EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN
“HÂTEMܒL-EVLİY” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (68)

 

Mevlânâ Sâ’inüddîn Ali et-Türkî -kuddise sırruh- 2

 

HAYATI ve ESERLERİ

Hayatı hakkında fazla bir bilgi tespit edemediğimiz Mevlânâ Sâ’inüddîn Ali et-Türkî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin asıl ismi Sâ’inüddîn Ali bin Dâvud bin Süleyman olup, doğum tarihi ve yeri bilinmemektedir. Bazı kaynaklarda adının “Sâ’inüddîn el-Isfahânî” olarak zikredilmesinden, onun İran’ın Isfahan şehrinde yaşadığı ve muhtemelen bu şehirde doğmuş olduğu tahmin edilmektedir.

1432 (H. 825) yılında vefât etmiş olan Hazret, Şeyhü’l-ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin izinde, tasavvufun en mühim kollarından biri olan “Ekberiyye” meşrebi üzerinde yürüyen velîlerdendi. Nitekim onun “Fusûsu’l-Hikem”ine yazdığı “Matlâ’u’l-Fusûsu’l-Kelîm” adlı şerh, eriştiği manevî kemâlin ve bu sahadaki kudretinin açık bir örneğidir.

Hazret’in bu şerhinin Süleymâniye kütüphanesi, Hâlet Efendi kısmı; 2226 no.’da kayıtlı bulunan nüshasının dış yüzüne, müellifin eseri 814 hicrî (m. 1421) yılında tamamladığına dair kayıt düşülmüştür. Meselelerin ele alınışı ve açıklanışı bakımından çoğu birbirine benzeyen Fusûs şerhleri arasında onun şerhi, bilhassa “Vahdet-i vücûd” ve “Hatmü’l-velâye” ile ilgili meseleleri mânâlandırmadaki derinlik ve güzelliği ile diğerlerinden apayrı bir görünüm arzetmektedir.

İsmâil Hakkı Bursevî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin “Temâmu’l-Feyz fî Bâbu’r-Ricâl” isimli eserinde, hususiyetle Hâtemü’l-velâye’nin mânâ ve muhtevası ile ilgili meselelerde, yer yer Hazret’in “Fusûs şerhi”ndeki ifâdelerine rastlanmakta ve satır aralarında onun şerhinden iktibas edilmiş cümleler göze çarpmaktadır. Bu ise onun bu mevzû hakkındaki kemâlinin bir göstergesi ve diğer velîler üzerinde uyandırdığı derin etki ve tesirin apaçık bir ifadesidir.

Tasavvuf’la ilgili muhtelif meseleleri içeren “Temhîdü’l-Kavâ’id”, “Risâle fî Beyânu’l-Merâtibü’s-Sâlise”, “Zevi’l-Leme’ât fî Şerhü’l-Leme’ât” ve “Risâle fî Sülûki’t-Turûk” gibi kitap ve risâleleri, Hazret’in tespit edebildiğimiz diğer önemli eserleridir.

“HÂTEMܒL-VELÂYE” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI

Mevlânâ Sâ’inüddîn Ali et-Türkî -kuddise sırruh- Hazretleri Şeyhü’l-ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin “Fusûsu’l-Hikem” kitabındaki gizli mânâları açığa çıkarmak için yazdığı “Matlâ’u’l-Fusûsu’l-Kelîm” isimli şerhinde, Hâtemü’r-rüsul ve Hâtemü’l-evliyâ’nın hakîkatinin ve aslî sûretinin yaratılışı üzerinde ciddiyetle durmuş; nübüvvet ve velâyet nurlarının bu kaynaktan dağılışını tasvîr eden son derece mühim ifşaatlarda bulunmuştur.

 

Hâtemü’r-Rüsûl ve Hâtemü’l-Evliyâ’nın,
Nebî ve Velîlere Kaynak Olan Hakîkati:

Sâ’inüddîn Ali et-Türkî -kuddise sırruh- Hazretleri “Matlâ’u’l-Fusûsu’l-Kelîm” adlı eserinde, tasavvuf dilinde “Hakîkat-ı Muhammediyye” ve “Ta’ayyün-i evvel” gibi isimlerle adlandırılan Hâtemü’r-rüsul ve Hâtemü’l-evliyâ’nın aslının, Allah-u Teâlâ tarafından ilk açığa çıkarılan şey olduğunu ortaya koymuş; peygamberlere ve velîlere akseden nûr şûlelerinin bu asıldan nüksettiğini beyan buyurmuştur:

“Bu ilim ancak Hâtemü’r-rüsul ve Hâtemü’l-evliyâ’ya verilmiştir. Çünkü diğer (ilimler) O’nu bilmenin ‘ayn’ı hakkında cehâlete düşürmesi ve ‘İdrakten âciz olmanın da yine bir idrak olduğu’nu bildirmesi yönünden, O’na dâir gizliliklerin muktezâsını bilmenin ve bundan başkasını izhâr etmekten câhil düşmenin âsârını bildirdiği gibi; onların da her ikisi cüz’iyyâtı ve külliyâtıyla, kemâlinin, sûretinin ve ta’ayyünlerinin buluşmasına eriştiren hakîkatler ve ma’rifetler husûsunda birbirine kavuşturucu, kuşatıcılıkların iliştiği ve zıtlıkların birleştiği tek bir hazîredir. Bu hazîre ıstılâh dilinde ‘Mutlak kımıldanış’ vey⠓Ta’ayyün-i evvel’; yâni ‘İlk açığa çıkan şey’ diye isimlendirilir. Bu îtibarla ona, Hakk’tan ona verilen bu ma’rifetin isnâd edildiği tek bir kemâlin hakîkati olan ‘Hakîkat-ı Muhammediyye’ de denilir.

Bunun içindir ki nebî ve resullerden herhangi birinin onu Hâtemü’r-resul mişkâtından gördüğü, velîlerden herhangi birinin de onu ancak Hâtemü’l-velî mişkatından gördüğü söylenir. Bu ilim, zamânî devirlerin değişmesiyle hükümleri değişmeyen, velâyet kuşatıcılıklarına ve nûrların şûlelerine dâir tahsis edilenlerin meydana getirdiği türlerin bitmesiyle de kesilip bitmeyen mânevî kemâllerden ve küllî hakîkatlerden meydana geldiği vakit, her şûle ondan zuhûr etmiş; onun Hâtem’inin mişkâtından iktibâs edilen bu velâyet’in ‘ayn’ından meydana gelmiştir.” (“Matlâ’u’l-Fusûsu’l-Kelîm”; Hâlet Efendi, nr.: 265, 39b-40a vr.)

 

Kemâlâtına Erişilemeyen Velî:

Mevlânâ Sâ’inüddîn et-Türkî -kuddise sırruh- Hazretleri “Matlâ’u’l-Fusûsu’l-Kelîm” isimli eserinin başka bir noktasında, Hâtemü’l-evliyâ’nın kemâlât husûsunda diğer sınıflardan hangi sebeple öne geçtiğini beyan ederek şöyle buyurmuştur:

“Kitap ile gönderilen peygamberler de velîlerden olduklarından, bahsettiğimiz şeyi ancak Hâtemü’l-evliy⒠mişkâtından görebilirler. Şu hâlde onlardan başka velîlerin onun dışında görmeleri nasıl mümkün olabilir? Hâtemü’l-evliyâ işte hem bu türden kemâlle ilgili olarak, hem de ondan başka, kendisine katılan ve tâbî olan diğer kimselerin saflarında öne geçmiştir.” (“Matlâ’u’l-Fusûsu’l-Kelîm”; Hâlet Efendi, nr.: 265, 40a vr.)

 

Hâtemü’l-Evliyâ’nın
Zâhirî ve Bâtınî Ciheti:

Sâ’inüddîn et-Türkî -kuddise sırruh- Hazretleri “Matlâ’u’l-Fusûsu’l-Kelîm”in bir başka yerinde; zâhirde Hâtemü’r-rüsul’un şerîatına tâbî olan Hâtemü’l-evliyâ’nın, bâtında da tâbî olduğu bu şerîatın sırr sûretine tâbî olduğunu haber vermektedir:

“Hâtemü’l-evliy⒠(ilmini) sırr’da Allah’tan aldığı gibi; zâhir sûretinde de ona (Hâtemü’r-rüsul’e) tâbîdir. Çünkü o, tam keşfin kemâli ile, ilâhî emri olduğu hâl üzere görür. Dolayısıyla onun da, mertebelerin hepsinde vâkî olan ilimlerin sûret duvarını bildiği vakit aynı şeyi görmesi uzak değildir.

Şu hâlde Hâtemü’l-evliyâ’nın, kendisine keşfettirilen şeyle o (ilim) hakkındaki gâyenin nihâyeti olunca, tâbî olduğu şeyin sırr (bâtın) sûreti olması da uzak olmaz.” (“Matlâ’u’l-Fusûsu’l-Kelîm”; Hâlet Efendi, nr.: 265, 41a-41b vr.)

 

“Hâtemü’l-Velâye”nin Mâhiyeti:

Şeyh Sâ’inüddîn Ali et-Türkî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin “Matlâ’u’l-Fusûsu’l-Kelîm” adlı eserinde işaret ettiği en önemli noktalardan birisi de; “Hâtemü’l-velâye”nin velâyetin tamamen bitmesi anlamına değil, bütününe ve kemâline ermesi mânâsına geldiğini ortaya koyan beyanlarıdır.

Hazret, dikkatleri oldukça mühim olan bu nokta üzerinde toplayarak şöyle buyurmuşlardır:

“Hâtemü’l-enbiyâ’nın yerleştiği sûreti aynı şekilde meydana getiren ve kararlaştırılması ve yazılması murâd edileni tamâmıyla keşfeden Hâtemü’l-evliyâ da, bu hareketin bâtın yönüyle ilgili gâyesi olduğu için; Âdem henüz su ile toprak arasında iken bu nedenle velî idi. Diğer velîler ise ilâhî ahlâk cümlesinden olan velîlik şartlarını kazandıktan ve onunla vasıflanmada Allah’ın ‘Velî’ ve ‘Hamîd’ isimlerinin feyzine mazhar olduktan sonra velî oldular. Bu ahlâkın beyânı; ebedî ilâhî vasıflardan olan ‘Velâyet’i tesbît eder. O’nun Hâtem’i ise kesilme mânâsında değil, bilâkis tamâmına ve kemâline erme mânâsındadır. Onun parçaları bütünleştirip kemâle erdirerek hatme erdirmesi de, ancak mutlak kemâlin ismiyle gerçekleşir.” (“Matlâ’u’l-Fusûsu’l-Kelîm”; Hâlet Efendi, nr.: 265, 42a vr.)

 

Âhiret Hasenesi’nden Murad
“Hâtemü’l-Velâye”dir:

Mevlânâ Sâ’inüddîn Ali et-Türkî -kuddise sırruh- Hazretleri “Matlâ’u’l-Fusûsu’l-Kelîm” adlı eserinde, Hâtemü’l-evliyâ’nın manevî ve uhrevî cihetini ise şu sözleriyle ortaya koymuştur:

“Hâtemü’l-evliyâ, O’nun sırlarını asıldan alan, onun (Hâtemü’r-rüsul’ün) risâlet ve nübüvvet mertebesine bizâtihî vâris olup, kuşattığı mertebeleri müşâhade eden vâris velîdir. Nasıl ki Hâtemü’l-evliyâ’nın başka bir şeyle değil, gizli sırların ve mânevî hakikatlerin hepsine dâir husûsiyetlerle zuhûr edeceği biliniyorsa; bunların da her ikisi, rüyâdaki iki tuğlanın iki sûretiyle temsîl edilmekle adlandırılarak yalnız ikisine tahsîs edilmiştir. Bu ise, Hâtemü’r-rüsul’e konulan küllî sûretlerin ve kuşatıcılıklarla ilgili tahsîslerin içine yerleştirildiği, belki Hâtem sûretinin dahî kendisine ondan dolayı zarûrî kılındığı bir tahakkuktur; aynı zamanda ortaya konulan işâret ve delâletlerin de, bu işârete ulaştığına işâret eden şahsî sûretlerdendir.

O (Hâtemü’l-evliyâ) ise, Hâtemü’r-rüsul olan Muhammed -sallallahu aleyhi ve sellem-in güzelliklerinden bir güzelliktir.

‘Rabb’imiz! Bize dünyada da güzellik ver, ahirette de güzellik ver!’ (Bakara: 201)

Buyruğundaki geriye bırakılma buna hamledilir. Dünya güzelliği Hâtemü’n-nübüvve olduğu gibi, ahiret güzelliği ile murâd edilen de Hâtemü’l-velâye’dir.” (“Matlâ’u’l-Fusûsu’l-Kelîm”; Hâlet Efendi, nr.: 265, 42a-42b vr.)


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |