EVLİYÂ-İ KİRAM
-Kaddesallahu Esrârehüm- HAZERÂTI’NIN
“HÂTEMܒL-EVLİY” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI (66)

 

Dâvud bin Mahmûd el-Kayserî -kuddise sırruh- 1

 

HAYATI ve ESERLERİ

Dâvud bin Mahmûd el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri Osmanlı Devleti’nin kuruluş döneminde yaşamış olan âlim ve velîlerdendir. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemekle beraber, 1258-1261 yılları arasında dünyaya gelmiş olduğu tahmin edilmektedir.

Kayseri’de doğan Hazret, zâhirî ilimlerde bilgisini arttırmak için Mısır’a gitmiş; üstün bir seviyeye yükseldikten sonra İran’ın Sava şehrine giderek, Sadreddîn Konevî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin tâbîlerinden Abdürrezzak Kâşânî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin hizmetine girmiş ve bu zâtın taht-ı terbiyesinde yüksek derecelere ulaşmıştır.

Orhan Gâzi’nin Bursa’da açmış olduğu medresede, Osmanlı Devleti’nin ilk müderrisi olarak 15 yıl kadar vazîfe yapmış; burada yetiştirdiği talebeler Osmanlı’nın ilk ilmiyye heyetini teşkil etmiştir. Bir yandan talebe yetiştirirken, bir yandan da eserlerini kaleme almıştır. Sekiz kadar eseri olduğu bilinmektedir.

İlim ve fazîlette yüksek, güzel ahlâk sâhibi, ibâdete düşkün, dünyaya önem vermeyen ve aynı zamanda çok merhametli bir zât olan Dâvud el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri, 1350 yılında İznik’te vefât etmiştir.

Kabrinin İznik’te, Çandarlı Halil Paşa Camii’nin karşısında, bugün “Çınardibi” denilen yerde olduğu rivâyet edilmekte olup; bugün İznik’te o semtte “Dâvud el-Kayserî” adında bir sokak bulunmaktadır.

Başta tasavvuf olmak üzere pek çok sahada eserler vermiş olan Hazret, eserlerinde yeri geldikçe felsefeyi ve felsefecileri tenkit etmiştir.

Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’ nin “Fusûsu’l-Hikem”ine, “el-Matlâu Husûsu’l-Kelîm fî Meânî Fusûsu’l-Hikem” adıyla bir de şerh yazmıştır. İsmâil Hakkı Bursevî -kuddise sırruh-, Bâlî-i Sofyavî -kuddise sırruh-, Abdullah-ı Bosnavî -kuddise sırruh- ve Kutbüddîn İznikî -kuddise sırruh- gibi zevât-ı kirâm, onun bu şerhinden çok etkilenmişlerdir.

 

“HÂTEMܒL-VELÂYE” HAKKINDAKİ
BEYAN ve İFŞAATLARI

Dâvud el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri, Şeyhü’l-ekber Muhyiddîn İbnü’l-Arâbî -kuddise sırruh- Hazretleri’nin “Fusûsu’l-Hikem” kitabı’ndaki mânâları şerhetmek maksadıyla yadığı “el-Matlâu Husûsu’l-Kelîm fî Meânî Fusûsu’l-Hikem” adlı eserinde; Hâtemü’l-evliyâ olan zâta ve elinde bulundurduğu has makama işaret eden bazı açıklamalarda bulunmuştur.

Diğer eserlerinde de bu hususla ilgili son derece mühim sırlara değinmiş olup; bunlardan “Risâle fi’t-Tasavvuf” isimli kitabında yeralan bir ifşaatı, daha önce muhtelif eserlerimizde ve dergimizin daha önceki sayılarında arzedilmiştir.

 

Resul, Nebî ve Velîlerin Müşâhade Kaynağı:

Şeyh Dâvud el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri “Fusûsu’l-Hikem” kitabı üzerine yazdığı “el-Matlâu Husûsu’l-Kelîm fî Meânî Fusûsu’l-Hikem” adlı eserinde, bütün ilâhî mertebelerin İsm-i âzam’ın tecellîsine mazhar olan Hâtemü’r-rüsul ve Hâtemü’l-evliyâ’ya verildiğini beyan ederek; resul, nebî ve velîlerin Hakk’ı ancak, bu iki Hâtem’in kandilden görebileceklerini haber vermiştir:

“Küllî ve cüz’î, büyük ve küçük olan ve ikisinin arasında bulunan tüm mertebelerin ele geçmesi; yalnız, İsm-i âzam’ın zâhiren ve bâtınen kendisine verildiği kimseler için mümkün olabilir. Onlar da ancak Hâtemü’r-rüsul ve Hâtemü’l-evliyâ’dır.

Hâtemü’r-rüsul diğer peygamberlerden farklı olduğu için; onlar Hakk’ı da, kendi mertebelerini de ancak, onun bâtın yönünden kendilerine istimdâd eden mişkâtından görebilirler. Hâtemü’l-evliyâ’ya gelince; o da diğer velîlerden farklı olduğu için, onlar da kendilerine verilen herhangi bir şeyi ancak ondan elde edebilirler. Hattâ aynı şekilde; resuller bile Hakk’ı ancak onun mişkât ve makâmından görebilirler.” (“el-Matlâu Husûsu’l-Kelîm fî Meânî Fusûsu’l-Hikem”, Şehid Ali Paşa, nr.: 1242; 28a yaprağı)

 

Hâtemü’l-Enbiyâ’nın Hazînesine Tâyin Edilen Hazîneci:

Dâvud el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri “el-Matlâu Husûsu’l-Kelîm fî Meânî Fusûsu’l-Hikem” adlı eserinin bir başka noktasında, tıpkı hazînenin başına tâyin edilen bir hazîneci gibi, Hâtemü’l-evliyâ’nın da Hâtemü’l-enbiyâ Aleyhisselâm’ın ilim ve velâyet hazînesinin başına tâyin edildiğini beyan buyurmuştur:

“Bil ki peygamberler, Hakk’ın birtakım isimlerinin mâhiyetlerine mazhardırlar. Bunlar, toplayıp birleştirici olan ve hakîkat-ı Muhammediyye’nin mazharı bulunan ‘İsm-i âzam’ın içine dâhildirler. Zâten onun ümmeti de, bunun için ümmetlerin en hayırlısı ve kıyâmet gününde onların üzerine şâhidler olmuşlardır. Zîrâ Resu-lullah Aleyhisselâm, onları onların mertebelerine göre tezkiye etmiştir.

Peygamber Aleyhisselâm şöyle buyurmuştur:

‘Ümmetimin âlimleri benî İsrâil’in peygamberleri gibidir.’ (Keşfü’l-Hafâ)

Nübüvvet ve risâletin, onun -sallallahu aleyhi ve sellem- makâmından alınma durumu ortaya konulunca; onun risâlet ve nübüvvet mertebesi, bâtını olan velâyet mertebesine bırakılır ve böylelikle o, her iki mertebeyi de hatmetmiş olur. Çünkü onun (velâyetin) sona ermesi mümkün değildir. Bu mertebe, kendileri için herhangi bir şeyin meydana gelmesini sağlayan istidatları nisbetinde, velîlerin içinde zuhûr eder. Tâ ki bu şey, tam şekliyle zuhûruna erişinceye kadar... O da, ona istidâdı olan ve ‘Hâtemü’l-evliy⒠diye murâd edilen kimsedir.

Bu mertebenin sâhibi, toplayıp birleştirici olan ismin mazharı olduğu için, bâtın yönüyle Hâtemü’r-rüsul’dür. Allah’ın, halka bir mertebe altında, birtakım isimler hicâbının gerisinden tecellî etmesi nasılsa; bu Hatm’e gayb âleminden, halk için ‘Hâtemü’l-evliy⒠sûretinde tecellî etmesi de öyledir. Peygamberlerin ve velîlerin hepsi velâyet sâhibi olduğu, o ise onun bütününe mazhar olduğu için; tam velâyetin mazharı işte bu Hâtem olur ve her tahsis onun toplayıcı makâmından meydana gelir.

Hâtemü’r-rüsul Hakk’ı başka bir mertebeden değil, ancak kendi velâyet mertebesinden görür ve (bundan dolayı) kendisi için herhangi bir noksanlık meydana gelmez. Onun misâli tıpkı hazînecininki gibidir. Hazîneye bağlı olanlara Sultan’ın emriyle herhangi bir şey verince, (bu) sultan için de böyle olur; sultan da diğer bağlıları gibi (hazînesini) ondan alır ve herhangi bir noksanlığa uğramaz.” (“el-Matlâu Husûsu’l-Kelîm fî Meânî Fusûsu’l-Hikem”, Şehid Ali Paşa, nr.: 1242; 28a-28b yaprağı)

 

Kutuplarla Devam Eden İlâhî Hilâfet, “Hâtemü’l-Velâye” İle Son Bulacaktır

Dâvud el-Kayserî -kuddise sırruh- Hazretleri kutuplar vasıtasıyla devam eden hilâfetin, dünyanın sonu gelince Hâtem’ül-Velâye ile son bulacağını ifade ederek şöyle buyurmuştur:

“Bil ki, ilâhî hilâfet dünyada onu yerine getirecek olan kimseden uzak olmaz. Çünkü dünyanın bir sonu vardır, onun içindeki her şeyin de bir sonu vardır. Onun sonunda, artık ilâhî hilâfetin bir kimsede toplanması lâzım gelecektir.

Nübüvvet’in has bir şekilde sona ermesinden sonra -ki bu şeriattır-; velilerden olan kâmiller ve kutuplarla bir hilâfet oluşur ve o da ‘Hâtemü’l-velâye’de son bulur.

Velâyet mutlak ve kayıtlı olmak üzere iki kısımdır. Mutlak velâyetin mânâsı; kayıtlı olan bütün velâyet cüzlerinin ‘Ferd’leştiği; yani tekleştiği küllî velâyettir. Her ikisinin de, yani küllîsinin de cüz’îsinin de zuhurunu talep ettikleri ve Enbiyâ Aleyhimüsselâm’ın dahi ‘Zâhir’ ismi sayesinde kendilerine verilen şeyle; velâyetle, belki nübüvvetle dahî mazhar olamadıkları bu ‘Ferd’ oluştur. Bütün velâyetler, onlara vâris olmaları yolu ile bu Ümmet-i Muhammed’de zuhur etmiştir.

Nitekim kâmiller: ‘Falan Musa’nın kalbi üzerindedir, filân İsa’nın kalbi üzerindedir.’ diye ona işaret eder. Yani o, miras yoluyla velâyeti hususunda onun mazharıdır.

Peygamber’imiz -sallallahu aleyhi ve sellem- küllî nübüvvet dairesinin sahibi olması nedeniyle, aynı zamanda küllî velâyetin de sahibidir. Çünkü bu nübüvvetin bâtını mutlak velâyettir. Dolayısıyla o, onun da sahibidir.

Bu ümmetin içinde Enbiyâ Aleyhimüsselâm’ın hepsinin velâyetini ikâme edecek bir mazhar bulunur. Dolayısıyla O’nun (Muhammed Aleyhisselâm’ın) velâyeti için de böyle bir mazhar bulunması uzak değildir.” (“Risâle fi’t-Tasavvuf”; Ayasofya, nr.: 1898, 110b-111a yaprağı.)

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |