Osmanlı, Küffârın Kilise Açmasına
Aslâ Müsaade Etmiyordu!..

 

Kâfirlerin İslâm vatanının her yanını kiliselerle doldurup, küfürlerini serbestçe yaymalarına çanak tutan ve zemin hazırlayan bazı yüzsüzler, bir taraftan kiliselerin açılmasına destek vererek Osmanlı’nın kemiklerini sızlatıyor; diğer taraftan da dîni ve devleti yıkıma salan bu tâvizkâr tutumlarını utanmadan Osmanlı’ya atfetmeye kalkışıyorlar!..

Şimdi size, İslâm yurdunu kilise tarlasına çevirmek isteyen sinsi ve maksatlı kâfirlere karşı, Osmanlı pâdişah ve devlet adamlarının nasıl bir tavır sergilediğine, bu âbide şahsiyetlerin bu hususta yalnız kuruluş ve yükselme devirlerinde değil, yıkılış devrinde bile zerre kadar tâviz göstermediklerine dâir; "kuru lâf"a değil, Osmanlı târihi’nin ana kaynaklarına dayanan kesin deliller nakledeceğiz.

 

Türkler Küfrü Kabullenmemiş,
Kâfirleri Müslüman Etmişlerdi:

Osmanlı Devleti’nin kuruluş yıllarında, İslâm’ın "Rûm-ili"ndeki ilerleyişini durdurmak ve kaybettikleri topraklarda hıristiyanlığı yeniden yaymak için Kosova’da birleşen hıristiyan çapulcu sürüsü, savaştan önce "her biri bir-kâç kadeh çeküb, nîm-mest" olduklarından, ellerine ve bellerine doladıkları zincir ve urganlarla Türkler’e karşı yiğitlik taslayarak, kimisi: "Hemân cehd idün ki, Türk’i dirice dutub bir bir urgana düzelüm!" diyor, kimisi de: "Benüm zencîrüm var, Türk’i ben zencîre düzerüm!" deyip, "ser-i hôşla ne herze söyledüklerin bilmiyor"lardı.(1)

Şu kadar var ki, "bunlarun aralarunda" İslâm’ın bayraktarlığını yapan ve o güne kadar pek çok hıristiyanı müslümanlaştıran "Türkler"i çok iyi tanıyan "bir mashara kâfir varidi." Bu kâfir bu soytarıların "urganlarun ve zencîrlerün görüb güldi." Ortaya attıkları iddiâları resmen alaya alan, saçmaladıklarını ve zırvaladıklarını yüzlerine vuran bu "mashara kâfir"in bu pişkin tavrı karşısında, bu kâfirler "gayrete gelüb"; "Bre hey mashara küfte-hôr, ne gülersün?" dediler. O da, aslında kendilerinin de çok iyi bildiği asıl gerçeği onlara hatırlatıp; "Size gülerem! Zîrâ hiç ömren görmedüm ki, Türk’ü kâfir zencîre veyâ ipe düze. Ammâ hemîşe Türk gelür, kâfirlerü ipe ve zencîre dizüb alub gider. Ve ândan ki, sonra Türk hergiz kâfir olmaz, ammâ dâim kâfirlerü gelür alur gider, müslimân ider. Korkarum ki yine ol Türkler sizi kendü zencîrlerinüze ve iplerinüze düzüb, alub gide!.." dedi.(2)

Sarsılmaz îmânları sâyesinde kâfirlerin yurtlarını istilâ eden, gittikleri her yerde hıristiyanları İslâm’a çeviren bu kudretli millete, bu konuda misilleme yapmalarının çok zor olduğunu hatırlatan bu "mashara kâfir", onlara bu gülünç hâlleriyle cümle âleme "mashara" olmaktan başka bir şey yapmadıklarını haber vermekteydi.

 

Asırlardır Süregelen "Türkleri Kâfir,
Mescidleri Kilise Yapma" Sevdâsı:

Sultan İkinci Murâd Hân 1444 yılında tahtı oğlu Şehzâde Mehmed’e bıraktığı zaman, hıristiyanların kaybettikleri toprakları geri alma ve Anadolu’yu yeniden hıristiyanlaştırma yönündeki iştahları iyice kabarmıştı. İslâm’ı "Rum-ili"ne doğru hızla yayan Osmanlı’nın hıristiyanlığı kökünden kazımasından korkan "İstanbûl tekvûrı didikleri mel’ûn," fırsat bu fırsattır diyerek, bütün hıristiyan devletleri Müslüman Türkler’le savaşmaya çağırdı.(3) Bu "mel’ûn" arzusunu gerçekleştirebilmek için, derhâl "Üngürüs ile ve Leh ve Çeh"le bir olup, İslâm’a karşı zamânın "Avrupa Birliği"ni oluşturarak, ülkesindeki "cümle papâzların ve bânların ve midrepôlîd-hâss’ların" yanına toplayıp, "Rîm-papa canîbine azîmet edüb getdiler." Durumu papaya anlattıktan sonra, "Rîm-papa her ne herze yer ise, bunlar dahî eyle" edeceklerdi.(4)

İslâm’ın "Rum-ili"nde ilerleyişini durdurmak ve hıristiyanlığı yıkımdan kurtarmak için âdetâ kendini yırtan Bizans "tekvûr"u, "Rîm-papa’nın hınzîrhânesine varub, yüz yere koduktan sonra başından şabkasın çıkarub ve Rîm-papa’nın dest-i murdârın bûs idüb (iğrenç elini öpüp) karşusında karâr eyledikde", hıristiyan hükümdarların "hedâyâ" verince her istediklerini yaptırdıkları "Rîm-papa dedükleri hınzîr, başın kaldırub" Tekfur’a hitâben; "‘Oğul, tekvûrım, murâdun nedür? Eyitgil, işidelüm!’ dedikde," Tekfur ağzındaki baklayı çıkararak; "Ey bizim dînimüz ulusu! Osman-oğlı Ana-tolı’sında ve Burusa’sında sığışmayub, Rum-ili’ne dahî kadem basub, Sôfiyâ’yı ve Felibe’yi ve Edrene’yi ve dahî nice nice il ve memleketleri feth idüb ve kiliselerimizü harâb ve yübâb ve ba’zı kiliselerimizün çânlarını ve putlarını kaldırub çân yerlerine minâreler düzüb, kimini mescîd ve kimini medreseler idüb ve bu Kırisgân tâyifesinin kızlarını ve oğlanlarını ve ‘avretlerinü alub, kendü dînlerine dönderüb ve erlerinin kabâhatler eyledüği cânımıza hôş gelmeyüb, senden recâ ederüm ki; cümle kırâllara ve Kırisgân tâyifesine pend-ü nasîhatler idesün, ola kim bu Osman-oğlanları’nun hakkından gelüb, ilimüzden çıkaralum ve mescîd ve medreselerini puthâne ve nicesini meyhâne idüb ve düzdükleri minâreleri bozub çânlar asalum!.." dedi.(5) Tekfur bu sözleriyle bir bakıma onları, o zaman henüz adı konmamış olan "Misyoner"liğin ana hedefini icrâ etmeye çağırıyordu.

Tekfur’un bu sözleriyle fenâ hâlde dolduruşa gelen Rum patriği, hemen diğer hıristiyan krallara "nâme"ler yazıp, onları bu işe karşı "depredüb", kendilerine Müslüman Türkler’in fethettiği beldeleri ve açtıkları mescîd ve medreseleri hedef göstererek; "Şöyle bilesiz ve ba‘dehû şöyle idesiz ki; Rum-ili’nden Osman-oğlı’nı çıkarub, ândan sonra leşkerinüz dinlendükde, yâb yâb Burusa’sını dahî alub Kudüs-i şerîf’e dek zabt-u rabt idesiz ve câmiilerinin minârelerini bozup, yerine büyük çânlar asub ve çevresine mûmlar yakub ve derûnunda günlükler yakub tütsüler idesiz!" deyip,(6) aynı zırva iddiâları bir kez daha tekrarladı.

Ancak savurulan bütün bu hezeyanlar, yalnızca boş ve kuru bir "iddiâ"dan ibâret kaldı. Çünkü Allah’ın yardım ve desteğine mazhar olan Sultan İkinci Murad’ın ordusu karşısında, hıristiyan çapulcu sürüsü hemen çil yavrusu gibi dağıldı!..

 

Yavuz Sultan Selîm Hân Bosna’daki
Kiliseleri Niçin Yıktırmıştı?

Osmanlı Devleti’ni bir cihân imparatorluğu hâline getiren Yavuz Sultan Selîm Hân, dedesi Fâtih Sultan Mehmed’in fethettiği Bosna topraklarında, bâzı sinsi papazların hıristiyanlığı yaymak ve kaybettikleri toprakları yeniden kazanmak için gizliden gizliye kiliseler açmaya kalkıştıklarını işitince, 1516 yılında gönderdiği "Bosna Livâsı Kânûnnâmesi"nde; "Ba’zı yerlerde kadîm (eski) kâfir zamânından berû kilise olmayan yerlerde kilise ihdâs olunmuş. Ânın gibi cedîd (yeni) ihdâs olunmuş kiliseler yıkdırılub ve içinde oturub, tecessüs-i ahvâl iden keferenin ve papâzların muhkem haklarından geline ve siyâsetler oluna!.." emrini vermişti.(7) Şimdi Türkiye’yi Avrupa ülkelerine şikâyet edip duran "kefere ve papâsların" ne haklarından gelen var, ne de "tecessüs-i ahvâl"lerine müdâhale eden var!..

Cihângîr pâdişah bu "Kânûnnâme"sinde bir taraftan; "Yollarda haçlar vâz’ olunmuş; hedmolunup (yıktırılıp) min ba’d (bundan sonra) etdirmeyeler ve ederlerse edenlere siyâset oluna!" diye emrederken, diğer taraftan da İslâm vatanını kilise tarlasına çeviren ahmak ve şuursuz ümerâ hakkında; "Ve kangı kâdînın kâdîlığında olub da men‘-ü def’ itmese azline sebeb ola!.."(8) hükmünü veriyordu.

 

"Bâtıl ve Câhil" İmzâsıyla
Yapılan Kilisenin Yıkılışı:

Sultan Üçüncü Mehmed döneminde Osmanlı topraklarında yaşayan "yehûd ve nasarâ tâ‘ifesinün iki kilîse-i atîkaları münhedim olub", bu iki eski kilisenin yeniden inşâ edilmesi için "ânlar dahî gelüb, hil‘âf-ı şer‘-i şerîf bedel yapdurulmak taleb eyleyüb" isteklerini kabul ettirmenin derdine düştüler.(9) Günümüzde "Avrupa Birliği" hayrânı ümerâ müsvettelerinin tâvizkâr ve yaltakçı tutumu yüzünden, dayatmalarla bu işi başaran bu iki kefere "tâ‘ifesi", o devirde buna teşebbüs etmeleri pek akıl kârı olmadığından, meseleyi "niçe eyyâm mülâzemetler idüb" de hâlletmeye çalışıyorlardı. O zamanlar tek tük araya karışmış olan, bugün resmen ortalıkta fink atan şuursuz ve işbirlikçi devlet adamlarına "pîşkeş-ü hedâyâlar" sunmakla da, istedikleri izni ve tâvizi hemen koparıyorlardı.(10)

İslâm topraklarında kiliselerin onarılması ve yeni kiliseler açılması "hil‘âf-ı şer‘-i şerîf" olmasına rağmen, tıpkı bugünkü gibi; kâfirlerden koparacakları birkaç kuruş için din, îmân, vatanperverlik gibi mânevî değerleri pervâsızca ayaklar altına alan bâzı aptal ve ahmak devlet adamları, kâfirlere; "‘İstedükleri üzere, bedelü bir vîrâne kilîselerü meremmet oluna!’ deyû hükm-i şerîf nişânlayub" verdiği gibi, işi resmiyete dökmek için "bâtıl ve câhil imzâsıyle bir hüccet dahî yazılub" iş kılıfına uyduruluyordu.(11)

Ne var ki, müslüman ocağında İslâm halkına küfredercesine, "-hâşâ- mu‘cebiyle nasarâ kilîsesine bedel, bir mahâllede müceddeden kilîse yapdırulub" her şey "yerlü yerine konduktan sonra," kâfirlere yaltaklık eden fetbazın verdiği "hüccet", Osmanlı’nın ciddî ve tedbirli idâresi sâyesinde çok geçmeden "İstanbûl kâdîsı, a‘lemü’l-ulem⒠Mevlânâ Es’ad Efendi Hazretleri"nin eline geçiyor,(12) yapılanlara şiddetle öfkelenen Kâdî efendi; "nâ-meşrû‘ olan umûrda sebât olmaz!" diyerek, önce kâfirlere yaltaklık eden "nâ’ib"i derhâl "azl" ediyor, sonra da "hil’âf-ı şer‘-i şerîf" inşâ edilen "kilîsâ""yere berâber yıkub", yakılan fitne ocağını söndürüyordu.(13)

 

Sultan Üçüncü Mustafa ve Birinci
Abdülhamid’in Aldığı Sıkı Tedbirler:

Sultan Üçüncü Mustafa Hân döneminde, hıristiyanlığı yayacak keşişler yetiştirmek hayâliyle, yavaş yavaş sokak aralarında ve binâ altlarında "kilise- ev"ler açmaya, İncil basabilmek için matbaalar kurmaya başlayan bâzı sinsi kâfirlerin; "Kumkapu dâhilinde vâkı’ Ermenî kilisesi etrâfında olan ba’zı kefere hânelerini" gizliden gizliye "keşîş odaları ve matbah ve bîmârhâne (hastâne) misillû nesneler ihdâs ve binâ etdüklerin" tesbit edilmişti.(14) Ancak, müslümanlar arasında büyük bir tiksinti ve rahatsızlık uyandıran bu çirkin durumu, "ol etrâf ahâlîsi arz-u hâl ile ifâde-vü ifhâm" edince; bir taraftan milletin mâneviyâtını, diğer taraftan devletin varlığını hedef alan bu çarpıcı durum derhâl "İslâmbôl kâdîsı-efendi’ye havâle olunmağla", müslüman mahallesinde salyangoz satarken fenâ hâlde enselenen bu kâfirlerin, kurdukları plânlar tamâmen suya düşüyordu.(15) Çevirilen dalavereyi kâdı efendinin "bizzât kendüsü" gidip yerinde tespit ederek, hem buna cür’et eden kâfirlerin defterini dürüyor, hem de açtıkları fitne yuvalarının "hedm-ü tahrîbini i’lâm etmesiyle", bu kâfir ocaklarının "cümlesi birden" yıkılıp yerle bir ediliyordu.(16)

Bu durum karşısında suratları çarşamba pazarına dönen bu şaşkoloz kâfirlerin "ava giderken avlanmaları" nedeniyle, pislik yuvası olan içleri "nâr-ı ıztırâb" ile "kebâb" ve kurdukları plânlar, yaptıkları "kâfirî" binâlar gibi "harâb-ü yübâb" olmuştu.(17)

Üçüncü Mustafa Hân’dan sonra tahta geçen Sultan Birinci Abdülhamîd Hân da, küffârın kilise açmaktaki asıl maksadını göremeyecek ve sezemeyecek kadar kör ve ahmak olmadığından, Ruslar’la imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması’ndan dört gün önce yapılan müzâkerede; Ruslar’ın Galata’da bir kilise inşâsı yönündeki sinsi tekliflerine karşı dikkatli olunmasını emrediyordu.(18)

 

İkiyüzlü Devlet "Amerika" ve
Çevirdiği Sinsi Entrika:

Hem siyâsî ve ticârî menfaatlerini sağlamak, hem de misyonerliği sinsice yaymak için Osmanlı’ya şirin gözükmeye çalışan "Amerikâ’lılar," aslında "dâimâ hıristiyânları iltizâm" etmelerine ve "cümlesi hükûmât-ı İslâmiyye’ye düşmân" olmalarına rağmen,(19) tıpkı bugünkü gibi sinsi ve iki yüzlü bir politika güderek, bir taraftan kendilerini Osmanlı "hükûmet-i sen‘iyye"si ile "her zemân hissiyât-ı dostâne ve nezâket-kârâneye müstenîd" bulunan "münâsebât" içindeymiş gibi göstermeye çalışıyor;(20) diğer taraftan da açtıkları misyoner amaçlı okullarla sinsice Osmanlı Devleti’nin kuyusunu kazarak, ikiyüzlülüklerini ortaya koyan bir "münâsebetsizlik" örneği sergiliyorlardı.

Osmanlı topraklarına yalnızca ticâret ve seyahat niyetiyle gelmiş gibi görünen "Amerikâ’lılar’la zuhûr eden müşkilâtın ekserîsi, tüccâr ve seyyâhînden ziyâde", Müslüman Türkler’i hıristiyanlaştırmayı ve bu taktikle ülkelerini kolaylıkla ellerinden almayı hedefleyen "misyoner ve muallimlere müteâllik"ti.(21) Osmanlı ile dost olduğunu söyleyen bu yüzsüz ve hîlekâr devlet, bu misyoner yuvalarının hangi gâyeye hizmet ettiği ortaya çıkıp da, kiliseler gibi tâmiri ve inşâsı yasaklanınca, yedikleri darbenin kuyruk acısıyla hemen; "Osmanlı Devleti’nde hıristiyanlara zulüm yapılıyor!" yaygarasını koparıp,(22) Osmanlı’ya cephe alan diğer Avrupa devletlerinin arasına karışıyordu.

Dîni ve vatanı yıkmak için sinsi plânlar peşinde koşan kâfirlere karşı, Osmanlı’nın sergilediği tutum ve tavır işte buydu!..

Sözün özü; dîni ve vatanı küfrün istilâsından korumak için gereken bütün tedbirleri alan ve kâfirlere sızacakları en küçük bir delik dahî bırakmayan Osmanlı pâdişahları; ne kuruluş ve yükselme devrinde, ne de duraklama ve yıkılış dönemlerinde, hıristiyanların ulu-orta dinlerini yaymalarına ve yeni kiliseler açmalarına aslâ fırsat vermemişler; bunun dîni ve devleti yok etmek anlamına geleceğini bilerek hareket etmişlerdir. "Bizans çocuğu" olmaktan rahatsızlık duymayan yüzsüzlerin bundan da rahatsızlık duymamaları, aslında hiç de şaşılacak bir şey değildir!..

 

(1-2) Mehmed Neşrî, "Kitâb-ı Cihânnümâ", c. 1, s.293-295. TTK yayınları. Ankara, 1949.

(3-6) Halil İnalcık - Mevlüd Oğuz, "Gazavât-ı Sultân Murâd bin Mehemmed Hân", s.2-3. TTK Yayınları. Ankara, 1978.

(7-8) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Tapu Tahrîr Def. nr: 56.

(9-13) Selânikî Mustafa Efendi, "Târîh-i Selânikî", c. 2, 850-851. bas.: İstanbul, 1989.

(14-17) Çeşmî-zâde Mustafa Reşîd, "Çeşmî-zâde Târihi"; s. 45, bas.: 1993, nşr.: Bekir Kütükoğlu.

(18) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, E., nr. 7928/2, 7029/15

(19) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, Y.A. HUS., nr. 348/82,

(20) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, a.g.e., nr. 287/106.

(21) Başbakanlık Osmanlı Arşivi, a.g.e., nr. 176/69.

(22) Nurdan Şafak, "Osmanlı-Amerikan İlişkileri", s. 21.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |