ nâzil (ve) her birimiz bir diyara vâsıl olup, karındaşım Mûsâ Çelebî 'İsâ Çelebî'yi katl edüp Bursa'da tahta oturdu, birâderim Süleymân Çelebî dahî Edirne'de taht-ı saltanâtı mekân tutup, küffar bizden korkar iken biz âleme maskara olduk. Bu dert benim işimi tamâm etdi. Gel seninle tâc-u tahtı terk edelim, Hacc-ı şerîf'e gidelim!” diyerek, gözlerinden gayr-i ihtiyârî bir kaç damla yaş aktı.

Akşam vakti erişince istihâre namazı kılan Çelebi Sultan Mehmed, rüyâsında dedesi Sultan Murad Hüdâvendigâr'ın ve Emîr Sultan Buhârî -kuddise sırruh- Hazretleri'nin yanına gelip, kendisine bir kılıç ve eğerlenmiş bir at vererek; “Ey oğul! Dinin esaslarını yeniden takviye eyle!” dediklerini gördü. Çelebi Mehmed bu sözü duyar duymaz ata binip verilen kılıcı kuşanmış ve hızla Gelibolu istikâmetine doğru yol almıştı. Bu rüyâdan sonra, küffarın fitnesine karşı İslâm birliğini yeniden kurma vazifesinin kendisine verildiğini anladı. (Bostanzâde Yahyâ Efendi, “Târîh-i Sâf”, s. 36-37.)

Onu üzen ve endişelendiren küffarla cihadın ve “İ'lâ-yı Kelimetullâh” dâvâsının sekteye uğraması, İslâm'ın ve müslümanların küffar karşısında sahipsiz ve başsız kalmasıydı. Bu ise ancak, imân ve iz'an sahibi gerçek hükümdârların rahatsızlık duyabileceği bir şeydir.

İşte bu nedenledir ki Çelebi Sultan Mehmed Han yazdığı şiirlerden birinde, Hakk’ın desteği ve evliyânın himmeti vâr oldukça, küfrün İslâm’a gâlip gelmesinin aslâ mümkün olmadığını açıkça ifade ediyordu:

 

Cihan hasm olsa Hakk’dan nusret iste,

Erenlerden duâ-vü himmet iste!

 

Çalub dîn aşkına udvâne şemşîr,

Anuban Çâr-ı yâr’i hizmet iste!

 

Eğer leb-teşne isen, ey bed-endîş;

Bu deşne çeşmesinden şerbet iste!

 

Geçenden geç, demir-taşdan sakınma,

Demiri mahv edenden kuvvet iste!

 

Çevirme yüz muhâlifden Mehemmed!

Düşmanı arsadan sür, vüs’at iste!..

 

Sultan İkinci Murad (1421-1451):

Sultan İkinci Murad Han, Osmanlı İslâm Devleti'ne karşı küffarla işbirliği yapan Karamanoğlu İbrâhim Bey hakkında ulemâya; “Efendiler, ne buyurursunuz? Bir adam kâfirle arka-bir edip, ümmet-i Muhammed'i rencîde ve pây-mâl eylese, şer'an ne lâzım gelir?” diye sorup da, onlardan; “Şâyet öyle olmuşsa o kâfirdir!” cevabını aldıktan sonra, din-i İslâm'a kasteden haçlı ordusunu büyük bir bozguna uğratmış; Karamanoğlu da bu durumu haber alır almaz hemen Hünkâr'la arayı yeniden düzeltmenin çârelerini aramaya başlamıştı.

Nihayet Sultân'ın katına elçiler gönderip, kendisini affetmesi için, gerekirse ayağına yüzler süreceğini söyledi. Pâdişah gönderilen elçilere hiç iltifat etmediği gibi, büyük bir öfke ve hışımla:

“Karamanoğlu dedikleri alçağın dini-imânı yokdur! Dinsiz kâfir ile arka-bir edip taht arzusuna düşmüş, ol öyle mi kıyâs eder ki bu fesad onun yanına kala?! Ya onu ele geçirip ben bâşın keserim, veyâhud başın alır başka bir diyara gider!..” diyerek onları azarladı ve hepsini dışarı attırdı. (H. İnalcık - M. Oğuz, “Gazavât-ı Sultân Murâd bin Mehemmed Hân”, s. 5-6.)

Pâdişah Varna savaşından bir gün önce, gece yarısı bütün paşalarını ve beylerini yanına çağırıp; yeniçeri, yaya ve azapları karşısına alarak, onları küffarla cihâda teşvik etmek üzere şu hitâbı yaptı:

“Her gazâda siz benim yoldaşlarımsınız! Hemen göreyim sizi, dîn-i İslâm aşkına küffâra -ki, onlar dinimiz düşmanlarıdır- nice kılıç vurursunuz! Zâhir bilirsiniz ki, gazânın fazileti ne mertebedir ve şühedânın mertebesi ne kadar yücedir! Şimdi kullarım, çün ki doğmakdan kalmadık, elbette ölmekden dahî kalmayız. Öyle olsa, size ve bize vâcib olan budur ki, şimdi fırsat elimize girmişken merdâne savaş edip gazâlar edelim! Öldürenlerimiz gâzi ve ölenlerimiz şehid olup, dünyâ ve âhiret muradlarına vâsıl ve mütevâsıl olalım!..” (“Gazavât-ı Sultân Murâd bin Mehemmed Hân”, s. 57.)

 

Fâtih Sultan Mehmed (1451-1481):

Fâtih Sultan Mehmed Han İstanbul'u küffarın elinden almayı murâd edince Dîvân meclisinin Edirne'de toplanmasını emredip, fethe kesin olarak niyet ve azmettiğini devlet adamlarına bildirmek istemişti. Ancak Akşemseddin -kuddise sırruh- Hazretleri, Molla Gürânî -rahmetullâhi aleyh- Hazretleri ve Zağanos Paşa gibi zâtlar Peygamberî müjdeye ermesi için pâdişâha destek olurken, Bizans imparatoruyla öteden beri dost olan Çandarlı Halil Paşa küffarla işbirliği ettiği için taraftarlarıyla birlikte: “Hünkârım, sen o surların yüksekliğini bilir misin? Kostantîniyye'yi fethetmek göğü fethetmek gibidir, Anka kuşunu avlamak gibidir! Ve ondan fetih ummak, şeytandan hayır ummağa benzer!” gibi sözlerle, olanca güçleriyle pâdişâha köstek olmaya çalışıyorlardı. (“Mahrûse-i İstanbul Fetihnâmesi”, s. 7-8.)

Tacîzâde Câfer Çelebi'nin ifadesine göre; işbirlikçi Çandarlı ve taraftarlarının muhâlefetine rağmen, Fâtih Sultan Mehmed Han Edirne'de topladığı dîvân meclisinde, İstanbul'u fethetme yönündeki azîm ve karârından vazgeçmeyeceğini etrâfındakilere şöyle açıklamıştı:

“Allah en basit ve âdî bir şeyin hâsıl olmasını murâd etse, kâinâtın cümlesi hilâfına gayret eyleseler faydası olmaz! Yine gâyet basit bir işi de murâd buyurmuş olmasa, cümle âlem imkân vermeğe kasd eylese zafer bulamaz! Bu hususta i'timâdım ne mâl ve mülk bolluğuna, ne ordu ve cengâver fazlalığına, ne de harb ve savaş âletlerinin çokluğunadır; bilâkis, ancak Hakk'ın lûtfuna ve inâyetinedir! Aslî gâyem dahî, Islâm'ın esaslarını izhâr edip açığa çıkarmaktan gayrısı değildir!

Eğer o kalenin benim elimde feth olması takdîr olmuş ola; burç ve hisârları taş ve toprakdan değil de, sâfî demirden dahî olsa, hışm ve kahrımın ateşiyle onu mum gibi eritip yumşâğ eylerim!

Ve eğer Hakk'ın murâdı şu türlü dahî olursa ki: “Kişi her istediğine erişemez, rüzgârlar her zaman gemilerin yönünce esmez!”; belki Cenâb-ı Bârî'nin beni niyyetimle sevablandırması âşikârdır. Amma hâşâ, Ol Kerîm Pâdişâh'ın nihayetsiz lûtfu ki, bir âcîz bendesi niyyet-i hâlisa ile bir hayrı murâd edip de Cenâb'ına teveccüh eyleye, O onu mahrûm ve ümidsiz eylemez!” (“Mahrûse-i İstanbul Fetihnâmesi”, s. 8.)

Binâenaleyh Allah ve Resul'ünün emir ve hükmünden herkesin saptığı, münâfıkların nifaklarını iyice açığa çıkardığı, küfrün ve kâfirlerin ortalığı kapladığı böyle bir zamanda; fitne ve fesadlarıyla imân ve İslâm nûrunu söndürmeye, Fâtih Sultan Mehmed Han'ın eliyle İslâm beldesi hâline gelen bu müjdelenmiş şehri yeniden küfür beldesi hâline getirmeye çalışan bu küffarın ve ortalıkta kol gezen haham ve papazların yaptıkları bu sinsi icraatlar karşısında hangi imân ve vicdan sahibi sessiz kalabilir?

Dinimizi ve vatanımızı küffârın bu gibi hile ve tertiplerinden muhafaza etmek için; alınması gereken her türlü tedbiri şimdiden almak, küfrün istilâsına meydan vermemek lâzımdır.

Tâcizâde Ca'fer Çelebi'nin “Mahrûse'-i İstanbul Fethnâmesi”nde naklettiği üzere; Fâtih Sultan Mehmed Han İstanbul'u fethedeceği gün seher vaktinde Allah-u Teâlâ'ya yalvararak, asıl gâyesinin O'nun yolunda cihad edip, hıristiyanlığın çirkin ve sapık akîdesini kökünden kazımak olduğunu dergâh-ı Ulûhiyyet'e şöyle arzetmişti:

“İlâhî! Ey Hâlık! Ey Melik! Ey Yaradan! Alîmlerin Alîm'i pâdişahsın, her şeyden haberdârsın ki, çirkef hasım ve alçak düşman; “De ki: O Allah bir tekdir. Allah Samed'dir; her şey O'na muhtaç, O hiçbir şeye muhtaç değildir.” Âyet'i, Vahdâniyyet'i gün gibi izhâr ederken; “Doğurmamış, doğurulmamıştır. Hiçbir şey O'nun dengi ve benzeri değildir.” kelimesi, Zât-ı mukaddes'ine denk ve benzer olmadığın ulu bir sadâ ile bildirir ve haber verir iken; hepsini külliyyen inkâr eyleyip, kadın ve erkek ve hısım nisbetin edip, 'üçün üçüncüsü' isnâd eyleyen zâlimlerdir. İsâ zamânı tamâm olalıdan beri, Cibrîl'in nüzûlüne ve vârid ve tenzîl kılınan vahye ikrâr etmeyip; 'Mesih de, mukarreb melekler de Allah'a kul olmaktan aslâ çekinmezler' buyruğunu tasdîk etmeyen dinsizlerdendir. Pâk olmayan asılları: “Benden sonra gelecek, ismi Ahmed olan bir Peygamber'i size müjdelerim!' Âyet'ini İncîl yapraklarından giderip, kendileri dahî; 'Biz evvelki atalarımızdan bunu işitmedik!' fikrini bahane edinip; 'Siz de, atalarınız da apaçık dalâlettesiniz!' hitâbıyla muhâtap olan sefîllerdendir. Ben âcizin dahî maksadı: 'Allah'a imân etmeyenlerle savaşın!' emrine imtisâl etmekle; 'Allah yolunda nasıl cihad etmek lâzım geliyorsa; öylece, hakkıyla cihad edin!' zümresinden sayılıp, elimden geldikçe sana lâyık amelde bulunmaya gayret etmekdir. İrâde senin, kudret senin, inâyet senin, kuvvet senin! 'Bizim uğrumuzda, bizim için mücâdele edenlere elbette yollarımızı gösteririz!' ilâhî müjdesi mucibince benden taleb ve ricâ, Sen'den tevfîk ve rızâ!..” (“Mahrûse-i İstanbul Fetihnâmesi”, s. 197-198.)

Fâtih Sultan Mehmed Han bu niyâzını:

“Ey Rabb'imiz! Üzerimize sabır yağdır! Ayaklarımıza sebat ver! O kâfirler gürûhuna karşı bize yardım et!..” Âyet-i kerime'si ile tamamlamıştı. (Bakara: 250)

Nitekim Resulullah Aleyhisselâm’ın İstanbul'un fethiyle ilgili şanlı müjdesi onun eliyle gerçekleşmiştir. Allah-u Teâlâ’nın desteğiyle hayâtı boyunca din düşmanlarına dâimâ gâlip gelmiştir.

 

Fâtih'in Gayesi

Hükümdarlığının yanısıra aynı zamanda usta bir şâir de olan Fatih, “Avnî” mahlâsıyla fevkalâde güzel şiirler yazmıştır:

 

İmtisâl-i câhidû fi’llâh olupdur niyyetüm,

Din-i İslâm’ın mücerred gayretidür gayretüm.

 

Fazl-ı Hakk-u himmet-i cünd-i ricâlullâh ile,

Ehl-i küfrü ser-tâ-ser kahreylemekdür niyyetüm.

 

Enbiyâ-vü evliyâya istinâdum var benüm,

Lûtf-i Hakk’dandur hemân ümmîd-i feth-u nusretim.

 

Nefs-ü mâl ile n’ola kılsam cihanda ictihâd?

Hamd-ü li’llâh var gazâya sad-hezârân-ı rağbetüm.

 

Ey Mehemmed! Mu’cizât-ı Ahmed-i Muhtâr ile,

Umaram gâlib ola a’dâ-yı dine devletüm.

 

Fâtih Sultan Mehmed'in Yegâne Hedefi “İ'lâ-yı Kelimetullâh”tı!..

Nitekim devrin târihçilerinden Kıvâmî'nin ifâdesine göre, pâdişah fetihten önce topladığı dîvân meclisinde bu gâyesini açıkça dile getirerek şöyle söylemişti:

“Dünyâ sarâyına gelen pâdişahların her biri bir ad ile yâd olunur. Ben dahî din-i Muhammedî yolunda cân ve bâş ortaya koyup gazâlar edeyim; Hakk Te'âlâ'nın düşmanları elinden Allah’ın inâyetiyle memleketler feth edeyim! Tâ ki dârü'l-harb, dârü'l-İslâm ola!..” (Kıvâmî, “Fetihnâme'-i Sultân Mehmed”, s. 38.)

 

Sultan İkinci Bayezid (1481-1512)

Sultan İkinci Bayezid 1493'te Macaristan Seferi'ne azmettiği sırada, Yâkub Paşa küffarın savaş alanına binlerce asker yığdığını görünce, sayıları ancak üç bini bulan Osmanlı ordusuna dönerek şu mânidar nasihati yapmıştı:

“Düşmanın çokluğundan gam yemeyin, 'Onlar nihayetsiz ve biz gâyet azız!' demeyin;

'Allah'ın izniyle nice az topluluk çok topluluğu yenmiştir.' (Bakara: 250) Hamiyyet beline gayret kuşağını kuşanın! Bu yolda ölmek dirilmekdir, ölümden ne korkun ne üşenin! Öldürürseniz gâzî ve ölürseniz şehîd olursunuz. Her halde sa'âdet sizin, iki diyarda da sa'îd olursunuz!..” (“Tevârîh-i Âl-i 'Osmân”, VIII. Defter, s. 134-135.)

Kemâl Paşazâde “Tevârîh-i Âl-i 'Osmân”ın “VIII. Defter”inde; Sultan İkinci Bayezid'in küffar üzerine ard arda sefer düzenlemesini ve küfür beldelerini İslâm topraklarına dâhil etmesini engelleyemeyen Leh beyinin, Boğdan beyine haber göndererek: “Beni Türk'ün elinden kurtar!” diye çaresizlik içinde yalvarışını anlatırken, küffarın o asırlarda Türkler'den duyduğu korkuyu ve onların emrine nasıl âmâde olduğunu şiirinde şöyle dile getiriyordu:

Kenara çıkmağa isterdi çâre

Eyü ya, tiz ne derlerse ederdi.

Halâs olmağ içün Türk'ün elinden,

Cehennem yolını bulsa giderdi!..

(“Tevârîh-i Âl-i 'Osmân”, VIII. Defter, s. 174-175.)

 

Yavuz Sultan Selim (1512-1520):

Cihan hükümdârı, Arap ve Acem sultânı Yavuz Sultan Selim Han, Arabistan ve Mısır taraflarındaki seferlerini tamamlayıp İslâm birliğini kurduktan sonra, küffar beldelerini de İslâm topraklarına katmaya azmetmişti.

Bir defâsında Dîvân günü, vezîriâzam Pîrî Paşa içeri girip de huzûr-u sa'âdetine yüz sürünce, ona bu azîm ve karârını açıkça bildirerek;

“Kâfiristan'da memleketler ve muazzam şehirler, muhkem âlî kaleler, deryâlarda nihayetsiz mâmur gönül çeken iller olup, onda küffar tasarruf edermiş! Lâyık mıdır ki taht kurup memleketler zapt eyleye? Gayret-i İslâm yok mudur? Onların tedârikini görmek aklımda yer etdi!” dedi.

Bu sözleri işiten uyanık ve müdrik Paşa, hünkârdan sefer için lâzım olan gemileri yaptırmak için izin istedi, o da; “Hemen emr eyledim, yapdır!” diyerek kendisine izin verdi. Durumu haber alan küffar devletleri korkularından ne yapacaklarını şaşırarak; “Sultan Selim Arab ve Acem diyarını feth eyledi. Şimdiden sonra seferleri bizim memleketimizedir. Onunla mukâbele ve mukâteleye (savaşmaya) iktidârımız yokdur, bâri kul olalım!” deyip, on sekiz kâfir kral hazînelerinden üçer yıllık haraç getirerek, hepsi birden pâdişâha boyun eğdi. (Hezarfen Hüseyin Efendi, “Telhîsü'l-Beyân fî Kavânîn-i Âl-i 'Osmân”, s. 158.)

Yavuz Sultan Selim Han dedesi Fâtih zamânında İslâm beldesi hâline getirilen Bosna'da, bâzı sinsi papazların gizliden gizliye kiliseler açıp, yolların kenarına haçlar diktiklerini ve olup biteni başka devletlere bildirdiklerini haber almış; bu gibi fetbazlıklara meydan vermemek için, ihanet ve nankörlüğe kalkışanların hakkından gelinmesini emreden şu kanunu çıkarmıştı:

Bâzı yerlerde eski kâfir zamânından beri kilise olmayan yerlerde kilise ihdâs olunmuş ve evvelki defterde dahî kilise yazılmayan yerlerde yeni kiliseler inşâ olunmuş. Onun gibi yeni ihdâs olunan kiliseler yıktırılıp ve içinde oturup, câsusluk edip küffar diyarına haber eden keferenin ve papazların muhkem haklarından geline ve siyâsetler oluna! Ve yollarda haçlar konulmuş, yıktırılıp bundan sonra etdirmeyeler ve edenlere siyâset oluna! Ve hangi kâdının kâdîlığında olup da men‘-ü def‘ etmezse azline sebeb ola!..” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, “Tapu Tahrîr Defteri”, nr.: 157.)

Yavuz Sultan Selim pek sade giyinirdi. Bunun sebebini soranlara: “Süslü ve şa’şaalı giyinmek külfetten başka bir şey değildir. Niçin boş yere bu külfete katlanalım?” derdi.

Bir elbiseyi eskiyene kadar giyerdi. Bütün devlet erkânı da böyle davranmak mecburiyetinde kalırdı. Bir defasında Venedik elçisinin İstanbul’a gelip huzuruna çıkacağı haberi geldi. Bunun üzerine vezirler, üzerlerindeki hayli eskimiş elbiseleri değiştirme ihtiyacı hissederek sadrazam aracılığıyla durumu Yavuz’a tedirginlikle de olsa bildirdiler. Yavuz hiç kızmadı ve: “Münasiptir!..” dedi.

Elçinin geleceği gün bütün vezirler, yeni esvaplarıyla padişahın huzuruna vardılar. Ancak gördüklerine inanamayarak dehşetli bir hayrete düştüler. Zira Yavuz’un üzerinde yine o eski elbiseleri vardı. Tahtında oturmuş, keskin kılıcını çekip tahtın basamağına koymuştu. Karşı pencereden vuran gün ışığı altında parıltısı gözleri kamaştırıyordu. Bu durum karşısında bütün vezirler, üzerlerindeki görkemli elbiselerden utanıp şaşkın bir vaziyette kaldılar.

Görüşme bitip elçi dışarı çıktıktan sonra Yavuz, sadrazama bakarak:

“-Paşa! Var elçiye sor, bizi nasıl bulmuşlar?” dedi.

Sadrazam, Padişah’ın emrini yerine getirip döndü ve elçinin intibâını nakletti:

“-Sultanım! Venedik elçisi: ‘O kılıcın parıltısı gözümü öyle aldı ki, kendilerini göremedim bile...’demektedir.”

Yavuz, tebessüm etti ve sadrazama şehâdet parmağı ile kılıcı göstererek:

“-İşte kılıcımızın ağzı kestikçe, kâfirin gözü ondan asla ayrılamaz ve bizi görmez!Ama Allah esirgesin, bir gün kesmez olur ve parlamazsa, o zaman küffâr, bizi hem hor görür, hem de tepeden bakar!...” dedi.

 

Kanûnî Sultan Süleyman (1520-1566):

Osmanlı İmparatorluğu'na en parlak ve ihtişamlı devrini yaşatan Kanûnî Sultan Süleyman Han, müminlere karşı şefkat ve merhamette ne kadar öne geçmişse, kâfirlere karşı sertlik ve mukâvemette de o kadar ileri gitmişti. Savaş esnâsında sâbit hedef hâline gelip, üzerine her taraftan gülle ve kurşun da yağdırılsa, küffardan aslâ korkmaz ve telâşa kapılmazdı.

“Târîh-i Sâf”da kaydedildiğine göre; Rodos Kalesi'ni fethe azmettiğinde, tüm devlet erkânını ve hocası Hayreddin Efendi'yi yanına alıp Rodos Adası'na gitmek için kadırgaya binmiş; kadırganın her iki tarafından top ve tüfek atılıp koruyucu askerler etrafını sardığında, hocasının büyük bir korku ve dehşete kapıldığını görmüştü. Şanlı Sultan atılan top ve güllelerden aslâ korkmadığı gibi, hocasının bu telâşına şaşırıp; “Korkunuzdan niçin böyle hareket eylersiniz?” diye sormuş, Hoca Efendi'nin; “Top ve tüfenk gürültüsünün şiddeti düşünmeme mecâl vermeyip, âlemi başıma dar getirdi. Nice korkmayayım pâdişâhım?” demesi üzerine; “Tüfenk ve top şiddetle atılır oldukda, sen de hareket buyurup yüzünü başka bir tarafa döndür!” buyurmuş; hattâ bu durumdan duyduğu hayret ve şaşkınlığı gizleyemeyip: “Bu hâllerinin, tevekküllerinin yokluğundan olduğu meydandadır!” diyerek içindeki büyük tevekkül ve teslimiyeti açıkça ortaya koymuştu. (Bostanzâde Yahyâ Efendi, “Târîh-i Sâf”, s. 77-78.)

Kanûnî Sultan Süleyman Han Rodos'u fethederek İslâm'ın izzet ve azâmetini ortaya koyup, küfrü ve kâfirleri hor ve hakîr kılınca, adada barınan kâfirler batıdaki dostlarına; “Ne arsız kimseler imişsiniz ki, bize asker göndermeyip yardım etmediniz ki, Türk gelip Sincan'ı ve Îsâ dinini ve bizi hor ve hakîr eyledi!” diyerek, ileri geri söylenip durmuşlardı. (Lütfi Paşa, “Tevârîh-i Âl-i Osmân”, s. 254.)

İslâm'ın izzet ve azâmet, küfrün zillet ve meskenet içinde olduğuna yürekten inanan pâdişah, bu imân ve inancının gereğini yerine getirerek Rodos Adası'nın bir İslâm kalesi olmasını sağlayıp; küfre vurduğu ağır darbe ile müminleri azîz, kâfirleri zelil kılmıştı.

Kanûnî Sultan Süleyman Han Halep'teki bazı mescidlerin çevresinin yahudi evleriyle dolduğunu, dolayısıyla mescidlerin namaz kılınmaya elverişsiz bir hâle geldiğini duymuş; Halep beylerbeyine yahudi evlerini derhal müminlere istimlâk etmesini emrederek, yahudilerin taarruzuna bir daha kesinlikle meydan verilmemesini tembih buyurmuştu:

“Haleb Beylerbeyi’ne ve Kadısı’na hüküm ki;

Mektub gönderip Haleb’in mahallelerinde bulunan mescid–i şerîf'lerin etrafında olan yahudîler tâ'ifesi, yol üzerini mülk ve ihâtâ edip, müslümânların meskeni olacak evler kalmamak ile namaz edâ olunamayıp, yahudîlerin evlerini zikr etmeleriyle, evvelki emrim mûcibince müslümânlara alınan on yedi aded evden maadâ altı mescidin etrâfını yahudî tâifesi ihâta edip, namazın edâ olunması için lüzumlu olan otuz dört aded evin müslümanlara satılıp, defteri Südde-i sa'âdet’ime (sarayıma) göndermişler. Şimdi, zikr olunan evler müslümânlar elinde kalmış olup, yahudîler hak ve taarruz eyledikte emredip buyurdum ki, alınan evler müslümânların ellerinde kalıp, bundan sonra bir yolla yahudî tâ'ifesine aldırılmayıp ve Âsitane'-i sa'âdet'imden (İstanbul'dan) bir yolla hüküm dahi çıkarıp varırlarsa, bundan sonra işitdirmeyip, hükümleri ellerinden alıp, mühürleyip Südde-i sa'âdet’ime gönderesin; Hükm-i şerîf'imin sûretini de sicill-i mahsûsa kayd eyleyesin!” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, “Mühimme Defteri”, c. 5, s. 505.)

 

Oruç Reis’in Sarsılmaz İmanı

Rodos kuşatması esnâsında Oruç Reis hıristiyanlara esir düşmüştü. Gemidekiler Oruç Reis'’e; “Ey Türk! Sen hoş sözlü bir kişisin, bizim lisânımızı da iyi bilirsin. Gel hıristiyan ol! Müslümanlıktan ne çıkar? Bizim aramızda itibar sahibi ulu bir kişi olursun!” demeye cür'et ettiler.

Oruç Reis onlara şöyle cevap verdi:

“Sizin iyiliğiz bu mudur ki, şu sûretleri elinizle yaparsınız ve sonra da onlara taparsınız! Onlardan size ne fayda gelir? Şimdi onların başına bir musîbet gelse, ya da yakılsalar, veyâ bir kör kuyuya bırakılsalar; yâhut da bir balta ile parça parça edilseler, kendilerini dahî kurtarmaya muktedir değillerdir! Bir kimse ki, bir musibetten kendini dahî kurtamaya kâdir olmaya, onun sana veyâ bana ne faydası ola? Biz dahî bunları biliriz, nasıl sizin yolunuzda gideriz?” (“Gazavât-ı Hayreddin Paşa”, s. 10.)

Oruç Reis'in karşısında diyecek bir şey bulamayan kâfirler, “Öyleyse görelim senin Muhammed'in sana ne eyler? İşte hâlin meydanda!” diyerek, onunla akıllarınca alay etmeye yeltendiler. Oruç ise onların sözlerini bastırarak;

“Benim Muhammed'imin bana ne ettiğini çok geçmez görürsünüz! Siz bilmezsiniz amma ben bilirim. Ol iki cihan fahridir. Bütün nebîler ve velîler ondan şefâat umarlar. Cümlesine şefâatı ol eder de bana etmez mi? İnşâa'llâhu Te'âlâ en kısa zamanda Cenâb-ı Hakk'ın inâyetiyle gelip beni buradan kurtaracak ve azâd eyleyecektir. Her kim ki cân-u gönülden kendini ona ısmarlasa, o kimseyi mahrum komaz; şüphesiz gelip ona şefâ'at eder. Şimdi ben dahî en samîmî hislerimle, hulûs-i kalb ile kendimi Cenâb-ı Hakk Hazretleri'ne ısmarlıyorum. Bana yardım etmesi için ol iki cihan fahri Muhammed Mustafâ'yı şefâ'atçi kılıyorum. Elbette bu durumda beni mahrum ve mahzun komaz, yakında içinizden halâs olurum!” cevabını verdi. (“Gazavât-ı Hayreddin Paşa”, s. 10-11.)

Oruç Reis'in beklediği ilâhî yardım zuhur etti, büyük bir fırtına çıktı, herkes kendi canını kurtarmaya çalışıyordu. Oruç Reis bu hengâmede zincirlerinden sıyrıldı ve Allah-u Teâlâ'ya sığınıp kendini denize bıraktı. “Allah!.. Allah!..” diye diye yüzerek karaya çıkmayı başardı. Kıyıya çıkar çıkmaz Allah'a hamdedip hemen şükür secdesine kapandı. “Allah düşmanlarınızı sizden çok daha iyi bilir. Gerçek bir dost olarak da Allah size yeter, hakiki bir yardımcı olarak da Allah size yeter.!” (Nisâ: 45)

 

Barbaros Hayreddin Paşa’nın
Kâfirleri Dost Edinen Münâfıklara Duyduğu Öfke

Cezâyir'de bulunan Tlimsan bölgesi beyinin kardeşi kaçmış ve İspanya kralı ile gizlice anlaşmıştı. İspanya kralı, “Hükümdarlığa sen ondan daha lâyıksın!” gibi sözlerle ve çeşitli vaadlerle sırtını sıvazladı; emrine bol miktarda silâh ve büyük bir donanma vererek bölgeyi zorla işgâl etmesini sağladı.

Bu çirkin durum Barbaros'un kulağına ulaşınca, kendisini durumdan haberdâr eden elçilere hitâben şöyle dedi:

“Beyinize söyleyin, mürtedlikden vazgeçip tecdîd-i imân eylesin! Kâfire kul olmaktan tevbe'-i istiğfâr kılıp hâlis-muhlis mümin olsun! Kâfirden ayrılsın! Onlarla ittifak müslüman olana büyük isyândır, dinine ve dünyâsına zarardır. Ol müslümanlara iyi mu'âmele eylesin, biz de ona hüsn-i kabûl gösterelim. Şâyet inad ve muhâlefet ederse, Hakk'ın inâyeti ile elimden kurtulması çok zordur!” (“Gazavât-ı Hayreddin Paşa”, s. 56-57.)

Barbaros ve askerleri, kısa bir zaman zarfında bölgeyi tamâmen ele geçirdiler. Başlarındaki münâfığın küffârla işbirliği etmesinden tiksinen bölge halkı ve peşindeki askerlerin birçoğu da, saflarını terkederek Osmanlı ordusuna katıldılar.

Bu hâinin yerine geçen kardeşi de Barbaros’a karşı İspanya ile ittifak kurmaya cüret etti. Bu durum Barbaros Hayreddin Paşa'yı fazlasıyla öfkelendirdi.

Gönderdiği nâmede ona, hiddet ve gazâb dolu şu sözlerle hitap etti:

“Ey Mes'ud! Hani bize verdiğin ahd-ü peymân? Hani küffâra aslâ tâbî olmayıp onlar ile sulh-u salâh etmeyecektin? Kâfirlere karşı buğz ve düşmanlık üzere olacaktın! Onlara dost olmak bize âsî olmaktır. Hem daha bize vergimizden hiçbir nesne göndermedin. Bunca zamân içinde bizden ne kemlik gördün ki varıp küffâr ehliyle sulh eyledin? Hiç mümin ve müslüman olan bir kimseye bu revâ mıdır ki, din düşmanlarıyla el-birlik edip mümin karındaşına düşmanlık ede? Ve ehl-i İslâm'a âsî ola? Sen bu işi eyledin ki, mutlakâ gözüne görünecek bir hâl ve başına gelecek bir iş vardır! Ol iş Allah katında ma'lûm ve ezelde alnına yazılmış ola! Zîra aklı başında olan hiç kimse böyle uygunsuz bir iş işlemez idi ki, onu sen işledin, ahdini ve akdini bozdun. Bu hususda vebâlin boynuna, lâkin vaktında hâzır ol da, karındaşın gibi kaçma!..” (“Gazavât-ı Hayreddin Paşa”, s. 91.)

 

Barbaros’un Duâsı

Barbaros Hayreddin Paşa Andrea Doria komutasındaki kalabalık haçlı donanmasının üzerlerine doğru geldiğini haber alınca, Allah-u Teâlâ'ya sığınarak şöyle duâ etmişti:

“Yâ İlâhî! Bu âciz kulunu kâfirler önünde zebûn eyleme! Habîb'in Muhammed Aleyhisselâm hürmetine bu bîçâre kulunun duâsını kabul eyle! Hidâyet ve inâyet ancak sendendir. Şol kâfirler müslümanlara hiçbir şekilde zarar ve ziyân vermeye muktedir olamayalar!” (“Gazavât-ı Hayreddin Paşa”, s. 142.)

Gerçekten de Allah-u Teâlâ, parlak bir zafer ihsân etmiş; kâfirleri ise rezil ve rüsvây etmişti.

 

İkinci Selim Han (1566-1574):

İkinci Selim Han, küffarın saldırısına mâruz kalan Açe Sultânı Alâeddin Riâyet-şah'a yazdığı mektupta; Hint sâhillerinde dolaşan kâfirlere hadlerinin bildirilmesi ve Resulullah Aleyhisselâm'ın düşmanlarının rezil ve zelil kılınması için, “küffar”a karşı ne kadar isterse istesin, kendisine o kadar çok asker gönderileceğini açıkça ifade ediyordu:

“Hakk Te'âlâ'nın -azze ve celle- devlet ve saltanat kapımıza evvelden beri yaptığı âlî yardımlar, söze ve hesâba sığdırılmaktan çok ötedir. İnşâa'llâhu Te'âlâ o taraflarda dahî İslâm memleketlerini istilâ eden din-i mübîn'in hasımları ve Seyyidü'l-Mürselîn'in -aleyhi's-salâtü ve's-selâm- apaçık düşmanlarının zarar ve dalâletlerinin def'i için, teçhizatlı muzaffer askerlerimizden o tarafa da dâima gönderilecekdir!” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, “Mühimme Defteri”, nr.: 7.)

Sultan İkinci Selim bu mektubu yolladıktan bir süre sonra, gönderdiği askerî donanma ile istilâcı kâfirlere haddini bildirmiş; İslâm birliğini koruyan kudretli pençesinin dünyânın en ücrâ köşelerine kadar uzandığını “küffar”ın hepsine birden açıkça göstermişti.

İkinci Selim Kıbrıs Seferi'ne gitmek üzere yola çıkan kara ve donanma erlerini Topkapı Sarayı'nın önünde top ve tüfek sesleri eşliğinde uğurlarken, ellerini ihlâs ve samimiyetle yukarıya kaldırarak: “Yâ Rabbî! Asker-i İslâm nerede ve hangi yerde olursa olsun mansûr ve muzaffer olup, din düşmanları üzerine gâlib ve kahredici olalar!” diye duâ etmiş; bir müddet sonra, Piyâle Paşa ve Lâla Mustafa Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu gerçekten de küffar karşısında büyük bir gâlibiyet kazanarak, Kıbrıs artık bir İslâm adası hâline gelmişti. (“Târîh-i Selânikî”, c. 1, s. 77.)

 

Sultan Üçüncü Murad (1574-1595):

Sultan Üçüncü Murad Han, Ebû Eyyub el-Ensârî -radiyallâhu anh-in türbesinin çevresinde pis ve murdar kâfirlerin dolaşmasının, bu pak ve temiz sahâbenin rûh-ı şerîf'lerine rahatsızlık vereceğini düşünerek, hâsslar kadısına kâfirlerin bu civarda dolaşmasını yasaklayan şu hükmü göndermişti:

“Hâss'lar kadısına hüküm ki;

'Hazret-i Ebû Eyyûb el-Ensârî -'aleyhi rahmetü'l-Bârî- türbe'-i şerîfe'sinin etrâfında ekmekçi ve börekçi ve yoğurtcu ve pazarcı vesâ'irlerin emsâli çarşı esnâfından ve ırgadlar tâifesinden ve gayrıdan, kefere cinsinden bir ferd iskân etmiş ve yerleşmiş olmaya!' diye nice def’a Hükm-i hümâyûn'um gönderilmiş iken, yine o emr-i şerîf'ime muhâlif, türbe etrâfında kefere tâ'ifesinden çokluk kimseler mesken tutmuş oldukları işitildi.

Şimdi, daha önce bu bâbda sâdır olan Fermân-ı hümâyûn'um evvelden olduğu gibidir. Buyurdum ki; (emr-i şerîf'im sana) vardıkda, bu bâbda bizzât mukayyed olup, zikrolunan türbe-i şerîf etrâfında olan çarşı ahâlîsini getirip, muhkem tenbîh ve te’kîd eyliyesin ki, bundan sonra fermân-ı humâyûn'uma mugâyir ırgâddan ve gayrıdan türbe-i şerîf etrâfında bir zımmî ferd mesken ve mekân tutmuş olmayıp, cümlesi müslüman ola!..” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, “Mühimme Defteri”, nr. 46, s. 153/319.)

Sultan Üçüncü Murad Han; Edirne kadısına da, kâfirlerin küfürlerini ve bâtıl âyinlerini alenî olarak icrâ etmelerine müdâhale etmesi için şu emri göndermişti:

“Edirne kadısına hüküm ki;

Şerîata muhâlif işlerin men‘i lâzım iken, ruhsat verilip men‘ olunmadığı duyulmuş olunduğundan, şimdi bunu (bize bir daha) işitdirmeyesin ve kefereye dahî aleniyyen fısk-u fücûr etdirmeyip, çokluk ile gezdirmeyip Şer‘-i Şerîf'in hilâfına iş etdirmeyesin. Şöyle ki, sonraki gün kazânızda bu yasaklar men‘ olunmayıp geri olduğu duyula, sizin ihmâl ve ihtimâm yokluğunuzdan doğmuş olur, ona göre mukayyed olasın! Ve kefere tâ’ifesinin dahî ba‘zı yerleri olup, bâtıl âyînleri üzre o yerlerde toplanıp aleniyyen fısk-u fücûr etdikleri bundan evvel dahi men‘-ü def‘ olmuş. O bâbda dahî mukayyed olup, bundan sonra kefere tâ’ifesine dahî o aslı koydurmayıp gereği gibi men‘-ü def‘ edesin!” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, “Mühimme Defteri”, Belge nr.: 239.)

 

Üçüncü Mehmed Han(1595-1603):

Eğri kalesi fethedilmeden önce, serdâr-ı ekrem Câfer Paşa küffarın çokluğundan ve silâhlarının fazlalığından endişeye düşerek, pâdişâha bir ulak gönderip; “Yere batasıca kâfirlerin nihayeti yok, gâlip gelme ihtimalleri bizden çok! Taburları, topları ve tedâriklerinin fazla olduğu ortada!” deyince, şecaat ve basîret sahibi bir zât olan vezîriâzam İbrâhim Paşa; “Kefereden korkup mânâsız kelimeler izhâr edersiniz! Paşanız tedbîrini kötü etmiş!” deyip mektubu pâdişâha götürmelerine izin vermemişti. Aynı mektup birkaç defâ gelip de, Paşa mektubun pâdişâha ulaşmasına her defâsında engel olunca, bu kez gelen kişi: “Devletli Paşa! Dinsiz kâfirler yedi krallardır ve üç yüz bin keferedir. İ'timâdınız yok; dar zamandır! Hakk Sübhânehû ve Te'âlâ paşamızı hatâdan muhâfaza etsin! Orada olan bir alay askerlerin, imdâda eğer bir tedârik olmazsa, hemen kasıtları ordudur!” dediği zaman, Şeyhülislâm Hoca Sa'deddin Efendi yine vezîriâzamdan yana tavır koyarak; “Bu müslüman doğru cevab verip, sa'âdetli pâdişâhımız sa'âdetle keferenin taburunun olduğu menzile doğru sefer etmesi gerektir!” deyip; seferden geri dönmek şöyle dursun, pâdişâhın da sefere katılması gerektiğini haber vermişti. (“Topçular Kâtibi Abdülkâdir Efendi Târîhi”, c.1, s. 157.)

Nitekim Sancâk-ı şerif ve Hırka-i şerîf'i yanına alarak sefere çıkan pâdişah, askerleriyle birlikte haçlıların yığdığı kuru kalabalığı, Allah'ın inâyeti ve Muhammed Aleyhisselâm'ın mûcizesi sâyesinde kısa bir sürede imhâ etmişti.

 

Sultan Dördüncü Murad Han (1623-1640):

Osmanlı pâdişahlarının en güçlülerinden ve kuvvetlilerinden olan Sultan Dördüncü Murad Han; imanla küfür arasındaki berzaha inceden inceye dikkat eder, müminlerle kâfirlerin aynı kefeye konulmaması için yapılması gereken her türlü müdâhalenin, bir an dahî geciktirilmeden mutlaka yapılmasını emrederdi.

Kâfirlerin müslümanlarla aynı elbiseleri giymelerini ve çarşıda müslümanlar gibi at üstünde gezmelerini yasaklayıp, ehl-i küfrün kaldırımda müslümanlarla yanyana geldiklerinde kaldırımdan derhâl inmelerini ve her hususta mutlaka tahkir edilmelerini emreden şu fermânı, onun bu hassâsiyetinin apaçık bir örneğiydi:

“İstanbul kâdîsına hüküm ki;

Kefere tâ'ifesi ata binmeyip ve samur kürk ve firengî kaftan ve atlas giymeyip ve avretleri dahî müslümân tarzında ve üslûbunda gezmeyip ve pars giymeyip, ve'l-hâsıl elbiselerinde ve tarz-ı üslûplarında tahkir ve zelil kılınmak şer'an ve kanûnen dinin mühim işlerinden iken; bir nice zamandan beri ihmâl olunup, hâkimlerin müsa'âdesi ile kefere ve yehûd tâ'ifesi çarşılarda at ve süslü elbise ile gezip ve samur kürk ve kıymetli elbiseler ile, çarşı içinde müslümana denk geldikde kaldırımdan inmeyip ve kendileri ve avretleri ehl-i İslâm'dan daha ziyâde şevket sâhibi olup, şer'î cihetten tahkîr ve zelil olunmadıkları ulu kulağıma ilkâ ve Südde'-i sa'âdet’ime (sarayıma) haber edilip bildirildiğinden, zikredilen cihet üzere amel olunup, bundan sonra zikrolunan hususlarla amel getirmeyip bu def'a vâki' olan sefer-i hümâyûn'umdaki levâzımlardan olan Mustafa -zîde kadruhû- tedkîkiyle men' olunmak emrim olmuşdur.

Buyurdum ki; emr-i hümâyûn'um vâsıl oldukda, bu bâbda sâdır olan emrim üzere amel edip, kefere tâ'ifesini şerî'at ve kanûn cihetiyle donda ve elbisede ve tarz-ı üslûpda tahkir ve zelil eyleyip, sonra ata bindirmeyip ve samur kürk ve samur kalpak ve atlas ve kaftan giydirmeyip ve avretleri dahî yüksek şabka ve çuka giyinmeyip müslümân tarzında ve elbisesinde gezmeyeler. O takımları men' ve def' eyleyip, bu bâbda sâdır olan emrimin icrâsında dakîka gecikmeyesin!” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, “İstanbul Ahkâm Defterleri”, nr. 98.)

Sultan Dördüncü Murad Bağdad Seferi'nde askerini sık sık cenge teşvik edip; “Göreyim sizi! Din-i mübîn uğruna çalışmakda kusûr etmeyesiniz. Gayret vaktidir!” diyerek galeyâna getirirken, Sadrâzam Tayyar Mehmed Paşa; “Pâdişah'ım! Sabrolunsun, şehir yakında feth olunur. Yürüyüşe daha zaman var. Acele ile askeri kırdırmayalım!” diyerek pâdişâha müdahale etmişti. Paşa'nın müdâhalesine şiddetle öfkelenen genç pâdişah; “Senin nâmın, dilâverliğin, şecaatin bu mu? Kale altında askeri bekletmeğe ne lüzum var? Geciktirmenin ma'nâsı nedir?” deyince, pâdişâhın bu sözü tecrübeli ve emektar Paşa'ya ağır gelerek: “Ben canımı pâdişâha fedâ etmişim! Bir Tayyar kulun ölmekle bir şey olmaz, hemen Allah-u Teâlâ Hazretleri kaleyi ihsân eylesin!” deyip yiğitçe düşmanların arasına daldı, bir müddet sonra da başından girerek şakağından çıkan bir kurşunla şehid oldu. Paşa'yı bu vaziyette yerde yatarken gören pâdişâha yaşadığı bu acı hâtıra öylesine dokundu ki; “Âh Tayyar! Bağdad Kalesi gibi yüz kaleye değerdin! Allah taksirâtını afv ve rûhunu rahmet nûrlarına gark etsin!” diyerek, üzerine kapanıp hüngür hüngür ağladı. (Ahmed Refik, “Pâdişahlarımızda Din Gayreti, Vatan Muhabbeti”, s. 23-25. bas.: İstanbul, 1332.)

 

Sultan Dördüncü Mehmed (1648-1687):

İçteki hâinlerin ve dıştaki kâfirlerin Osmanlı Devleti'ni el birlik yıkmaya çalıştığı, kâfirlerin ve münâfıkların fitne ve fesadının ayyûka çıktığı bir dönemde, küçük bir çocukken pâdişah olan Sultan Dördüncü Mehmed, bâzı güvenilir saray erkânının tavsiyesi üzerine Köprülü Mehmed Paşa'yı sadrâzamlığa getirmiş; içteki ve dıştaki hâinlerin temizlenmesi için ona kayıtsız-şartsız yetki vermişti.

Osmanlı ile dost ve müttefik gibi görünen Fransa, ikiyüzlü ve çirkin bir siyâset güderek bir taraftan Osmanlı'nın her konuda yanındaymış gibi gözüküyor; diğer taraftan da devletin sinsi sinsi kuyusunu kazmaktan, kazanlara el altından destek olmaktan çekinmiyordu. Üstelik utanmadan bir de, savaş hâlinde oldukları İspanyollar'a karşı Osmanlı'nın askerî gücünden yararlanmaya çalışıyor, Köprülü'nün huzûruna peşpeşe elçi gönderiyordu. Şu kadar var ki, Köprülü onların çevirdiği dalaverelerden haberdar olduğu için; onları ya huzûrundan kovuyor, ya da aşağılayıcı muâmelelerde bulunuyordu.

Hattâ bir defâsında Fransız büyükelçisi Lâhe, hükümdarlarının İspanyollar'dan bir şehri zaptettiğini övünerek Sadrâzam'a söylemiş, böylece onu sevindireceğini ve savaşa girmeye iknâ edeceğini zannetmişti. Ancak Köprülü elçinin sözlerine hiç mi hiç iltifat etmeyip;

“Köpek domuzu, domuz köpeği dalamış neme gerek? Tek pâdişahımın işleri yolunda gitsin, bana lâzım olan odur!” cevabını verdi. (Riko, “Devlet-i Osmâniyye'nin Hâl-i Hazırı”, s. 164, bas.: h. 1071.)

Osmanlı hükümetinin Fransız küffarına yüz vermeyişi, gönderilen elçilere karşı sert ve kayıtsız bir tutum sergileyişi, oğlu Fâzıl Ahmed Paşa döneminde de artarak devâm etmiş; vakûr sadrâzamdan yüz bulamayan Nöwantel bu durumu: “Bâbıâlî'nin azâmet ve gurûrunu, Fransa'ya karşı gösterdiği sertlik ve kayıtsızlığı tasvir için bir cilt doldurmak îcâbeder!” diyerek tasvir etmişti. (Vandal, “Nöwantel'in Seyahati”, s. 106.)

Sultan Dördüncü Mehmed sarp ve muhkem bir kale olan Uyvar kalesi'ni, büyük bir kudret ve azîmle küffarın elinden alıp İslâm topraklarına katan sadrâzam Köprülüzâde Fâzıl Ahmed Paşa'ya, zaferden duyduğu memnuniyeti gönderdiği hatt-ı hümâyûnda şöyle ifade etmişti:

“Hazret-i Hâlık-ı Lâ-Yezâl'den tazarru' ve niyâz olunur ki, daha nice nice yeni fetihler vücûda gelip, küffar dâimâ cehenneme yollanmakdan ve nârın içine başaşağı yuvarlanmakdan hâlî olmayalar! Sana ve ol zafer eseri seferde, din-ü devletim uğrunda taşa yaslanıp toprağa döşenen gâzî ve mücâhid kullarımın yüksek ve eşrefine, büyük ve küçüğüne ekmeğim ve ni'metim helâl olsun!” (“Târîh-i Râşid”, c. 1, s. 51.)

 

Sultan İkinci Ahmed (1691-1695):

İkinci Ahmed Han Varadin kalesinin muhâsarasını emir buyurunca; sadrâzam bütün vezirleri, paşaları, kaptan paşaları ve askerleri biraraya toplayıp, kendilerine düşmanın toplarından, silâhlarından ve ordusundan sözederek savaşıp savaşmamak konusunda fikirlerini sormuştu. Sadrâzamı dikkatle dinleyen Osmanlı askerleri, sağlam bir imân ve güçlü bir itikâdla hep birden:

“Cihad diyârı olan Belgrad'dan hareket ve din düşmanı üzerine sefer olunup, İ'lâ-yı Kelimetullâh için cân ve başımız fedâ ve karınca mesâbesindeki vücûdumuzu din-i mübîn uğrunda ifnâ edelim; on seneden beri İslâm askerini meydana da'vet eden mağrûr küffârı Hâlik'ın yardım ve inâyetiyle kahredelim!..” diye haykırdılar.(“Anonim Osmanlı Târihi / 1688-1704”, s. 82.)

Bir müddet sonra küffar devletlerinin birleşerek, bölgeye kalabalık bir haçlı gürûhu gönderdiğini haber alan Osmanlı neferleri; “El-küfrü milletün vâhidetün: 'Küfür tek millettir.'” Hadis-i şerîf'i mucibince, küfür ehli İslâm'a karşı bir ve beraber olduğuna göre, onlara karşı daha büyük bir azim ve sertlikle hücûm etmek gerektiğini söyleyerek, ne pahasına olursa olsun kararlarından dönmeyeceklerini açıkça ortaya koydular.

 

İkinci Mustafa Han (1695-1703):

İkinci Ahmed Han'dan sonra Osmanlı tahtına oturan Sultan İkinci Mustafa Han da, hükümdarlığı müddetince dâimâ din-i İslâm'ın intişârına, küfrün ve kâfirlerin hezîmetine ve mahvına çalışmış; bu dönemde Osmanlı ordusu Nemçe, Leh, Venedik, Rus ve İngiliz orduları ile kıran kırana cephede çarpışmıştı.

Defterdar Sarı Mehmed Paşa'nın ifadesine göre; o bunu yalnız Allah-u Teâlâ'nın “Kâfirlerle ve münâfıklarla savaş” emrini yerine getirmek için yapmıştı:

“Osmanoğulları'nın sürûru, adâlet, emniyet ve emân ikliminin şâhı şevketli Pâdişâh'ımız Sultân Mustafa Han Hazretleri, 1106 senesinde izzet ve nâmûs tahtı üzerine sa'âdetle cülûs buyurduklarında; 'Kâfirlerle ve münâfıklarla cihad et!' (Tevbe: 74) emr-i şerîfi üzere, ateş saçan kılıncının parıltısı ile küfr ve nifâk zulmetinin mahvına nihâyetsiz gayret buyurmuşdu.” (“Zübde'-i Vekâyi'ât”, s. 639.)

 

Sultan Birinci Mahmud (1730-1754):

Sultan Birinci Mahmud Han da dîn-i İslâm'a içten ve dıştan yöneltilmek istenen küfür ve fesad ateşini söndürmek için büyük çaba sarfediyor; cephede çarpışan askerlerine Allah ve Resul'ünün cihad hakkındaki emirlerini hatırlatıp, onları din uğrunda ve devlet-i âliyye yolunda çarpışmaya teşvik ederek;

“Sen ki, hamiyyet-perver seraskerim Abdullah Paşa ve siz ki, onun mâiyyetine me'mur askerimsiniz. Cümleniz berhudâr olasınız! Zâtınızda mevcûd olan din gayreti îcâbınca kışa ve yağmura bakmayıp, Revân taraflarına sefere gayret edip vardığınız haberini işitdim. Cümleniz pâdişâhâne hayır duâma mazhar olmuşsunuzdur. Göreyim sizi! Gayret kuşağını kuşanıp, Kur'ân-ı Azîmüşşân'da buyurulan; 'Resul'üm! Müminleri savaş için coştur!' (Enfâl: 65) Âyet-i kerîme'si ve Peygamber'imiz Hazretleri'nin; 'Cennet kılıçların gölgesi altındadır!' Hadîs-i şerîf'leri mûcebince, Ashâb-ı kirâm'ın ve ehl-i sünnet'in düşmanlarının üzerlerine saldırıp, öyle mel'unları kahr-u perîşân edip, din uğrunda ve devlet-i aliyyem yolunda gayret ederek, Allah rızâsına ve Peygamber'imizin rızâsına muvâfık gaza ve cihâda çokca kudret sarf eyliyesiniz. Hayır duâm sizinle biledir!” diyordu. (Topkapı Sarayı Müzesi Arşivi, H. 5 Receb 1147.)

 

Sultan Üçüncü Osman (1754-1757):

Osmanlı Devlet hukûkuna göre; kâfirlerin yayılmalarını ve devlette çoğunluk sağlamalarını önlemek için, müslüman bir kimsenin evini veyâ arsasını kâfirlere satması kesin olarak yasaklanmıştı. Zira böyle bir durumda; kâfirlerin o yerde zamanla söz sahibi olması ve İslâm'ın yavaş yavaş ortadan kalkıp küfrün yerleşmesi ihtimali vardı.

Nitekim Sultan Üçüncü Osman da, öteden beri ciddî bir tedbir olarak uygulanan bu kanunun ihlâl edildiğini duymuş ve bu mühim kanunun tatbiki hususunda çok dikkatli davranılmasını emir buyurmuştur:

“Hâssa bostancıbaşısına hüküm ki;

Râbi'â adlı hâtun huzûruma arz-u hâl edip, mülkiyyet veyâhud vakfiyyet üzre, ehl-i İslâm illerinde tasarruflarında bulunup müslümanların yurdu bulunan menzillerin ve evlerin sahiblerinden biri menzilini ve boş arsasını bırakıp satmak murâd eyledikde, yine ehl-i İslâm'dan birine satıp ehl-i İslâm'a mahsûs evlerin ve arsanın hıristiyanlardan gerek zımmî, gerek başkasına satılması şer'an men' ve yasak olup, bunun hilâfına hareket edenler men' ve engel olunmak lâzım iken, yakın zamânda kefereden ba'zıları kendi vatanlarını terk ve İstanbul hâricinde bulunan Kavağ'a varınca, boğazın iki tarafı sâhillerinde ve İstanbul ve çevresinden ehl-i İslâm'a mahsus evler ve menziller ve boş arsalar satın alma ve ta'mîr ve binâ etme ile, Tevhîd nûru ve Rabb-i Mecîd'e ibâdet ile münevver olan Tevhîd ehlinin evlerinin müşriklerin ellerine girmesi şerî'at-ı mutahhara'ya muhâlif bir fi'l-i münkerdir...”

“İmdi, sen ki ismi zikrolunan bostancıbaşısın, sen dahî bu hususa ihtimâm ve dikkat ve bundan sonra İstanbul hâricinde ve çevresinde ve boğazın iki tarafı sâhillerinde ehl-i İslâm'dan bulunan büyük ve küçük vakf ve mülk evleri ve menzilleri ve boş arsasını, hıristiyanlardan gerek zimmet ehline ve sâire bir yol ile satdırılmayıp, umûmî bir men' ile men' ve def' olunup ve dâ'imâ tahkîk ve câsûslukdan uzak olmayarak, bundan sonra bu misilli evler ve boş arsa satılmış olduğu haber verildiği ânda, kefere ellerinden alınıp ve kurtarılıp ve şerî'at ma'rifetiyle evvelki sahibine zabt etdirmeğe veyâhud ehl-i İslâm'dan tâlib olanlara değer-i pahasıyla verdirerek bu güzel nizâmın devâm ve bekâsına ziyâde ihtimâm edesin ve yazılan ulu emrime mugâyir harekete cesâret edenleri haber aldığında derhâl vezîrin katına bildiresin.” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, “İstanbul Ahkâm Defterleri”, 4/26, 70a-b.)

Sultan Üçüncü Osman Han müslümanların yaptıkları binâları, yahudi ve hıristiyanların yaptıkları binâlardan iki zıra' (Osmanlı’da kullanılan bir uzunluk ölçüsü) daha yüksek yapmalarını emrederek şöyle buyurmuştu:

“İstanbul ve Galata ve Üsküdar kâdîlarına hüküm ki:

İstanbul ve Galata ve Üsküdar ve çevresinde bulunan yanmış ve gerek yıkılmış olan menziller ashâbı yeni binâ murâd eylediklerinde, ehl-i İslâm'ın mesken tutacağı menzillerin boydan yüksekliği on iki zıra' ve kefere ve yahûdî mesken tutacak menzilin boydan yüksekliği on zıra' olmak üzre, bundan evvel nizâm verilmişken; menziller ashâbından ba'zıları gizlice bir yol ile mahalleler aralarında nizâma mugâyir binâya başlamak ve evvelce verilen nizâmın ihlâline sebeb olmalarıyla, bundan evvel verilen nizâm üzere, ehl-i İslâm'ın mesken tutacağı menzillerin boydan yüksekliği on iki zıra' ve kefere ve yahûdî mesken tutacak menzilin; gerek ashâbı müslüman olsun ve gerek kefere ve yahûdî olsun, boydan yüksekliği on zira' olup, hilâfına rızâ ve cevâz gösterilmemek bâbında, bin yüz kırk altı senesi Rebî'u'l-Evvel'i ortalarında, evvelki pâdişâh -merhûm ve mağfûrun leh- Sultan Mahmûd Han zamânında verilen emr-i şerîf yenilenmek bâbında, hâlâ hâssa mi'marbaşı olan Süleymân -zîde mecduhû- arz-u hâliyle tamam ve Dîvân-ı hümâyûn'da muhâfaza olunan hükümlerin kayıdlarına mürâca'ât olundukda, söylenen minvâl üzere emr-i şerîf verildiği kayıtlı bulunduğundan, evvelce sâdır olan emr-i şerîf mûcebince amel olunmak için yazılmışdır.” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, “İstanbul Ahkâm Defterleri”, 3-362/1304.)

 

Üçüncü Mustafa Han (1757-1774):

Üçüncü Osman'dan sonra tahta geçen Sultan Üçüncü Mustafa Han da, sabah ve akşam namazlarında câmii etrâfında dolaşarak ibâdet ve taatla meşgul olan müslümanlara rahatsızlık veren kâfirlerin, câmiinin etrâfından geçmelerini hatt-ı hümâyûn ile kat'î bir sûrette yasaklamıştı:

“İstanbul kâdîsına hüküm ki:

Dâvûd Paşa yakınında bulunan eski vezîr-i a'zam Ali Paşa câmi'-i şerîf'inin vakıfları ve sâir rızık sahipleri huzûr-u sa'âdetime arz-u hâl edip, zikrolunan câmi'in Altımermer tarafında bulunan kapısının çevresinde müslümanlar için konulan hususî yolun sonu Çınâr yoluna çıkıp, sabâh ve akşam namâzlarında ve sâir vakıtlarda imâm mihrabda Kur'ân-ı Kerîm tilâvet ederken, Samatya'da ve ol civârda oturan kefere tâ'ifesinin geçişlerine sayısız umûmî yol var iken, ayrı tutulan ümmet-i Muhammed'e eziyyet etmek için, ihâneten kiliselerine müslümanların hâss yolundan geçerek ve dolaşarak ve türlü türlü cevr-ü ezâya başlamakla ümmet-i Muhammed'e ta'cîz ve ihânetten uzak olmamalarıyla, zikrolunan hâss yoldan bundan sonra kefere ve fecere geçirilmeyip, gezme ve dolaşmadan külliyyen men' ve def' edilip, ihânet ve ezâlarından cemâ'at-ı müslîmîn kurtarıla ve bir destek ve sağlam bir yardım ile din-i mübîn-i Muhammedî bir duvar gibi sağlam kılına!..” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, “İstanbul Ahkâm Defterleri”, 4167/513.)

Sultan Üçüncü Osman döneminde, mülk ve gayrimenkullerini yahudi ve hıristiyanlara satanlara uygulanan sıkı tedbir, Üçüncü Mustafa tarafından da ehemmiyetine binâen dikkatle uygulanmış ve yakın tâkibat altına alınmıştı. Çünkü İslâm vatanında gözü olan kâfirlerin, emellerine bu yoldan ulaşabilme tehlikesi kaçınılmazdı.

Pâdişah, yüksek para karşılığında müslümanların evlerini satın alan ve belli bölgelerde sayıları gittikçe artan bâzı kâfirlere karşı, dikkatli ve uyanık davranılması gerektiğini bir fermânında şöyle telkin ediyordu:

“Hâssa bostancıbaşı ve İstinye nâhiyesi nâibine hüküm:

Galata çevresi nâhiyelerinden İstinye nâhiyesine tâbi' Bebek köyü ahâlîsinden ba'zı kimseler ile sâ'ir köy ahâlîsi evvelce şerî'at meclisine varıp, merhûm ve mağfûrun leh Sultân Ahmed Han -tâbe serâhu- zikredilen köyde binâ eylediği câmi'-i şerîf civârında ehl-i İslâm oturur iken, kefere tâ'ifesi ziyâde paha taleb oldukça lüzumsuz tamâ'larından doğan ba'zı katî satış ile ve ba'zısı kirâ ile menzillerini kefere ve yehûd tâ'ifesine verip ve Mısır'lı el-Hâcc Mehmed ve Câbî Osmân adlı kimse menzillerini Bağdesar adlı zımmî ve Kayyım Mehmed menzilini Aleksandıri adlı zımmîye satıp günden güne kefere ve yehûd tâ'ifesi câmi' civârında arttıkça, cemâ'atin azlığına sebeb ve zikrolunan câmi' boş kaldığından, hâssa bostancıbaşısı bilgisi dâhilinde izinle ele geçiren sahibleri redd oluna, veyâhud çoğunluğa satışından men' ile ehl-i İslâm'dan olan tâliblerine satıla!..” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, “İstanbul Ahkâm Defterleri”, 4-193/583.)

 

Birinci Abdülhamid Han (1774-1789):

Sultan Birinci Abdülhamid Han Osmanlı Devleti'nin içinde yaşadığı hâlde, küffarla gizli-kapaklı görüşmeler yapan ve hıristiyan tebaaya el altından isyan tohumları ekmeye kalkışan Fener Rum patriğine, şu tehdîdinin kesin olarak iletilmesini emir buyurmuştu:

“Hâtır-ı hümâyûnuma gelen, rum patrîkine şu mutlakâ tenbîh olsa ki;

'Eğer sizden râ'iyyeti (gözetilmeyi) kabûl eden re'âyâdan (gözetim altındakilerden) birisi kefere tarafına gider ise, evvelâ seni kilise kapısına asar ve sonra o re'âyâ semtinin papası(nı) îdam ve o re'âyâ elimize girer ise beraberindekiler ile beraber katl olunur ve kiliseniz yerle bir olunur!'” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, A., nr.: 177)

Ruslar'la yapılan savaş süresince gözüne günlerce uyku girmeyen Sultan Birinci Abdülhamid, Özi kalesinin düştüğünü haber alınca ne yapacağını şaşırmış ve kendisine bir hastalık peydâ olup vezîrine hitâben şu hatt-ı hümâyûnu yazmıştı:

“Benim vezîrim,

Allah-u Teâlâ'nın takdiriyle, Özi'nin düşman eline giriftâr olduğu dehşetli haberinin gelmesi sebebi ile hâsıl olan kederimin, ne yazmakla ve ne de lisan ile ta’rîfi mümkün değildir. Gözlerimden süzülüp akan yaş ve gecelerde tâ sabah oluncaya dek uykum harâm; gündüzlerde dahî âh ve inleme ile vaktim geçmekdedir. Hemen sebeb olanları Cenâb-ı Hazret-i Kahhâr'a havâle eyledim! Bundan özge musîbet olmaz, böylece bilesiniz!..” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi, A. nr. 24640.)

Ömrünü din ve devletin selâmetine adamış olan yüce pâdişaha Özi kalesi'nin düşmesi o kadar ağır gelmişti ki, bu fermânı yazdıktan hemen birkaç gün sonra, kapıldığı derin üzüntünün tesiriyle ansızın beyin kanaması geçirip rûhunu Hakk'a teslim etti.

 

Sultan Üçüncü Selim (1789-1807):

Sultan Üçüncü Selim Han bir gün sabahın erken saatlerinde, küffar kayıkçılarının edepsiz bir tarzda, bağırıp çağırarak Topkapı Sarayı'nın önünden geçtiklerine şâhid olmuş; İslâm hükümdârına, hem de kendi sarayının önünde böyle bir terbiyesizliğe cür'et eden kâfirleri, bir daha böyle bir küstahlığa cür'et ettikleri taktirde sorgusuz-suâlsiz katledeceğini fermân buyurmuştu:

“Bu gece sabâha yakın Frenk gemicileri sandal ile türkü çağırıp saray önünden geçdiler ve birkaç def'adır ediyorlar. Reis Efendi'ye tenbîh eyle, bi'l-cümle elçilere ve Frenkler'e tenbîh eylesin; bir daha öyle edepsizlik etmesinler, her kim olursa olsun aman vermeyip katlederim! Sonra bizim adamımızdır derler ise, Re'îs Efendi'ye havâle ederim, şiddetle tenbîh edesin!..” (Enver Ziyâ Karal, “Selim III'ün Hatt-ı Hümâyûn'ları”, s. 99, bas.: 1946)

Bir defâsında da Fransız elçisi haddini aşıp Bâb-ı Âlî'ye ulu-orta tâlimat vermeye yeltenerek, devletin içişlerine kendi kendine müdâhale etmeye kalkışmış; Suriye'deki Fransız konsoloslarının Cezzar Ahmed Paşa'dan şikâyet ettiklerini bâhane edip, hükümetin Paşa'yı şiddetle cezâlandırması gerektiğini îmâya çalışmıştı.

Bu durum pâdişâhın kulağına gidince öylesine kızdı ki; küstah elçiye derhâl haddinin bildirilmesini emrederek, sadâret kaymakamına hitâben şu fermânı yazdırdı:

“Hayâ etmeden elçi bu karârı nice verebilmiş? Bu devleti tahkîr değil mi? Bir devletde iki devlet olabilir mi? Buna reis niçin cevap vermemiş? Şarta göre dâvâsını etmek vazîfesidir; yoksa sâ'ir şeye ne karışır? Reis efendi evvelce ilzâm etdim (susturdum) diye yazmış idi, bu nasıl ilzamdır? Edepsiz kâfire bir eyi cevap veresiz!..” (“Yeni Mecmû'a”, c. 1, s. 469)

 

İkinci Mahmud Han (1808-1839):

İkiyüzlülükten ve döneklikten başka bir icraatta bulunmayan, işleri güçleri tükürdüklerini yalamak olan küffârın, verdikleri sözü dâimâ bozdukları târih boyunca dâimâ rastlanan ve bilinen bir gerçekti.

Zaten Allah-u Teâlâ Kelâm-ı kadîm'inde;

“Sen kendileriyle andlaşma yaptığın hâlde, onlar her defâsında hiç çekinmeden andlaşmalarını bozarlar.” (Enfâl: 56)

Buyurarak, küffârın bu çirkin tıynetine açıkça işâret etmişti.

İşte Sultan İkinci Mahmud da; verdikleri hiçbir sözde durmayan, yaptıkları anlaşmayı her defâsında bozan, sözleriyle icraatları birbirini tutmayan iki yüzlü kâfirlere duyduğu öfke ve nefreti bir defâsında açıkça dile getirerek; “Frenkler'in âdetleridir; kendilerinin evvelce söyledikleri sözden vazgeçmeğe aslâ utanmazlar, hemen kendilerine menfaat sağlayacak iş ne ise onu öne sürmeye bakarlar!” demişti. (Fuat Ezgü, “Osmanlı İmparatorluğu - Amerika Birleşik Devletleri Münâsebetleri”, İÜ Edebiyat Fak. Dok. Tezi, s. 96-97.)

 

İkinci Abdülhamid Han (1876-1909):

Sultan İkinci Abdülhamid Han döneminde, Osmanlı Devleti'nin Ermenî fesâdı ile uğraşmasını ve gerek mâlî, gerekse siyâsî bakımdan sıkıntılı ve buhranlı bir dönem yaşamasını fırsat bilen siyonist lider Theodor Hertzl, pâdişâhın huzûruna beş kez elçi göndererek; yahudilerin Filistin'den toprak almalarına izin verdiği taktirde, Osmanlı Devleti'nin bütün dış borçlarını kapatmayı, hattâ beraberinde küllî bir miktar da para yardımında bulunmayı teklîf etmişti.

Şu kadar var ki pâdişah, bunun İslâm’ı küfrün karşısında tahkir etmek ve milyonlarca müslümanın katline fetvâ vermek anlamına geldiğini çok iyi bildiğinden, onların bu çirkin isteklerini şiddetli ve kesin bir dille reddediyor; Osmanlı topraklarını pây-mâl etme niyetine dayanan bu çirkin oyunu bozarak, bu sinsi yahudiye gür bir sesle;

Ben onlara bir karış dahî toprak vermem! Zira bu vatan bana değil, Osmanlı milleti’ne aittir! Benim milletim bu vatanı kanlarını dökerek kazanmışlardır. O bizden ayrılıp uzaklaşmadan, tekrar kanlarımızla örteriz!... Bu ülke ancak bizim cesedlerimiz parçalanarak taksîm edilebilir. Ben canlı bir beden üzerinde ameliyat yapılmasına aslâ müsaade etmem!..” diyerek, gönderdiği çapulcular heyetini huzûrundan kovuyordu. (Yaşar Kutluay, “Türkiye ve Siyonizm”, s. 108.)

Çünkü onun dedeleri o toprakları, küffar tarafından yağma ve pây-mâl edilsin diye fethetmemişler; bilâkis din-i İslâm'ın cihana yayılmasını ve küfrün ortadan kakmasını gâye edinerek, binbir türlü zorluk ve güçlükle ele geçirmişlerdi. Binâenaleyh Osmanlı'nın kanla ve kılıçla aldığı toprakları, kupkuru bir kâfir hayranlığı uğruna küffara pervâsızca teslim etmeye kalkışmak, dinimize ve vatanımıza bugüne kadar yapılmış en çirkin ihanettir!

Halbuki ulu Hâkan bu çirkin plânının önünü kesmek için çıkardığı İrâde-i seniyye'sinde, Avrupa’daki kâfir devletlerin dahî topraklarından kovduğu, ileride bir yahudi devleti kurmak için sinsice Osmanlı topraklarına yerleşmeye kalkışan bu murdar kâfirleri gerisingeri Amerika’ya dönmeye zorlamış ve bir İslâm beldesi olan Filistin’den toprak satın almalarını şiddetle yasaklamıştı:

“Yıldız Sarây-ı Hümâyûnu, Baş Kitâbet Dâiresi:

Beyrut vilâyeti dâhilinde, Safed kasabasında bulunan ve Hayfa’ya dört yüz kırk ecnebî mûsevînin dâvetleri yönüyle Devlet-i Âliyye tâbi'iliğine kabûlleri, aydınlatılması lüzumlu ta’zîm elini uzatmış olan 20 Zilhicce 1308 târihli ulu sadâret makamının tezkeresi, ulu gözleri tarafından görülmüş oldu. Mûsevîlerin Kudûs civârında toplanmaları ve iskân etmeleri, ileride orada bir mûsevî hükûmetin teşekkülü ile netîcelendirmek gibi abes işleri nedeniyle, kat’â câiz olmakdan başka; zâten memâlik-i Şâhâne (pâdişâhın memleketleri) boş arâzîden sayılmadığına ve Avrupa’lıların dahî memleketlerinden tardetdikleri şahısların memâlik-i Şâhâne’ye kabûlüne bir sebeb olmayıp, hususiyle ortada bir Ermenî fesâdı mevcûd iken bu sûret aslâ câiz olmayacağına nazaran, ne zikredilenlerin ne de sâir mûsevîlerin kabûl olunmayarak, Amerika’da iskân etmek üzere geri gönderilmeleri maksadıyla, bundan sonra ayrı ayrı arzedilmeye ihtiyaç kalmayacak sûretde, meclîs-i Vükelâ’ca umûmî bir karâr ortaya konmasıyla, bir kayıt ile arz ve istenilen iznin keyfiyyeti, Cenâb-ı Hilâfet-penâhî’nin irâde-i seniyye'sinin gereklerinden bulunmuş ve binâenaleyh ulu sadâret makamları takımının tezkeresiyle iâde edilmiş olduğundan, o bâbda emîr ve fermân, emir yetkisi kendisine âit olan Hazret’indir.” (Başbakanlık Osmanlı Arşivi; “İrâde Meclis-i Vâlâ”, nr.: 5276)

Sultan Abdülhamid Han tahttan indirildikten sonra Birinci Dünya Savaşı'nın karanlık günlerine şâhid olmuş; Selânik'te kendisine tahsis edilen Alâtini köşkü'nde otururken, aldığı felâket haberleriyle günden güne sararıp solmuştu.

Vatanperver pâdişah “Hâtırât”ında, yaşadığı bu felâket anlarından birini şöyle anlatır:

“Allah-u Teâlâ bana bu günleri göstereceğine keşke canımı alsaydı! Seccâdeyi serdim, namaza durdum. Gözlerimden sel gibi gözyaşı akıyordu. Tâ sabaha kadar secdeden başımı kaldırmadım; 'Yâ Rabbî! Sen devletimi eşkıyânın şerrinden koru! Yâ Rabbî, Sen'den başka mesnedimiz kalmamıştır! Yâ Rabbî, ne olur bana başka felâket gösterme! Dîn-i mübîn-i İslâm'ı küffar elinde kahrolmakdan ancak sen kurtarabilirsin!' diye yalvarıyordum.” (“Sultan Abdülhamid'in Hâtırâ Deffteri”, s. 137.)

Nitekim bir geceyarısı, köşkün kapısının hızlı hızlı vurulduğunu farketmişti. Aşağıya indi, gelen kişinin muhâfız kumandanı Râsim Bey olduğunu anladı. Kapının daha gerisinden ikinci haznedar kalfanın sesi geliyordu.

Sultan Abdülhamid Han kapıyı açtıktan sonra bu zâtlarla arasında geçen konuşmayı, hüzün dolu bir üslûpla şöyle nakleder:

“Fesübhânallah! Gecenin bu saatinde Râsim Bey'in bana söyleyecek nesi olabilirdi? Hemen kalkıp giyindim, bitişik odaya geçip Rasim Bey'i kabul ettim. Mahzun ve perişan bir hâli vardı.

'- Hayırdır İnşaallah Râsim Bey! Neyiniz var?' dedim. Üzüntü içinde konuştu:

'- Zât-ı hümâyûn’unuzu rahatsız etdim, beni mâzur görünüz! Dört düvelle harp hâlinde olduğumuzu söylemem gerekiyor da...'

'- Dört düvelle mi? Kim bunlar Râsim Bey, hemen Allah-u Teâlâ Ordu-yı hümâyûn'a nusret ve kuvvet versin! İnşaallah zafer bizimdir!'

Râsim bey başını yere eğmiş, ağlayacak gibi konuşuyordu:

'- Yunanistan, Bulgaristan, Karadağ ve Sırbistan'la Hâkan'ım.. Ve.. Maalesef yenilmek üzereyiz!..'

Bu sözleri duyduğum an kahroldum:

'- Dört düvel birleşir de bizim nasıl haberimiz olmaz Râsim Bey?' dedim, 'Bu nasıl bir gafletdir? Bu devletler birleşemezlerdi!.. Aralarında kilise kavgaları vardı! Yıllar yılı süregelen Makedonya boğuşmasını hatırlamıyor musun?'

'- Kiliseler kanununu çıkararak, Meclis-i mebusan ve Âyan bu ihtilâfı hal' etdi. Başımıza bu işlerin açılacağını kim bilebilirdi ki?..'

“‘Ben’ diye bağırmak geldi içimden... Acı bir lokma gibi sözümü yuttum. Zihnim durmuş, içime baygınlık çökmüşdü.” (“Sultan Abdülhamid'in Hâtırâ Defteri”, s. 149-150.)

 

Sultan İkinci Abdülhamid'in, İçindeki Vatan Sevgisinin Büyüklüğünü Gösteren Sözleri

Sultan Abdülhamid Han Râsim Bey'le geceyarısı Selânik'teki Alâtini köşkü'nde konuşurken, Râsim Bey kendisine; “Selânik bugün-yarın düşmek üzere. Sizi İstanbul'a götürecekler. Bunu hemen size haber vermek için emir aldım!” deyince, Sultan Abdülhamid Han büyük bir üzüntü ve öfke içinde ayağa kalkarak şöyle haykırdı:

“Râsim Bey, Râsim Bey! Selânik demek, İstanbul'un anahtarı demektir! Ordumuz nerede, askerimiz nerede? Nasıl bırakıp da gidilir?.. Bırakıp gidersek, târih ve ecdâd bizim yüzümüze tükürmez mi? Birâderim Hazretleri buranın tahliyesine râzı mı oldu? Hayır, ben râzı değilim!.. Yetmiş yaşında olduğuma bakmayınız; bana bir tüfek verin, asker evlâdlarımla berâber ben Selânik'i son nefesime kadar koruyacağım!”

Sultan Abdülhamid Han bu sözleri söyledikten sonra birdenbire yere düşmüş; Rasim Bey eski pâdişâhı ancak, yüzüne gül kokuları serperek kendine getirebilmişti. (“Sultan Abdülhamid'in Hâtırâ Deffteri”, s. 150-151.)

 

Beşinci Mehmed (Reşad) (1909-1918):

Son Osmanlı pâdişâhı Mehmed Vâhideddin'den önce tahta çıkan Sultan Mehmed Reşad Han, Birinci Dünya Savaşı öncesi küffarla çarpışmak üzere cepheye gitmek için yol açıkan asker evlâtlarına, “Cihâd-ı ekber” metninden sonra okunmak üzere şu mânidar fermânı yollamıştı:

“Kahraman askerlerim!..

Din-i mübîn'imize, vatan-ı azîz'imize kasteden düşmanlara açtığımız bu mübârek gazâ ve cihad yolunda bir an azîm ve sebâttan, fedakârlıktan ayrılmayınız! Düşmana arslanlar gibi savlet ediniz! Zira hem devletimizin, hem fetvâ-yı şerîfe ile cihad-ı ekbere dâvet ettiğim üçyüz milyon ehl-i İslâm'ın hayât-ı bekâsı sizlerin muzafferiyyetinize bağlıdır. Mescidlerde, Kâbetullâh'ta Huzûr-u Rabbü'l-âlemîn'e kemâl-i gayret ve huşû ile yönelmiş üçyüz milyon ma’sûm ve mazlûm mü'minin kalbinin duâ ve temennileri sizinle beraberdir.

Asker evlâdlarım!..

Bugün üzerinize yüklenen vazîfe şimdiye kadar dünyada hiçbir orduya nasîb olmamışdır. Bu vazifeyi ifâ ederken bir vakitler dünyayı titretmiş olan Osmanlı ordularının hayırlı halefleri olduğunuzu gösteriniz ki, din ve devlet düşmanları, bir daha mukaddes topraklarımıza ayak atmağa, Peygamber Aleyhisselâm’ın nûrlu kabir yerini ihtivâ eden mübârek Hicaz arâzîsinde istirâhatini ihlâle cür'et edemesin! Dinini, vatanını, asker nâmusunu silâhı ile müdâfaa etmeyi, Pâdişah'ı uğrunda ölümü göze almayı bilir bir Osmanlı ordu ve donanması mevcûd olduğunu düşmanlara te’sir edecek bir sûretde gösteriniz!..

Hakk ve adâlet bizde, zulüm ve kötülük düşmanlarımızda olduğundan, düşmanlarımızı kahretmek için Cenâb-ı Âdil-i Mutlak'ın Samedânî inâyeti ve Peygamber-i Zîşân'ımızın ma'nevî imdâdı bize yâr-u yâver olacağında şüphe yokdur. Bu cihaddan mâzîsinin zarârlarını telâfî eden şanlı ve kuvvetli bir devlet olarak çıkacağımıza emînim. Şehîdlerimiz şühedâ-yı sâlifeye (geçmişteki şehidlere) zafer müjdesi götürsün; sağ kalanlarımızın ise gazâsı mübârek, kılıcı keskin olsun!..”

İşte Osmanlı pâdişahlarının “İ'lâ-yı Kelimetullâh” uğrunda gösterdikleri azim ve gayret, küffâra karşı gösterdikleri sertlik ve nefret bu kadar çoktu. Aradan uzun asırların geçmiş olması onların küffâra duydukları nefretten hiçbir şey eksiltmiyordu. Zira onlar, aradan asırlar da geçse değişmesi mümkün olmayan ilâhî hükme göre hareket ediyordu.

 

Sultan Mehmed Reşad Hân'ın,
“Çanakkale Zaferi” Hakkında Yazdığı Şiir

Savlet etmişdi Çanakkale’ye bahr-ü berrden

Ehl-i İslâm’ın iki hasm-ı kâvîsi birden

 

Lâkin, imdâd-ı İlâhî yetişip ordumuza

Oldu her bir neferi kal’a-i pûlâd-beden

 

Asker evlâdlarımın pîşgeh-i azminde

Aczini eyledi idrâk nihayet düşmen

 

Kadr-ü haysiyyeti pâymâl olarak etdi firar

Kalb-i İslâm’a nüfûz eylemeğe gelmiş iken

 

Kapanıp secde-i şükrâna Reşâd eyle du'â,

Mülk-i İslâm’ı Hüdâ eyleye dâ'im me’men!

 

(“İki kuvvetli düşman, ehl-i İslâm'a karşı birleşip, Çanakkale’ye karadan ve denizden hücum etmişti.

Şükür ki Allah’ın yardımı ordumuza yetişip, her bir nefer çelik bedenli bir kale kesildi.

Asker evlâtlarımın azmi karşısında, düşman nihayet diz çöküp âciz kaldığını idrâk etti.

İslam’ın kalbine hançer saplamaya gelmişken, şeref ve haysiyetini pây-mâl ettirip gitti.

Ey Reşad! Şükür secdesine kapanıp du'â eyle, çünkü Hüdâ İslam mülküne dâimâ emniyet verdi!”). (Ahmed Refik, “Pâdişahlarımızda Din Gayreti, Vatan Muhabbeti”, s. 23-25. bas.: İstanbul, 1332.)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |