KUR’AN-I KERİM
VE
MİSALLER

İnsanların düşünüp Hakk’ı kabul edebilmeleri için Allah-u Teâlâ Kur’an-ı kerim’inde her hususu en güzel bir şekilde açıklamış, bu açıklamalarla kesin delilleri apaçık ortaya koymuş, ruhlar üzerinde derin izler bırakabilecek bir usül ve üslup ile tebliğde bulunmuştur.

Âyet-i kerime’sinde bu hususta şöyle buyurmaktadır:

“Andolsun ki biz Kur’an’da insanlara her türlü misali çeşitli şekillerde açıklamışızdır.” (İsrâ: 89)

Aynı konu bir şekilde, sonra bir başka şekilde, daha sonra da daha başka bir şekilde tekrarlanmış, her defasında ayrı ayrı deliller ortaya koymuştur.

Kur’an-ı kerim edebi ve ebedi bir mucizedir. Bütün beşeriyete dünyada ve ahirette mesut bir hayat yaşayabilmeleri için en lüzumlu ve en faydalı hükümleri ve vazifeleri tebliğ ve teklif buyurmaktadır.

Bununla birlikte Hakk ve hakikate teslim olunacak yerde, getirilen açık delillere rağmen insanların çoğu inkârla karşılık verdiler.

“Yine de insanların çoğu inkârda direndiler.” (İsrâ: 89)

Karşılarında apaçık tecelli eden o hakikat nurundan istifade edemeyip zulmetler içinde kaldılar.

 

İBRETLİ MİSALLER

Her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah-u Teâlâ hakikati duyurmak ve gözler önüne sermek için sivrisinek veya örümcek gibi ehemmiyetsiz gibi görünen hayvancıkları misal olarak vermekten kaçınmayacağını haber vermektedir:

Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Şüphesiz ki Allah sivrisinek veya ondan daha küçüğüyle misal getirmekten çekinmez.” (Bakara: 26)

Misal; bir şeyin benzeri demektir. Delil ve numune olarak söylenen söz manasında kullanılmaktadır. Böyle bir şeyi hikâye etmeye de “Darb-ı mesel” denir. Bunun faydası ise anlatılmak istenilen şeyin güzelliğini veya çirkinliğini, zihinlerde kalacak şekilde göstermekten ibarettir. Bazı hakikatlerin misal ile anlatımında büyük hikmetler saklıdır.

Bir misal ister sivrisinekle isterse küçüklükte ondan daha aşağı derecede olan başka bir şeyle getirilsin hiç farketmez. Allah-u Teâlâ sivrisineği yaratmaktan çekinmediği gibi, onunla misal getirmekten de çekinmez. Büyüğü de küçüğü de yaratan O’dur. Büyükteki ilâhi kudret ne ise küçükteki de odur.

Allah-u Teâlâ Kur’an-ı kerim’inde misaller vermek suretiyle insanları imtihan etmektedir:

“İman edenler böyle misallerin Rabb’lerinden gelen bir hak olduğunu bilirler.” (Bakara: 26)

Hak; aklın inkâr edemeyeceği derecede sabitliği kesin olan gerçek demektir.

İster büyük olsun ister küçük olsun, müminler imanları sayesinde Allah-u Teâlâ tarafından kendilerine gelen her beyandaki ilahi hikmetlere bağlanırlar ve bunun Rabb’leri katından gelme bir hak olduğunu bilirler, asla itiraz etmezler. Bu sebeple de hidayete ermiş, ilâhî nimetlere kavuşmuş olurlar.

“Kâfirler ise ‘Allah bu misalle ne demek istedi?’ derler.” (Bakara: 26)

Ne söylediklerinin farkında olmayan şaşkınlar, böyle bir şeyi hafife almak, küçümsemek ve zihinleri bulandırmak isterler.

Allah-u Teâlâ bu gibi kimselere tehdit yoluyla şu şekilde cevap vermektedir:

“Allah bu misalle bir çoğunu saptırır, bir çoğunu da hidayete erdirir.” (Bakara: 26)

Böylece kâfirlerin dalâleti, müminlerin de hidayeti artar.

Karşılaştığı herhangi bir ibtila ve imtihan, müminin Allah-u Teâlâ’ya yönelişini ve teslimiyetini artırır. Aynı ibtila kâfir veya münâfığın başına gelmiş olsa, onun da sarsılmasına, Hakk’tan uzaklaşmasına sebep olur.

“Verdiği misallerle Allah ancak fâsıkları saptırır.” (Bakara: 26)

Onlar cehaletlerini anlamayarak Kelâmullah’a itirazda bulunurlar, bu sebeple de sapıtarak Hakk yoldan çıkarlar.

Allah-u Teâlâ fasıklıkları sebebiyle saptırılmayı hak etmiş kimselerin vasıflarını beyan etmek üzere Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:

“Onlar ki, kesin söz verip bağlandıktan sonra Allah’a verdikleri sözü bozarlar.

Allah’ın birleştirilmesini emrettiği şeyi keserler.

Yeryüzünde fesat çıkarırlar.

İşte onlar gerçekten zarara düşmüş olanlardır.” (Bakara: 27)

Bunların Allah-u Teâlâ ile aralarındaki her türlü söz ve ahid bozulmuştur.

Zât-ı ilâhi ile bunlar arasındaki her türlü alâkalar kesilmiştir. Güzel amel yapmazlar, müminlerle dostluğu terkederler.

Yeryüzündeki her türlü fesadı bunlar çıkarırlar.

Bunun içindir ki müminlerin hidayete ermelerine, Hakk yolunu bulup istikamet üzere bulunmalarına sebep olan misaller; onların sapıklığa düşmelerine sebep olmuştur. Müminlerin hidayete ermeleri ise azgınlıklarını kat kat artırmıştır.

•

Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’sinde müşriklerin Hâlik-ı azimüşan’ı bırakıp da taptıkları şeylerin bir sinek bile yaratmaktan aciz olduklarına dair misal vermektedir:

“Ey insanlar! Size bir misal verilmektedir, şimdi onu dinleyin!” (Hacc: 73)

Bu misalde bir gerçek anlatılmaktadır, bu misale kulak verin, onu anlamaya çalışın.

“Şüphesiz ki sizin Allah’ı bırakıp da taptıklarınız bu iş için bir araya gelseler dahi bir sinek bile yaratamazlar.” (Hacc: 73)

Sinek yaratmak için toplanacak olsalar, küçüklüğüne rağmen bunu dahi başaramazlar. Bu onların sineği yaratmalarının imkansız olduğunun açık bir delilidir. Bir sineği yaratmak, bir fili yaratmak kadar imkansız bir şeydir. Hususiyetle sinekten söz edilmesi, onun güçsüz görülmesidir. Bunca küçüklüğüne rağmen sineği yaratmaktan aciz olanların daha büyük şeyleri yaratmaktan aciz olacakları açık bir gerçektir.

“Eğer sinek onlardan bir şey kapsa, onu da geri alamazlar.” (Hacc: 73)

Zira sinek canlı olduğu için bu hususta onlardan daha güçlüdür. Uçma kaçma gibi kabiliyetleri vardır.

“İsteyen de aciz istenen de.” (Hacc: 73)

Tapan da tapılan da aciz. Putlar kendilerinden alınanı istemekten aciz oldukları gibi, alıp götürdükleriyle sinek de acizdir.

“Onlar Allah’ı lâyıkıyla takdir edip bilemediler.” (Hacc: 74)

Bundan dolayı da Hakk’ı bırakıp bâtıla sarıldılar.

“Şüphesiz ki Allah Kavî’dir, Âziz’dir.” (Hacc: 74)

Güçlüdür, hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz. Üstündür, hiçbir şey O’ndan üstün olamaz.

Kudret ve kuvvetiyle her şeyi yaratan Kavî, kahrı ve galebesi ile her şeyi mağlup eder Azîz’dir.

Kimse O’nun isteğine mani olamaz, azamet ve hükümranlığı karşısında hiç kimse O’na üstünlük sağlayamaz.

•

Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’sinde bâtılın peşine takılıp Hakk’ı ve hakikati inkâr edenlerin, Zât-ı akdesinden başka ilâhlar edinip onlardan meded umanların durumlarını bir misal ile beyan buyurmaktadır:

“Allah’tan başka dostlar edinenlerin durumu, kendisine yuva yapan örümceğin misali gibidir.” (Ankebût: 41)

Böyle bir yuva; zayıf, güçsüz, gevşek bir haşere olan örümceği ne soğuğa ne de sıcağa karşı koruyabilir. Batılın tutunduğu ip de örümcek ağı gibi çok çürük ve zayıftır.

“Halbuki eğer bilseler evlerin en çürüğü en dayanıksızı örümcek yuvasıdır.” (Ankebût: 41)

Ondan daha çürük ev olamaz. Örümcek, içinde barınmak için emek çeker ev yapar, fakat ufak bir rüzgârla yıkılır gider, evden eser kalmaz.

İşte o örümcek kafalı müşriklerin dayanakları da böyle çürüktür.

Bu durumu bilmiş olsalardı, elbette Allah’tan başka dostlar edinmezlerdi.

“Allah, onların kendisinden başka ne gibi şeylere tapındıklarını şüphesiz ki bilir.

O Azîz’dir, Hakîm’dir.” (Ankebût: 42)

Nihayetsiz bir güç ve yegane kudret sahibi O’dur. Her işi hikmet olan, mülkünü kendi hüküm ve hikmetine göre idare eden mutlak hakim O’dur.

“İşte misaller... Biz onları insanlar için irad ediyoruz. Âlim olanlardan başkası onları anlamaz.” (Ankebût: 43)

Bu misallerin faydalarını, doğruluğunu, güzelliğini ancak ilimde derinleşmiş hakiki âlimler anlarlar. Çünkü misaller, üstü kapalı mânâların anlaşılmasının yoludur. Böylelikle bu misaller bu gizli mânâları açığa çıkartır ve kavramayı kolaylaştırır. İlm-ü irfanı olmayanlar, bu misallerden bir mânâ çıkaramazlar.

 

İNKÂRCILARIN MİSALİ

Allah-u Teâlâ iman nurundan mahrum olanların durumlarını Âyet-i kerime’lerinde temsil ve tasvir buyurmaktadır:

“Onların hali, karanlık bir gecede ateş yakan kimsenin durumuna benzer.” (Bakara: 17)

Bunlar hidayet karşılığında dalâleti satın alan kimselerdir. Küfür ve nifakları, isyan ve tuğyanları sebebiyle iman nurunu söndürmüşler ve büyük bir şaşkınlık içine düşmüşlerdir.

“Ki, ateş tam onların çevresini aydınlatmışken, Allah onların nurunu giderir ve onları karanlılar içinde bırakır. Artık onlar hiçbir şeyi görmez olurlar.” (Bakara: 17)

Adam ateşi yakıp çevresindekileri aydınlatınca, sağından ve solundan onu görenler ateşten faydalanıp çevreye alışınca, birdenbire ateş söner, zifiri karanlık içinde kalırlar. Artık ne önlerini görebilirler ne de yollarını bulabilirler.

Hakikat önlerinde ayan-beyan tecelli ettiği halde, bunlar gözlerini kapayıp Hakk’tan yüz çevirmişlerdir. Bu sapıklıklarının lâyık bir cezası olarak da zulmetler içinde bırakılmışlardır. Bu sebeple onlar uzaklaşmış oldukları hidayete tekrar dönemezler.

“Onlar sağırdırlar, dilsizdirler, kördürler. Artık onlar dönmezler.” (Bakara: 18)

Kulaklar, diller ve gözler Hakk’ı bulmak, hakikat yolunda yürüyebilmek için yaratıldıkları halde; onlar kendi fıtrî istidatlarını dalâlet yolunda kazanmaya sarfettikleri için, hidayete giden yollar kapanmıştır. Artık kendilerine gelemezler, tamamen şaşkındırlar. Hayırlı hiçbir şeye kulak vermezler, kendilerine fayda verecek şeyleri söylemezler, basiretleri kördür, Hakk ve hakikati görmek istemezler, hidayet yoluna dönmezler.

Nitekim diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Üzerine ölüm baygınlığı çökmüşcesine gözleri dönerek sana baktıklarını görürsün.” (Ahzâb: 19)

Tevbe etmezler, artık İslâm’a dönemezler.

Allah-u Teâlâ onların durumlarını daha fazla açıklığa kavuşturmak ve izah etmek için ikinci bir misal getirmekte ve şöyle buyurmaktadır:

“Yahut onların hali, gökten sağnak halinde boşanan, içinde yoğun karanlıklar, gürültü ve yıldırımlar bulunan yağmura tutulmuş kimselerin durumu gibidir.

Yıldırımlardan ölme korkusuyla, parmaklarını kulaklarına tıkarlar.

Halbuki Allah o inkârcıları çepeçevre kuşatmıştır.” (Bakara: 19)

Buradaki misalde İslâm dini sağnak yağmura benzetilmiştir. Çünkü gönüller onunla hayat bulur. Yeryüzünün hayat bulması ise yağmur iledir.

Karanlıklar; küfür, nifak, şüphe ve tereddüt karanlığıdır.

Bu gibi kimseler kendilerine yöneltilen öğütler karşısında, müthiş bir hadise ile karşılaşmış gibi olurlar. Ölümden korktukları için parmakları ile kulaklarını tıkarlar. Fakat gerçekte onlar kendilerini kurtaramazlar. Çünkü Allah-u Teâlâ onları her taraflarından kuşatmıştır. Onların üzerinde iktidar sahibidir. Dilerse yıldırımlarla kulaklarını, şimşek parıltıları ile gözlerini giderir.

“O esnada şimşek sanki gözlerini çıkaracakmış gibi çakar. Etraflarını aydınlatınca bir kaç adım yürürler. Fakat üzerlerine karanlık çökünce oldukları yerde kalırlar.” (Bakara: 20)

Gözlerinin nurunu yok edeceğinden korkmalarına rağmen, bir şimşek çakıp parladığında, bunu fırsat bilip bir kaç adım atarlar. Parıtlılar yok olunca herhangi bir çukura düşme korkusuyla yürüyemezler, oldukları yerde çakılıp kalırlar.

İlâhi bir imtihan olarak zaman zaman kuvvet bulduklarında, bunun parıltısında yaşamaya çalışırlar. Fakat bu ruhsat devam etmez, yükselişleri alçalışa döner, ruhsat ellerinden alınır.

“Allah dileseydi elbette onların kulaklarını sağır, gözlerini kör ederdi.

Şüphesiz ki Allah her şeye kâdirdir.” (Bakara: 20)

Gökte ve yerde hiçbir şey O’nu aciz bırakamaz.

 

GÜZEL SÖZ,
GÜZEL AĞAÇ

Sözlerin en güzeli, Allah-u Teâlâ’ya uluhiyet ve vahdaniyetini anlatan “Lâ ilâhe illâllah” Kelime-i tevhid’idir.

Allah-u Teâlâ bütün insanlar için bir uyanma vesilesi olmak üzere Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Görmedin mi ki Allah nasıl bir misal getirdi? Güzel bir söz, kökü (yerde) sabit, dalları gökte olan güzel bir ağaç gibidir.” (İbrahim: 24)

Allah-u Teâlâ bir kulunun hayrını dilerse, onu dilediği bir rehbere ulaştırır. O vasıta ile kalbine tevhid tohumu düşürür. Tevhid tohumu her şeyden evvel kemâl bulmuş bir elden kalbe düşmesi gerekir. Ancak kemâle ermiş bir tohum filiz verir. O incecik filiz büyüdükçe toprağı yarıp geçer, neşvünemâ bulur, ağaç olur.

Kökü derinlerde sabit olduğu için yerinden kopması ve devrilmesi mümkün değildir. Dallarının genişleyip yükselmesi, kökünün ve gövdesinin gücünü göstermektedir.

Bu kadar sağlam, yüksek ve verimli bir ağacın şüphesiz ki meyvesi de o nisbette olur.

“O güzel ağaç Rabb’inin izniyle her zaman meyvesini verir.” (İbrahim: 25)

Uhuvvet bağlarını kuvvetlendirir, insanları birbirine daha iyi kaynaştırıp bütünleştirir.

Ruhlara serinlik, gönüllere itminan verir; her türlü huzursuzlukları bertaraf eder.

Kötü düşünceleri iyiye ve güzele doğru çevirir.

“Allah böylece insanlara misaller getirir ki, düşünüp öğüt alsınlar.” (İbrahim: 25)

Bu gibi misaller nice hakikatleri anlatmaya vesile olur. Anlatılmak istenen manalar zihinlerde daha çok canlandırılmış olmakla tam bir anlayış husule gelir.

“Güzel bir söz’ün tam tersi ise “Kötü bir söz”dür.

Kötü söz; Yaratan’ı tanımamak, O’nun azameti ve kudreti karşısında bilgisiz kalıp inkâra yeltenmektir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Kötü bir söz ise, gövdesi yerden koparılmış, o yüzden ayakta durma imkânı olmayan pis bir ağaca benzer.” (İbrahim: 26)

İşte küfür de böyledir. Ne kökü ne de dalları vardır. Öyle olur ki yükselebilir de uzayabilir de, hızlı da gelişebilir. Hatta bazı kimseler onun hakikat ağacından daha iri ve daha güçlü olduğu vehmine kapılabilirler. Fakat onun bu görünümü geçicidir, içi koftur. Kökü derinlere gitmez, yıkılmaya mahkûmdur.

Kötü söz ruhlara sıkıntı ve tiksinti verir. Kalplerin kırılmasına, uhuvvet bağlarının koparılıp yerini kin ve nefretin almasına yol açar.

Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:

“Rabb’lerini inkâr edip küfre sapanların durumu, tıpkı fırtınalı bir günde rüzgârın savurduğu küle benzer. Kazandıklarından hiçbir şeyi elde edemezler.

İşte bu uzak bir sapıklıktır.” (İbrahim: 18)

Sağlam bir temele oturmayan amelleri, iş ve icraatları yıkılır gider, onlara en muhtaç oldukları zamanda onlardan yoksun kalırlar. Hayatları boyunca kazandıklarının bir yığın kül kadar değersiz olduğunu görürler.

 

TATLI VE ACI SU

Allah-u Teâlâ yarattığı şeyleri muhtelif şekillerde yaratmasındaki ilâhî kudretine dikkatleri çekerek Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“İki deniz bir değildir. Birinin suyu pek tatlı ve serinleticidir, içimi de kolaydır. Diğeri ise tuzlu ve acıdır.” (Fâtır: 12)

Suyun türlü türlü yaratılışında bir çok hikmetler vardır. Kaynak ve kuyu gibi toprak altı suları ile, nehir ve göl gibi yer üstü suları tatlı ve serinleticidir. İnsanlar ihtiyaçlarına göre bu sulardan içerler ve tat alırlar.

Su hayatın kaynağıdır, hayat için lüzumlu olan maddelerden birisidir. Âyet-i kerime’lerde canlı olan her şeyin sudan yaratıldığı beyan buyurulmaktadır. Bitki ve hayvan gibi bütün hayat şekillerinde de su mevcut olup, su olmayınca hayatlarını devam ettiremezler.

Deniz ve okyanuslardaki sular ise alabildiğine acıdır. Acılığı ve aşırı tuzluluğundan dolayı içenin boğazını yaktığı gibi içini de yakar kavurur.

Suyu tuzlu ve tatlı olan iki deniz, yani acı ve tatlı sular birbirine eşit olmadığı gibi bu Âyet-i kerime’de mümin ile kâfirin veya İslâm diyarı ile küfür diyarının da temsil yolu ile farkına işaret vardır.

Mümin iman nûru ile münevver, diğeri ise küfür zulmeti ile karanlıktır. Birisi imanı sebebiyle Hakk katında makbul, diğeri küfrü sebebiyle merduttur. İman her bakımdan menfaat olduğu gibi küfür ise her bakımdan mazarrattır.

“Böyle iken her birinden taze balık yersiniz.” (Fâtır: 12)

Tuzlu denizde de tatlı balık oluyor, tatlı sularda da oluyor. Her biri farklı cinslerde ve şekillerdedir. Tatları da değişiktir.

“Ve takındığınız süs (eşyalarını) çıkarırsınız.” (Fâtır: 12)

Nitekim diğer bir Âyet-i kerime’de:

“Bu iki denizden de inci ve mercan çıkar.” buyuruluyor. (Rahman: 22)

Allah-u Teâlâ topraktan hububat ve güzel kokulu bitkiler çıkardığı gibi, sudan da insanlar için inci ve mercan çıkarmaktadır. Bu cevherler süs eşyası olarak kullanıldığı gibi, aynı zamanda ticaret nimetlerindendir. Nimetlerinin inceliklerini kullarına hatırlatan Allah-u Teâlâ, sayıya ve hesaba gelmeyen nimetlerini tamamlayarak mükemmellik noktasına ulaştığını göstermektedir.

“Gemilerin denizde suyu yara yara gittiğini görürsün.” (Fâtır: 12)

Bu ise görenler için pek büyük bir ibret manzarası teşkil etmektedir. İçinde ağır yükler, yüzlerce insanlar olduğu halde batmazlar. Çünkü onlar Allah-u Teâlâ’nın izni ve iradesi ile yüzmektedirler.

Nitekim diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Denizde koca dağlar gibi akıp giden gemiler de O’nundur.” (Rahman: 24)

Büyüklükleri itibariyle dağları andıran gemileri Allah-u Teâlâ insana musahhar kılmıştır. Bu sayede denizde istedikleri yere gidebilmekte, diledikleri gibi tasarruf edebilmektedirler.

“Bu, Allah’ın size bağışladığı nimetleri arayıp bulmanız içindir. Umulur ki artık şükredersiniz.” (Fâtır: 12)

Uçsuz bucaksız nimetlerini gözler önüne sermiş, şükür vazifelerini yerine getirmeleri için de şükür sebeplerini müyesser kılmıştır.

•

Haddi zatında Allah-u Teâlâ, göklerde ve yerde bulunanların hepsini kendi lütfu ve rahmetinin bir eseri olarak kullarının emrine boyun eğdirmiştir.

Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Allah geceyi gündüzün içine sokar, gündüzü de gecenin içine sokar.” (Fâtır: 13)

Birinden alır diğerine ilâve eder veya aksini yapar. Bu şekilde yaz ve kış uzayıp kısalırlar. Bu durum uçsuz ve bucaksız hakimiyetinin bir tecellisidir. Hiç kimse bunu inkâr edemez. Çünkü herkesin gözünün önünde cereyan etmektedir.

Bütün bunlar gönüllere huzur ve sükun verir.

“Güneşi ve ayı buyruğu altına almıştır. Her biri belirli bir süreye kadar hareketine devam eder.” (Fâtır: 13)

Kendi yörüngeleri etrafında dönüşleri kıyamete kadar sürer. Bu Azîz ve Alim olan Allah-u Teâlâ’nın takdiridir.

Kısacası:

“İşte bu Rabb’iniz olan Allah’tır. Hükümranlık O’nundur.” (Fâtır: 13)

Bütün mükevvenât O’nun hakimiyeti ve mülkiyeti altında bulunmaktadır.

“O’nu bırakıp da kendilerine taptıklarınız ise, bir çekirdek kabuğuna bile sahip değildirler.” (Fâtır: 13)

Onlar gökten ve yerden hiçbir şeye, hatta hiçbir değeri olmayan kabuğa bile sahip olamazlar.

“Onları çağırsanız, çağrınızı işitmezler.” (Fâtır: 14)

Çünkü onlar işitmeyen ve anlamayan mahlûkturlar. Hâlik’ı bırakıp mahlûka perestiş yapmak sapıklıkların en büyüğüdür.

“Faraza işitseler bile size cevap veremezler.” (Fâtır: 14)

Onlardan istenilen hiçbir şeyi yapmaya güçleri yetmez, hiç kimsenin hiçbir arzusunu yerine getiremezler.

Bu durum dünya hayatındadır. En büyük korku günü olan ahirette ise Allah-u Teâlâ onları konuşturduğunda bu gibi sapıklıklardan uzak olduklarını söyleyecekler.

“Kıyamet gününde de şirk koşmanızı inkâr ederler.” (Fâtır: 14)

Bir kimsenin menfaat beklediği yerden zarar görmesi büyük bir üzüntü olduğu gibi, beklediği menfaatın ele geçmemesi de ayrıca bir üzüntüdür.

Allah-u Teâlâ bu gibi haberleri zâtından başkasının haber veremeyeceğini beyan buyurmaktadır:

“Her şeyden haberdar olan Allah gibi sana hiç kimse haber veremez.” (Fâtır: 14)

İşlerin gizliliklerini ve sonucunu, doğrusunu ve hakikatini ancak O haber verir.

Kendisinin herkesten müstağni olduğunu, buna karşı bütün yaratıkların kendisine muhtaç olup huzurunda boyun eğdiğini haber vererek Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaçsınız. Allah ise her şeyden müstağnidir, her hamde lâyıktır.” (Fâtır: 15)

Bu hitap Allah-u Teâlâ’nın engin nimetlerini kendilerine hatırlatmak için bütün insanlığa yapılmıştır.

Allah-u Teâlâ zâtında Gani olup, hiç kimsenin şükrüne ve ibadetine ihtiyacı yoktur. İhtiyaç mahlûkun şanıdır, bütün insanlar her türlü hallerinde O’nun ihsan ve nimetlerine muhtaçtır.

Allah-u Teâlâ zâtında Mahmud’dur, kullarının hamd ve senâsına ihtiyacı yoktur. O zaten kendisine hamd edilmiş olandır. Fakat vermiş olduğu nimetler karşılığında kullarının hamdetmeleri vâciptir.

O’nun ne derece lütuf, inayet ve merhamet sahibi olduğunu idrak etmek için insanların bu hakikati bilmeleri gerekir.

 

AĞAÇLAR KALEM
DENİZLER MÜREKKEP OLSA

Allah-u Teâlâ bütün kâinatı yaratan kudretin Zât-ı akdes’i olduğunu kâfirlerin de ikrar ve itirafa mecbur olduklarını Âyet-i kerime’sinde haber vermektedir:

“Andolsun ki onlara ‘Gökleri ve yeri kim yarattı?’ diye sorsan, mutlaka ‘Allah!..’ derler.

De ki: Hamd Allah’a mahsustur.

Hayır, onların çoğu bilmezler.” (Lokman: 25)

İnsanlar kendi fıtratlarına döndüğü, kendi vicdanlarına danıştıkları zaman bu apaçık gerçeği görebilirler. Buna rağmen Allah-u Teâlâ’ya başkalarını ortak koşmaktadırlar. Fazlasıyla uyarıldıkları halde uyanamamaktadırlar. Çoğu kişiler düşünüp tefekkür etmezler. Bu hususa dikkatleri çekilecek olsa, gereken şekilde dikkat etmezler.

Gökler ve yer Allah-u Teâlâ’nın mahluku olunca göklerde ve yerde bulunanlar da şüphesiz ki O’nundur.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Şüphesiz ki Allah ganidir ve övülmeye en çok lâyık olandır.” (Lokman: 26)

Bütün hamd ve övgüler O’na mahsustur. Her şey O’na muhtaçtır. Hiç kimse O’nu övmese dahi O, övenlerin övmelerinden, hamd edenlerin hamdinden müstağnîdir. Kâfirlerin küfrü, müşriklerin şirki sebebiyle O’na hiçbir eksiklik ve noksanlık ulaşmaz.

O’nun ilim ve kudretinde bitmez-tükenmez incelikler, uçsuz-bucaksız sırlar vardır.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Eğer yeryüzündeki bütün ağaçlar kalem, denizler de mürekkep olsa ve hatta buna yedi deniz daha eklense, yine de Allah’ın kelimeleri tükenmez.

Şüphe yok ki Allah Azîz’dir, hikmet sahibidir.” (Lokman: 27)

Hiçbir şey O’nun ezelî ilminden ve hikmetinden dışarı çıkamaz.

Allah-u Teâlâ burada azamet ve kibriyâsından, celâl ve kemâlinden, en güzel isimlerinden, ilâhî sıfatlarından, hiçbir beşerin künhüne ulaşamadığı tam ve mükemmel olan sözlerinden haber vermektedir.

Kelimât-ı ilâhiye’nin sonu yoktur. Çünkü O’nun ilmine ve hikmetine sınır konulamaz, iradesini dilediği şekilde kullanır. Kayıt ve hudut tanımaksızın hükmünü icrâ etmektedir.

Allah-u Teâlâ’nın kudretinin ve ezelî ilminin noksansız ve hudutsuz olduğunu gösteren bu Âyet-i kerime’ler, kâfirlerin ölüm sonrası dirilişi inkâr etmelerini boşa çıkarmaktadır.

Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Sizin yaratılmanız da yeniden diriltilmeniz de ancak bir tek kişinin yaratılması ve tekrar diriltilmesi gibidir.

Şüphesiz ki Allah işitendir, görendir.” (Lokman: 28)

Çünkü Allah-u Teâlâ bir şeyin olmasını dilediği zaman ona “Ol!” der, o da derhal oluverir.

Bir tek şeyin yaratılışıyla bir çok şeyin yaratılışı arasında fark yoktur. Bir tek kişinin diriltilmesiyle milyonlarca kişinin diriltilmesi arasında da hiç fark yoktur. Bütün bunlar O’na göre kolaydır ve hiçbir şey O’na zor gelmez.

Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Bizim emrimiz ancak bir göz açıp kapanana kadar bir tek andır.” (Kamer: 50)

Bir şeye ancak bir kere emreder. Az da, çok da O’nun kudreti açısından birdir.

Allah-u Teâlâ kudret ve azametini gösteren dış âlemdeki delillere işaret ederek Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Görmez misin ki Allah geceyi gündüze ve gündüzü de geceye katmaktadır. Güneşi ve ayı da buyruğu altına almıştır. Bunların her birisi belirli bir süreye kadar hareketine devam eder.

Ve şüphesiz ki Allah yaptıklarınızdan tamamen haberdardır.” (Lokman: 29)

Yaz günlerinde geceden alarak gündüze katar, gündüz uzayıp gece kısalır. Gündüzler iyice uzadıktan sonra kısalmaya başlar, daha sonra gece uzayıp gündüz kısalmaya başlar. Bu da kışın olur.

Geceyi gündüze, gündüzü de geceye katması; dünyanın hem iki hareketine, hem de dünyanın batıdan doğuya doğru döndüğüne işaret etmektedir.

Güneş ve ayın belirlenmiş bir vakte kadar hareketlerini sürdürmeleri takdir edilmiştir. Her ikisi de bu takdire bağlı bulunmaktadırlar. Hareket sürelerinde bir şaşma ve aksama olmaz.

Şu kadar var ki bu durumun devamlı olarak gözler önünde cereyan etmesi, bir çok kimselerin bu manzara karşısında basiretlerini kaybetmesine sebep olmaktadır. Şaşmayan ve aksamayan bu tertip ve düzeni görememektedirler.

Allah-u Teâlâ gösterilen bu kudret eserlerinin hakiki sebebini beyan etmek üzere Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:

“Çünkü Allah Hakk’ın ta kendisidir. O’ndan başka taptıkları ise hiç şüphesiz bâtıldır.

Doğrusu Allah çok yücedir, büyüktür.” (Lokman: 30)

Kendisinden daha yüce bulunmayan yücedir ve her şey O’nun azameti karşısında boyun eğmiştir:

“Görmez misin ki, gemiler denizde Allah’ın nimetiyle akıp gider. Böylece size âyetlerini (varlığının delillerini) gösterir.

Bunlarda pek sabırlı ve çok şükreden kimseler için âyetler (işaretler) vardır.” (Lokman: 31)

Allah-u Teâlâ suda gemileri kaldıracak bir güç yaratmamış olsaydı, hiç şüphesiz ki gemiler denizin kabaran dalgalarını yararak akıp gidemezlerdi.

•••

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |