KÂFİR VE MÜNÂFIKLARIN
BEDBAHTLIKLARI
Allah-u Teâlâ’nın varlığına, birliğine ve O’nun peygamberi Muhammed Aleyhisselâm’a inandığını dili ile söyleyip kalbi ile tasdik etmeyen kimselere münafık denir.
Müslümanlar arasında yaşadıkları için müslümanlara en fazla fenalığı dokunanlar ve kendilerine karşı en fazla tetikte durulması gerekenler bunlardır. Müşrikten de kâfirden de tehlikelidirler. Çünkü gerçek yüzlerini göstermezler. Etraflarını kendilerine inandırarak uyuttuktan sonra zehirlerini akıtırlar.
Bir Âyet-i kerime’de onlar hakkında şöyle buyurulmaktadır:
“Hiç özür beyan etmeyin. Çünkü siz inandıktan sonra inkâr ettiniz.” (Tevbe: 66)
Asr-ı saâdetten sonra İslâm âlemine en büyük kötülüğü yapan kişiler münafıklardır. Gerçek yüzlerini gizledikleri için onlardan sakınmak zordur.
Allah-u Teâlâ Kur’an-ı kerim’inde her fırsatta münafıkları lânetlemiş ve onların durumlarından müminleri haberdar etmiştir. Bunlarla cihad etmek hususunda Resulullah Aleyhisselâm’a dahi emir buyurmuş, hususiyetle Münafikûn sûre-i şerif’ini indirerek münafıkların sahtekârlıklarını ortaya sermiştir.
Dünyadaki Huzursuzluk ve Bedbahtlık:
Hakk ve hakikati bırakarak, imandan uzaklaşarak dünya lezzetlerine dalanlar büyük bir belâya ve huzursuzluğa uğramışlardır.
Çoğu zaman yüz seneyi bile geçmeyen dünya hayatı ile sonsuzluğu tasavvur olunamayan ahiret hayatı mukayese edilirse, ehemmiyet derecesi kendiliğinden ortaya çıkar.
Allah-u Teâlâ Kur’an-ı kerim’inde dünya hayatının gelip-geçici olduğunu, ahiret hayatının ise ebedî olduğunu haber vermiştir:
“De ki: Dünya geçimi azdır. Ahiret ise Allah’tan korkup kötülükten sakınanlar için daha hayırlıdır.
Size kıl kadar haksızlık edilmez.” (Nisâ: 77)
Bir şey zeval bulmakla karşı karşıya ise, çok bile olsa az sayılır. Hem az hem de geçici ise durum daha da değişir.
Ukbâ’yı bırakıp dünyaya meyletmek, Hakk’ı bırakıp bâtıla sarılmak demektir. Hakk ve hakikatı bırakıp dünya lezzetlerine dalanlar büyük bir belâya ve huzursuzluğa uğramışlardır.
Âhiretsiz bir dünya hayatı yaşamak isteyenlerde zaten hayat da yoktur. Kalplerinde yalnız dünya muhabbeti olduğu için huzursuzdurlar. Hayat ise huzurla kaimdir, huzursuz hayat yaşanmaz. Günahlar kalp üzerine baskı yaparlar ve onu sıkıştırırlar. Zengin de olsalar, her arzularına nail de olsalar, o darlıktan o huzursuzluktan kurtulamazlar. Gönül dar olunca koca dünya insana dar gelir.
Bir Âyet-i kerime’de:
“Kim benim zikrimden yüz çevirirse, onun hakkı da dar bir geçimdir.” buyuruluyor. (Tâhâ: 124)
Zâhiren nimetler içinde görünse bile, dilediğini yiyip içip, dilediğini giyinip, dilediği meskenlerde yaşasa bile; ne rahatı ne huzuru olur, ne kalbinde genişlik ne de ferahlık olur. Tereddütlerden, kuruntulardan, boş hayallerden, uzun emellerden kendisini kurtaramaz. Bunun da sebebi hidayetten uzak oluşlarındandır.
•
Yapılan her türlü iyiliklerden, hayırlı ve yararlı işlerden, sâlih amellerden ahirette karşılık görebilmenin şartı imandır.
Kâfirler inkârları, münâfıklar nifakları sebebiyle amellerini boşa çıkardıkları için, dünyada yapmış oldukları iyiliklerin ahirette karşılıklarını alamazlar. Amelleri, rüzgârın önündeki kül gibi yok olur gider.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Rabb’lerini inkâr edenlerin amelleri, fırtınalı bir günde rüzgârın şiddetle savurduğu küle benzer. Kazandıklarından hiç bir şey elde edemezler.
İşte bu, uzak sapıklığın tâ kendisidir.” (İbrahim: 18)
Dünyada iken kendilerinin hak üzere olduklarını zanneden bu bedbahtlar; hayatları boyunca yapmış oldukları iyiliklerin bir yığın kül kadar değeri olmadığını, bunlardan kendilerine hiç bir menfaat olmadığını görecekler, onlara en çok muhtaç oldukları bir zamanda yoksun kalacaklar, pek büyük bir sapıklığa düşmüş olduklarını anlayacaklardır.
Öyle ki, mahşer gününde ilâhi teraziye koymaya değecek en ufak bir iyilik bile bulamayacaklar.
Nitekim diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Allah onların amellerini boşa çıkarmıştır.” (Muhammed: 9)
Kâfir, kendisine fayda sağlayacak iyilikler yaptığını zanneder. Allah-u Teâlâ kıyamet gününde onu hesaba çektiğinde ve amelleri bir bir sayıldığında, kabule şayan hiç bir şey bulunmaz.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“İnkar edenlerin amelleri, ıssız çöllerdeki serap gibidir. Susayan kimse onu su zanneder, fakat oraya geldiğinde hiç bir şey bulamaz. Orada Allah’ı bulur, Allah da onun hesabını görür.
Allah hesabı çabuk görendir.” (Nur: 39)
Çünkü birinin hesaba çekilmesi, diğerinin hesabının görülmesine mâni olmaz. Allah-u Teâlâ seriül-hisab’dır. Hesap bir anda olup biter. O hesabı uzak sanmamalıdır.
Serap; gündüzün ortasında, güneşin hararetindan dolayı, çöllerde uzaktan su gibi görünen bir hayaldir. Çöl yolculuğuna çıkan bir kimse serap görmekle, içini yakmakta olan hararetini yatıştıramadığı gibi, uzaktan var sandığı parıltı da yanına yaklaşınca yok olur.
Hakk’tan yüz çeviren kimsenin dünyadaki varlığı, serveti, iyilikleri yarın ahirette kendisine hiç bir fayda sağlamaz, onlardan istifade edemez. Karşısında inkâr ettiği, emrine ve hükmüne karşı geldiği, düşman kesildiği Allah’ı bulur.
Âyet-i kerime’lerde ise şöyle buyuruluyor:
“Onların bütün yaptıkları boşa gitmiştir ve hüsrana uğramışlardır.” (Mâide: 53)
Hem dünyaları hem de ahiretleri harap olmuştur.
“Yaptıkları her işi ele alır, onu toz-duman ederiz.” (Furkân: 23)
Küfür taassubu insanın hakikatı görmesini engelleyen, basiretini bağlayan, çırpındıkça boğulmasına yol açan korkunç bir zulmettir. Kâfir bu yüzden Allah-u Teâlâ’nın hidayetinden mahrum olmuş ve karanlıklar içinde kalmıştır.
Allah-u Teâlâ onların hallerini Âyet-i kerime’sinde ikinci bir misalle beyan buyurmaktadır:
“Veya engin bir denizdeki yoğun karanlıklar gibidir. Onu üstüste dalgalar ve dalgaların üstünde de bulutlar örter.
Karanlıklar üstünde karanlıklar... İnsan elini çıkarıp uzatsa, neredeyse onu dahi göremez.
Allah kime nur vermemişse onun nuru yoktur..” (Nur: 40)
Âyet-i kerime riyakârlık için hayırlı işlerde bulunanları da içine almak üzere, kâfir ve münafıkların durumlarını beliğ bir şekilde tasvir etmektedir.
Yaptıkları işler korkunç dalgaların çalkalandığı, karanlıkların bürüdüğü bir denize benzetilmektedir. Denizin karanlığı, dalgaların karanlığı, bulutların karanlığı o derece yoğunlaşmıştır ki, böyle bir denizde olan insan zifiri karanlıklar içinde kaldığı için, kendisine en yakın olan şeyi bile göremez.
Kâfirin durumu ise budur. İnkâr ve sapıklık karanlıkları içinde bocalayıp durur. Gün gibi açık olan gerçekleri kabul etmemek için inadında ısrar eder. Nasıl bir zulmet içinde bulunduğunun farkına varamaz.
Kâfir, amelinden hiç bir fayda görmediği gibi, büyük bir zararını da behemehal görecektir. Amelinin esasını teşkil eden küfrü, ebedi olarak cehennemde kalmasına sebep olacaktır.
Nitekim bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyurulmaktadır:
“Allah’ın saptırdığını yola getirecek yoktur, onları azgınlıkları içinde şaşkın olarak bocalayıp dururken bırakır.” (A’râf: 186)
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde münâfıkların belâ ve musibetlerden ders almadıkları, intibaha gelmedikleri, küfürlerinde ısrar ettikleri beyan buyurulmaktadır:
“Onlar her yıl bir veya iki defa çeşitli belâlara uğratılıp imtihana çekildiklerini görmüyorlar mı?
Böyleyken yine de tevbe etmiyorlar, ibret de almıyorlar.” (Tevbe: 126)
Zaman zaman kendilerine suçlarını itiraf ettirecek durumlara düşüyorlar. Tevbeyi hatırlatacak türlü türlü belâlara, hastalık gibi musibetlere uğratılıyorlar. Kendilerine gidişatlarının ne kadar vahim olduğunu, küfre kaydıklarını, dinden çıktıklarını hatırlatanlar da bulunuyor. Fakat ne mümkün? Başlarına gelen belâların neden ileri geldiğini anlamıyorlar. Kendilerine verilen öğütlerin ne kadar uyulmaya lâyık olduğunu mülâhaza etmiyorlar. Nifaklarına tevbe edip, İslâm’a sarılmaya yanaşmıyorlar. Ne içinde bulundukları nifaktan dönüyorlar, ne de ibret alıyorlar.
“Allah onların kalplerini imandan çevirmiştir. Çünkü onlar gerçeği anlamayan kimselerdir.” (Tevbe: 127)
Kıt düşünceleri, hakikatı aramaktan mahrumiyetleri sebebiyle bu âkıbete müstehak olmuşlardır.
Müslümanlar arasında yaşadıkları için müslümanlara en fazla fenalığı dokunanlar ve kendilerine karşı en fazla tetikte durulması gerekenler münâfıklardır. Müşrikten de kâfirden de tehlikelidirler. Çünkü gerçek yüzlerini göstermezler. Etraflarını kendilerine inandırarak uyuttuktan sonra zehirlerini akıtırlar.
•
Allah-u Teâlâ dünyada kâfirlere verilen mühletin haklarında iyilik olmadığını, küfürlerini derece derece artırmaları ve ahirette azaplarının kat kat olması için fırsat verdiğini beyan etmek üzere Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“İnkâr edenler sanmasınlar ki, kendilerine mühlet vermemiz, onlar için hayırlıdır. Biz onlara ancak, günahlarını artırmaları için fırsat veriyoruz.
Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” (Âl-i imrân: 178)
Bunlar birer istidraç olup, görünüşte bir nimet, gerçekte ise azaptır. Haram-helâl demeden elde edilen, fâni bir varlıktan başka bir şey değildir. Onlar farkına varmadan Allah-u Teâlâ azaplarını artırmayı murad etmektedir.
İyiliğe lâyık olsalardı, şüphesiz ki Allah-u Teâlâ bunu da yapardı. Fakat onlar iradelerini küfre yönelttiler, küfrü imana tercih ettiler, küfürde yarıştılar. Hakk’ı bırakıp bâtıla sarılmanın, imanı terkedip küfre yönelmenin cezasına bu surette uğramış oldular. Haram-helâl demeden elde edilen malları, çokluğu ile öğünülen evlâtların ardından gelecek olan korkunç akibetin farkında bile değiller.
Bu gibi kimselerin ellerindeki dünya varlıklarına bakıp da gıpta etmekten son derece kaçınmalıdır. Bunlar çok kere onların dünyada felâketlere uğramalarına sebep olacağı gibi, bu yüzden uhrevî azaplara uğrayacakları da şüphesizdir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Onların ne malları ne de çocukları seni imrendirmesin.
Allah bunlarla, dünya hayatında onların azaplarını çoğaltmayı ve onların canlarının kâfir olarak güçlükle çıkmasını istiyor.” (Tevbe: 55)
Onların mal ve evlât sahibi olmaları bir ölçü değildir. Ölçü almak onlara değer vermek olur. Halbuki onlar böyle bir değere lâyık değildirler. Bütün bunlar İslâmiyet’ten mahrum oluşun pek acı bir neticesidir.
Diğer Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Kendilerine verdiğimiz servet ve oğullar ile, onların iyiliklerine koştuğumuzu mu zannediyorlar? Hayır onlar işin farkında değiller.” (Müminûn: 55-56)
En Şerli İnsanlar:
Allah-u Teâlâ Münafikûn sûre-i şerif’inde münafıkları ve âkıbetlerini şu şekilde beşeriyete duyurmaktadır:
“Münafıklar sana geldikleri zaman: ‘Senin Allah’ın elçisi olduğuna şahitlik ederiz.’ derler. Allah, senin gerçekten O’nun elçisi olduğunu çok iyi bilir. Ve Allah, o münafıkların yalancı olduklarına da şahitlik ediyor.” (Münâfikûn: 1)
İşte günümüzdeki münafıklar da halkı soyabilmek için İslâm gibi görünüyorlar. Yoluyorlar, soyuyorlar. Sonra da kendi arzularına göre hareket ediyorlar.
“Yeminlerini kendilerine bir kalkan yaptılar. Allah’ın yoluna engel oldular.” (Münâfikûn: 2)
İslâm’ın ön safında görünürler, müslümanların ağızlarındaki lokmayı dahi alırlar. Arabasını, evini elinden alırlar. Sonuçta küfre hizmet ederler.
İşte münafıklar bu kadar aşağılıktırlar.
“Gerçekten onlar çok kötü bir şey yapıyorlar.” (Münâfikûn: 2)
Amma bunlar size söyleniyordu.
Çünkü onlar, imana girdiler, sonra kâfir oldular.” (Münâfikûn: 3)
Münafıkça hareketleri, kendilerinin imandan mahrum olduğunu açıkça ortaya koydu.
“Bunun üzerine Allah, onların kalplerini mühürledi de onlar anlamaz bir toplum oldular.” (Münâfikûn: 3)
O zamanki münafıklar da böyleydi, bugünkü münafıklar da böyledir.
Allah-u Teâlâ diğer bir Âyet-i kerime’sinde:
“Kalpleri ne kadar da birbirine benzemiş!” buyuruyor. (Bakara: 118)
O bakımdan onların yaptıklarının aynısını bunlar da yapıyorlar.
Allah-u Teâlâ; münafıkların yalancı olduklarını, yeminlerini kalkan yapıp insanları Allah yolundan saptırdıklarını, yaptıklarının çok kötü olduğunu, önce iman edip sonra inkâr ettiklerini, bu yüzden de kalplerinin mühürlendiğini inananlara duyurmaktadır.
“Sen o münafıkları gördüğün zaman kalıpları hoşuna gider.” (Münâfikûn: 4)
Dıştan bakınca imreneceğin tutar.
“Söylerlerse dediklerine kulak verirsin.” (Münâfikûn: 4)
Sözlerinin akıcılığı ve edebî konuşmalarından dolayı güzel lâflar ederler. Konuşmaya başladıkları zaman orada bulunanların dinleyesi gelir.
“Sanki onlar direk olmuş keresteler gibidirler.” (Münâfikûn: 4)
“Haşebe” kalın kereste demektir. İmandan ve iz’andan, ilim ve irfandan mahrum oldukları için duvara dayandırılmış kütüklere benzetilmişlerdir.
Öyle ruhsuzdurlar ki, istifade edilmesi gereken sözler kulaklarına girmez.
Öyle cansız ve yüreksizdirler ki;
“Her gürültüyü, korkularından kendi aleyhlerine sanırlar.” (Münâfikûn: 4)
Lehlerinde söyleneni bile aleyhlerinde zannederek ürkerler. Sertçe bir öksürükten şüphelenirler. Çünkü içleri kurtlu haindirler. Hainler ise içyüzleri açığa çıkar endişesiyle korku ve kuşku içindedirler. Yalan söylemeye de alışkın oldukları için, lehlerinde söyleneni de yalan kabul ederek hep aleyhlerine mânâ çıkarırlar.
“Onlar düşmandırlar.” (Münâfikûn: 4)
Onlar her ne kadar müslüman görünseler de, hem İslâm’a hem de müminlere düşmandırlar. O bakımdan düşmanların en tehlikelisidirler.
“Onun için (kendilerine emniyet etme) onlardan sakın!” (Münâfikûn: 4)
Sizi aldatabilme ya da size zarar verebilme ihtimaline binaen her an dikkatli olun.
“Allah kahretsin onları!” (Münâfikûn: 4)
Onlar böyle bir bedduâya müstehaktırlar. Onlar cezalandırılmaktan aslâ kurtulmayacaklardır.
Sen onları dost edinirsen, sen de bu kahra uğrarsın.
“Hakk’tan nasıl çevriliyorlar?” (Münâfikûn: 4)
Delillerin açıklığına rağmen akılları nasıl sapıyor? Nurdan karanlığa nasıl da döndürülüyorlar?
Artık o kalplere ne hidayet ulaşır, ne de nur. Dolayısıyla ne yaptıklarını, kimin peşinde gittiklerini inceden inceye bilecek anlayış kabiliyetleri kalmamıştır.
O günden bugüne kadar münafıklar her devirde fitnelerini sürdürüyorlar. Çünkü herkes yapacağını yapacak ve karşılığını alacak.
İşte Allah-u Teâlâ’nın münafıklar hakkındaki beyanları budur. Âkıbetlerini siz de görün, âlem de görsün!
Son Nefesteki Azap ve Felâket:
Kâfirler ve münâfıklar Allah-u Teâlâ’ya ulaşmaktan nefret ederler. Halbuki Allah-u Teâlâ onlarla buluşmaktan daha çok nefret etmektedir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“İnkâr edip Allah yolundan alıkoyanları ve sonra da kâfir olarak ölenleri Allah aslâ affetmeyecektir.” (Muhammed: 34)
Zira küfrün affı yoktur. Ancak dünyada iman etmekle affolunur.
“Melekleri görecekleri gün, işte o gün suçlulara hiçbir sevinç haberi yoktur ve: ‘(size sevinmek) yasaktır yasak!’ derler.” (Furkân: 22)
Allah-u Teâlâ onlara her türlü sevinçli haberi haram kılmıştır. Müjde ancak müminlerin hakkıdır.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Nefislerine zulmederlerken meleklerin canlarını aldığı kimseler (ölümü görünce) teslim olurlar.
‘Biz hiçbir kötülük yapmıyorduk!’ derler.
Melekler de onlara: ‘Hayır! Allah sizin yaptıklarınızı elbette çok iyi bilendir.’ diye cevap verirler.” (Nahl: 28)
Onlar kendilerini iman şerefinden mahrum bırakarak, göz göre göre felâkete sürüklemişlerdir.
Onların canları cehenneme, öldükleri andan itibaren girecek, kabirlerinde cehennemin sıcak yeli kendilerini kuşatacak, kasıp kavuracaktır.
Melekler canlarını şiddetle ve zor kullanarak, vura vura çıkartmaya çalışacaklar:
“Fakat melekler onların yüzlerine ve sırtlarına vurarak canlarını alırken durumları nasıl olacak?” (Muhammed: 27)
O kâfir kimsenin bedeninden ruhu kabzolunurken onun gerçekte ne acılar çektiğini ve ne hasretler içinde gittiğini dışarıdakilerin müşahede etmesi mümkün değildir.
“Andolsun söküp çıkaranlara!” (Nâziat: 1)
Âyet-i kerime’sinde buyurulduğu üzere, ölüm meleği ve yardımcıları kâfirlerin ölümleri anında canlarını boğarcasına, son derece şiddetli ve çetin bir şekilde, parmak uçları ve tırnak altları gibi vücudun tâ derinliklerinden söke söke, çeke çeke alırlar. Sonra onlara cehennem kokusunu teneffüs ettirirler. Çok dalı ve budağı olan kızgın bir şişin yaş yünden çıkarıldığı gibi çıkarırlar.
Kâfirin ölüm zamanı geldiğinde melekler kendilerine azabı, cezayı, zincir ve halkaları, cehennemi ve kaynar suları, Rahman ve Rahim olan Allah-u Teâlâ’nın öfkesini müjdelerler.
“Bu zâlimler ölüm dalgaları içinde can çekişirken, melekler de ellerini uzatmış: ‘Haydi canlarınızı teslim edin! Allah’a karşı gerçek olmayanı söylemenizden ve Allah’ın âyetlerine karşı kibirlilik taslamanızdan ötürü, bu gün siz horlayıcı, alçaltıcı azapla cezalandırılacaksınız!’ derken bir görsen!” (En’âm: 93)
Kendi ruhlarını çıkarmaya güçleri olmadığı halde, meleklerin bu emirleri azaplarını, hasretlerini artırmak, onları tâciz etmek içindir.
Azap melekleri ise ruhlarının cesetlerinden çıkması için yüzlerine ve kıçlarına şiddetle vururlar.
“Melekler o kâfirlerin yüzlerine ve arkalarına vurarak ve ‘Haydi, yangın azabını tadın!’ diyerek canlarını alırken onları bir görsen!” (Enfâl: 50)
Âyet-i kerime’de:
“O anda onları bir görsen?” buyurulmasında büyük ibretler vardır.
Bu ayrılık anında, dünyadan kopmadan ve uzaklaşmadan dolayı öyle bir acı duyar, öyle bir ızdırap çeker ki, yanar da yanar. Bu yanmadan dolayı her türlü nurdan mahrum olarak önünde azaba, ardında lânet olarak o âleme sevkedilir. Yeniden dirilişinde de, mahşer yerinde haşroluşunda da bu minval üzere acılar sürer gider.
“İşte bu, ellerinizin yapıp öne sürdüğü işler yüzündendir. Yoksa Allah kullara zulmetmez.” (Enfâl: 51)
Kabir Hayatındaki Azap ve Felâket:
Kâfir ve münafık bir kimse dünyadan ayrılıp ahirete yöneldiği zaman gökten siyah yüzlü melekler gelirler. Yanlarında getirdikleri can yakıcı elbise ile o kişinin etrafında göz alabildiğine bir topluluk halinde otururlar. Ölüm meleği de başucunda oturur.
“Ey kötü ve pis rûh! Allah’ın gazabına doğru bedenden çık.” der.
Ölüm meleği ıslanmış yünden kızgın şişin çıkarıldığı gibi ruhu bedeninden çıkarır alır. Ölüm meleği canı alır almaz, melekler onun elinde göz açıp kapanacak kadar bırakmaz, getirdikleri cehennemî elbiseye sararlar.
Ondan yeryüzündeki cîfe kokularının en kokmuşu gibi bir koku çıkar. Onu alıp yükselirler. Karşılaştıkları melek toplulukları:
“Bu kötü ruh da kimin?” diye sorarlar. Refakatçı melekler, dünyada iken isimlendirilmekte olduğu isimlerin en çirkini ile:
“Falan oğlu falandır.” der. Dünya semâsına geldiklerinde, melekler semânın bu ruha açılmasını isterler, fakat açılmaz.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bu kısımda;
“Âyetlerimizi yalanlayan ve onlara imân etmeyi kibirlerine yediremeyenlere göğün kapıları açılmaz, deve iğnenin deliğinden geçmedikçe de cennete giremezler.
Suçluları işte biz böyle cezalandırırız.” (A’râf: 40)
Âyet-i kerime’sini okumuştur
Bu, bir devenin iğne deliğinden geçmesinin imkânsız olduğu gibi kâfirlerin de cennete girmelerinin imkânsız olduğunu ifade eden açık bir temsildir. Ve amellerinin kabul olunmayışından kinayedir.
Onların ruhları o ulvî makamlara yükselmez.
Allah-u Teâlâ:
“Bunların amel kitabını yedi kat yerin en alt tabakasındaki mühürlü divana yazın.” buyurur.
Sonra bu kötü ruh atılır.
Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz daha sonra şu Âyet-i kerime’yi okumuştur:
“Allah’a ortak koşan kimse, gökten düşüp de kuşların kaptığı veya rüzgârın bir uçuruma attığı şeye benzer.” (Hacc: 31)
İman; ulviyette semâ gibidir, imandan çıkan kimse semâdan düşüp de kuşların pençesi altında parçalanan ve cesedi lime lime edilen, yırtıcı kuşların kursaklarına lokma lokma giren bir kimse gibi olur.
Neticede ruh kabirdeki cesedine döner. Kabir onu şu sözlerle karşılar.
“Yazıklar olsun sana! Üzerimde gezenlerin bana en çirkini sendin. Seni şimdi teslim aldım.”
O sırada Münker ve Nekir adlı melekler gelir. Arada hiçbir engel yoktur. Onu oturturlar. Müthiş bir korku ve feryat ile oturur.
“Rabb’in kim?” diye sorarlar. “Bilmiyorum!” der. “Dinin ne?” derler. “Bilmiyorum!” der. “Size peygamber olarak gönderilen Muhammed Aleyhisselâm hakkında ne dersin?” diye sorarlar. “Onun hakkında bir şey bilmiyorum. Halk onun için peygamberdir derlerdi.” diye cevap verir. Melekler: “Senin dünyada böyle dediğini, burada da böyle diyeceğini biliyorduk.” derler.
Bu arada çirkin yüzlü, kötü elbiseli, pis kokulu birisi gelir. “Seni Allah’ın gazabı ile müjdelerim.” der. O da: “Sen kimsin?” diye sorar. “Ben senin çirkin amelinim.” diye karşılık verir.
Sonra ona kör, sağır ve dilsiz bir melek musallat edilir. Elinde bütün insanların ve cinlerin kaldıramayacağı ağırlıkta demirden bir topuz vardır. Bu topuzla bir dağa vurulsa, dağ un ufak olurdu. Onunla öyle bir vuruş vurur ki, insan ve cinler hariç her canlı varlık onun bağırışını duyar.
Daha sonra onun için cehenneme bir kapı açılır ve ateşten bir yatak hazırlanır. Cehennemin kavurucu harareti kabre dolar. Kabir ona daralır da daralır, kaburga kemiklerini sıkar da sıkar.
Böylece Allah-u Teâlâ’nın huzurunda muhakeme olunmak üzere kabirden kalkacağı güne kadar bu azap devam eder.
Kâfirler öldükten sonra dirilmeye inanmadıkları için, kabirlerde yatan akrabaları ve dostları ile birleşip buluşmaktan ümitlerini kesmişlerdir. Ahireti hesaplarından çıkardıkları için, hep mutsuzluk içindedirler, ölülerinin tekrar yeni bir hayata erdirileceklerine kani değildirler.
Hesap korkusu olmayınca da iblis gibi fırsat buldukça her fenalığı yaparlar, kendilerine yardaklık edenleri de ümitsizliğe düşürerek cehenneme sürüklerler.
Mahşerdeki Azap ve Felâket:
Kıyamet günü Sur’un sesi yükselir yükselmez, ruhların hazırlanan bedenlere girmesiyle ikinci hayata kalkış başlar, her insan beraberinde bir sürücü bir de şahit bulunduğu halde mahşer alanına getirilir.
Mahşer inananlar için ne kadar rahat, güzel ve kısa geçecese, inkârcılar için de o kadar kadar elemli ve ıstıraplı olacaktır.
Onların hesaba çekilecekleri durak yeri gayet dehşetli bir yerdir.
Dünyada iken cehalet karanlıkları, dalâlet girdapları içinde kalan kâfir, müşrik, münâfık, fâsık, fâcir ve zâlim kimseler; hasret ve pişmanlıklar, teessür ve teessüfler içinde feryat ederler.
Kendilerine verilen fırsatları kaçırmanın üzüntüsü ile yanar kavrulurlar. Kaçış yolları yok, kendilerine yardımcı olabilecek kimse yok, mazeret öne sürüp kurtulabilme ümitleri yok... Başlarının derdini düşünmekten başka çareleri de yok.
Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Kıyamet gününde güneş mahlûkata yaklaşacak, hatta onlara bir mil miktarı yakın olacaktır.” (Müslim: 2863)
Ahiret güneşinin bu kadar yaklaştırılması, hararetinin eritecek derecede olması, o günün şiddet ve dehşeti karşısında; insanlar kan ter içinde hararetten kavrulurlar, izdihamdan birbirini iter, birbirini çiğnerler, sıkışıklıktan deniz dalgaları gibi dalgalanırlar. Sıkıntıları son haddini bulur.
Diğer Hadis-i şerif’te ise şöyle buyuruluyor:
“İnsanlar amelleri miktarı tere batacak. Kimisi topuklarına kadar, kimisi dizlerine kadar, bazıları köprücük kemiklerine kadar batacak, bazılarına da ter tamamen gem vuracaktır.” (Müslim: 2863)
Böylece bir kısmına çok şiddetli, bir kısmına daha hafif sıkıntı verir. Bu sıkıntılara bir de Allah-u Teâlâ’nın huzuruna çıkmanın verdiği mahcubiyet eklenir. Dünyada kaçırdıkları fırsatları düşündükçe kahrolurlar.
Hiç kimse itirazda bulunamazlar. Beğenmeme, beğenip azımsama, kaçamaklı yollara başvurma, aldatmaya çalışma gibi haller çok gerilerde kalmıştır.
Kalpler parça parça olduğu halde, kimse ile konuşmadan, yemeden, içmeden, hesapların görülmesini, haklarında verilecek hükmü beklerler. Şaşkınlık ve perişanlık içinde ayakta dururlar. Herkes ameline göre belli bir grupta yerini alır. Bu geniş sahada kimse gözden uzak bulunmaz. Günahkâr ve isyankârların bütün bu meşakkatları henüz hesap görülmeden ve azaba uğramadan olacaktır.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“O gün bir takım yüzler vardır, üzerini toz kaplamış, karanlıklar örtmüştür.” (Abese: 40-41)
Yüzlerde böyle toz ile karanın bir araya gelmesi, korku ve zilletin en ürkütücü bir şekilde ortaya çıkışıdır.
Bu küfrün cezası da hiç şüphesiz ki çok ağır olacak. Kalplerinin karanlığı yüzlerine vuracak, simâları simsiyah ve iğrenç bir hale bürünecek.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Kıyamet gününde, Allah hakkında yalan söyleyenlerin yüzlerini simsiyah kesilmiş görürsün.
Büyüklük taslayanlar için cehennemde barınacak yer yok mudur?” (Zümer: 60)
O günün dehşeti karşısında kendilerini kurtarabilmek için yalan söylemeye ve yalan yere yemin etmeye cüret edeceklerdir.
Tarife sığmayacak kadar korkunç manzaralar karşısında dünyanın hâb-u hayal olduğunu anlarlar. Uğrayacakları belâ ve musibetlerin tesiriyle şaşkına dönerler.
Amel Defterlerinin Değılımındaki Azap ve Felâket:
Amel defterini soldan veya arkadan alanlara “Ashâb-ı şimâl” denilir.
Çetin bir hesap görecek ve cehenneme gidecek olanlar bunlardır.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Kitabı sol eline verilmiş olanlara gelince, o da der ki: Kitabım keşke bana verilmeseydi!” (Hâkka: 25)
Defterinin sol ele verilmesi, nereye gideceğine ve nasıl bir cezaya çarptırılacağına işarettir. Bunu görünce açıkca rezil olmuş, artık cezadan kurtulamayacağı açıkca belli olmuş, durumu herkes tarafından öğrenilmiş, pişmanlığı da son haddini bulmuştur.
O sıkıntının verdiği temenni ile:
“Hesabımın ne olduğunu bilmeseydim!” diyor. (Hâkka: 26)
Orada göreceği azaba göre, ölüm acısı çok çok hafif olduğundan, ölüp de bir daha dirilmeyi istiyor:
“Ah! Keşke bu iş son bulmuş olsaydı!” (Hâkka: 27)
Halbuki dünyada iken ölümden daha çok hiçbir şeyden nefret etmezlerdi.
Sözlerine devam ediyor:
“Malım bana hiçbir fayda vermedi. Saltanatım benden ayrılıp gitti.” (Hâkka: 28-29)
Ömür sermayesini mal toplama, mülk edinme yolunda harcamıştı. Sahip olduğu makam ve mevki ile gururlanıyor ve bundan büyük bir haz duyuyordu. Şimdi ise ne mal-mülk kaldı, ne de makam-mevki kaldı. Sadece hesabını yanlış tutmanın cezası kaldı.
“Amel defteri kendisine arkasından verilen kimse ‘Mahvoldum!’ diye bağırır.” (İnşikak: 10-11)
Hem de nasıl bir mahvoluş! Önü belli sonu belli. Kaçış imkânı, kurtuluş çaresi yok.
Ameller tartılırken
Mizan Başındaki Azap ve Felâket:
Kötülerin hesaba çekilmeleri çok zor olacaktır.
Nitekim bir Âyet-i kerime’de:
“Hesabın en kötüsü onlar içindir.” buyuruluyor. (Rad: 18)
İyiliklerinin bulunmaması, sevaplarının olmaması, inkar etmesi veya günahlarının sevaplarından çok olması neticesinde, bu gibi kimselerin de tartıları hafif gelir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Tartıları hafif gelenler, âyetlerimize yaptıkları haksızlıktan ötürü (Âyetlerimizi inkar ederek zulmettikleri için) kendilerine çok yazık etmiş kimselerdir.” (A’raf: 9)
Ulvi hayata yönelmeyip sufli bir hayat süren, davete kulak asmayan, emir-yasak dinlemeyen kimselerin yaptığı yanına kâr kalmayacak, herkes amelinin cezasını görecek ve hak yerini bulacaktır.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Tartıları hafif gelenler ise, onların anası (varacakları yer) Hâviye’dir.” (Kâria: 8-9)
Cennet nasıl ki salih amelleri ağır gelenlerin ana yurdu ve ana kucağı ise, cehennem de kötülükleri ağır gelenlerin ana kucağı mesabesindedir.
Bir çocuk anasının kucağına sığınıp korunduğu gibi, suçlular için de ahirette cehennemden başka bir kucak olmayacaktır. Anne çocuğuna kucak açtığı gibi, cehennem de onlara kucak açar.
Tepetakla, kafa üstü cehennem uçurumuna düşüp yuvarlanırlar. Sığınıp barınacakları en şefkatli anası Hâviye’den ibarettir.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Hâviye’nin ne olduğunu sen bilir misin? O kızgın bir ateştir!” (Kâria: 10-11)
Ateş zaten kızgın demek olduğu halde “Nâr” denildikten sonra Allah-u Teâlâ’nın bir de kızgın mânâsına gelen “Hâviye” kelimesi ile tavsif etmesi, “Hâviye”nin çok şiddetli olduğuna o hararetin cehennemin diğer tabakalarında bulunmaz bir derecede yakıcı olduğuna işaret etmektedir.
Yüzleri dağlayan, ciltleri kavuran kızgınlıkta öyle bir ateş ki, bilinen sıcaklık sınırını aşmıştır. Diğer ateşler onun yanında pek hafif kalır.
•
Küfür üzere ölen inkarcılar için, müşrikler için, iyilik ve kötülüklerinin tartılması diye bir fasıl olmayacaktır. Çünkü onların durumları ve gidecekleri yer bellidir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“İşte onlar Rabblerinin âyetlerini ve O’nun huzuruna çıkmayı inkar eden kimselerdir. Bu yüzden bütün yaptıkları boşa gitmiştir.” (Kehf: 105)
İmandan nasipleri olmadığı için cezaları ancak cehennemdir. İmansızlıkları bütün iyilikleri mahvetmiştir. Ahirete yönelik bir niyet taşımadıkları için yaptıkları iyiliklerin, icadların, bilimlerin ve dünyada iken öğündükleri başka şeylerin kendilerine hiç bir faydası olmayacak, karşılığı da olmayacaktır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Artık onlar için kıyamet günü hiç bir terazi tutmayız, onlara değer vermeyiz.” buyuruyor. (Kehf: 105)
Çünkü mizan, iyilikleri ve kötülükleri olanlar için kurulur ki, sevap ve günahların miktarı bilinsin. Amel sahiplerinin de bir diyeceği kalmasın. Sevabı olmayanlar için mizana ihtiyaç yoktur. Onların terazileri hayırdan yoksundur.
•
Başkalarını dalâlete, küfür ve isyana sevketmiş olan her isyankâr topluluğun kötülükte önder olanlarını, sapıtmış ve saptırıcı liderlerini ve ileri gelenlerini Allah-u Teâlâ çıkarıp ayıracak, suçu en büyük olanlardan başlanacaktır.
“Sonra her gruptan Rahman’a karşı isyanda en ileri gidenleri ayıracağız.” buyuruyor. (Meryem: 69)
Onların mahkemesi daha şiddetli görüldüğü gibi, azapları da kat kat olacaktır.
Sırat Köprüsünde Yaşanılan
Azap ve Felâket:
İstikametten ayrılanların ise, günahları sebebiyle yükleri ağırlaşır. Azabı haketmiş olan müminler ve kâfirler sırattan geçemezler.
İnsanlar için gayet geniş ve kısa olan sırat, âsilere kıldan ince kılıçtan keskin olur. Daha ilk adımda ayakları kayarak kitle kitle cehenneme düşerler.
Cehennem alevi ve kıvılcımları sırat üzerine kadar çıkar. Zebâniler kâfirlerin çenelerine kancalar takıp cehenneme atarlar.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Sonra takvaya erenleri kurtarırız, zâlimleri de orada diz çökmüş olarak bırakırız.” (Meryem: 72)
Cezaları biten müminler daha sonra cehennemden çıkacaklardır.
Bir Hadis-i şerif’te şöyle buyuruluyor:
“Yüz çevreleri müstesna olmak üzere cehennemde cayır cayır yanan bir topluluk oradan çıkarılacak, cennete konacaklardır.” (Müslim: 319)
Cehennemdeki Azap ve Felâket:
İmanları ve iyi amelleri ile sevap kazanıp mükâfatı hak edenlere cennetin yolu açıldığı gibi, inkârları ve yaptıkları kötülüklerle günaha girip ceza görecek olanlara da cehennemin kapıları açılacaktır.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Allah’ın düşmanları o gün toplanır cehenneme sürülürler. Hepsi bir aradadırlar.” (Fussilet: 19)
Sayıları tamamlanıp bir araya geldikleri zaman topluca cehenneme itileceklerdir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Suçluları suya götürür gibi cehenneme süreriz.” buyuruyor. (Meryem: 86)
Ateşin önlerinde yanmakta olduğunu ve içine muhakkak düşeceklerini gördüklerinde, artık kaçıp kurtulacakları bir yer bulunmaz.
Cennet hizmetçileri cennetlikleri bekledikleri gibi, cehennem bekçileri de cehennemlikleri beklerler.
Cehennemlikler sevkolunup ateşe atılmak üzere hazırlandıklarında gayet hakir ve perişan bir halde, alabildiğine küçülmüş olarak, gizlice ateşe doğru bakarlar.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:
“Aşağılıktan başları öne eğilmiş, göz ucuyla etrafa gizli gizli bakışırlarken sunulduklarını görürsün.” (Şûrâ: 45)
Onların korktukları ve zihinlerinde tasarladıklarından çok daha büyüğü hiç şüphesiz ki başlarına gelecektir.
•
İşte kâfirler ve münâfıklar için en acı gün gelmiş çatmış bulunuyor:
“İnkâr edenler bölük bölük cehenneme sürülürler.” (Zümer: 71)
Herkes kendi şerrine, günahına ve sapıklığına uygun bir sıra içinde bulunur. Bunların durumları eşkiyanın zindana sevkedilmesine benzer.
Cehennem kapıları daha önce kapalı olup, bunlar geldiklerinde ardına kadar önlerinde hemen açılır.
Nitekim Âyet-i kerime’de:
“Oraya vardıklarında cehennem kapıları açılır.” buyuruluyor. (Zümer: 71)
Cehennemin her kapısında son derece sert tabiatlı, güçlü kuvvetli ve sayılamayacak kadar çok miktarda merhametsiz zebaniler bulunur.
Bütün ümitlerini silip atacak bir şekilde kendilerine şöyle söylenir:
“Ebedî olarak içinde kalmak üzere girin cehennemin kapılarından! O kendini beğenmişlerin yerleşip kalacakları yer ne kötüdür!” (Zümer: 72)
Zebaniler onları perçemlerinden ve ayaklarından sımsıkı bağlayıp, hakaret ve tehditlerle, dağları bir anda toz edebilecek güçteki darbelerle ateşe sürerler. Onlar o gün cehennem ateşine şiddetle ve zorla atılırlar. Zebaniler ateşe girinceye kadar enselerine vururlar.
Cehennem kâfirleri son derece bir öfke ile ve uğultulu sesler çıkararak karşılar:
“Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı korkunç uğultusunu işitirler.” (Mülk: 7)
Çünkü kafirlere son derece kızmakta ve nefret etmektedir. Şiddetli öfkesinden ötürü çatlayacak dereceye gelir:
Taraf-ı ilâhîden zebanilere emrolunur:
“Tutun onu! Hemen bağlayın! Sonra atın onu cehenneme! Sonra onu yetmiş arşın uzunluğunda bir zincire vurun!” (Hâkka: 30-32)
Allah-u Teâlâ: “Tutun onu!” buyurduğu zaman yetmişbin melek birden onun üzerine yüklenir, her biri boynuna zinciri geçirmek için çalışır.
•
Allah-u Teâlâ cehennemliklere şiddetli azaplar tattırmak için cüsselerini enine ve boyuna büyütür.
Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:
“Kâfirin cehennemdeki azı dişi Uhud dağı kadardır. Derisinin kalınlığı ise üç gecelik yol mesafesidir.” (Müslim: 2851)
•
Cehennem; dünya hayatında ömrünü inkârlarla, isyanlarla, günahlar ve sapıklıklarla geçirenler için hazırlanmış korkunç bir azap yeridir.
Cehennem üstüste yedi tabaka halindedir, her birinin ayrı ayrı kapısı vardır.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“O cehennemin yedi kapısı vardır. Her bir kapıya onlardan bir kısmı taksim olunmuştur.” buyuruyor. (Hicr: 44)
Cehennemlikler küfür ve isyanlarına, işledikleri suça göre sınıf ve derecelere ayrılırlar. Ayrıca sapıklığın da sınıf ve derecesi farklı farklıdır. Âsiler layık oldukları dereceye göre kendilerine âit olan kapılardan girerler ve orada yerleşirler.
Cehennemin yedi kapısı olduğunu beyan eden Âyet-i kerime’de işaret buyurulduğu üzere cehennemin yedi tabakası olduğu anlaşılmaktadır. Bu tabakalar üstüste olup, üstten aşağıya doğru inildikçe ateşin şiddeti de artar.
•
Cehennemin vüs’atini ve dehşetini gözler önüne sermek için bir temsil ve tahayyül suretiyle Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“O gün cehenneme: ‘Doldun mu?’ deriz. O da: ‘Daha yok mu?’ der.” (Kaf: 30)
Allah-u Teâlâ cehennemin dolup dolmadığını bildiği halde cehenneme sual sorması, dünyadaki vaadini tahakkuk ettirmektir.
Uçsuz bucaksız derinlikte olan cehennemde hiçbir beşerin hayal bile edemeyeceği her türlü azaplar mevcuttur.
•
“Kaynar su” mânâsına gelen “Hamîm” kelimesi Kur’an-ı kerim’de on iki Âyet-i kerime’de geçmekte olup, cehennemdeki azap çeşitlerinden birisidir. Cehennem sakinlerine içirileceği ve başlarından aşağı döküleceği belirtilmektedir.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Amma yalancı sapıklardan ise; işte ona kaynar sudan bir ziyafet ve cehenneme atılma vardır.
Kesin gerçek budur işte!” (Vâkıa: 92-93-94-95)
Onlar cehenneme ilk geldiklerinde, kendilerine çekilecek ziyafet, karınları eritecek olan kaynar sudur.
Bunlar Allah’ın kitabı ile alay eden, dinlerini oyun ve eğlenceye alan sapıklardır. Azap boyunduruğu altında tutulmuşlar, hak ettikleri cezâlarına kavuşmuşlardır. Karınlarında gurultu edecek ve bağırsaklarını parçalayacak kaynar sudan şaraplar, cezâlarının sadece bir bölümüdür.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:
“Boyunlarında demir halkalar ve zincirler olduğu halde kaynar suya sürükleneceklerdir. Sonra da ateşte yakılacaklardır.” (Mümin: 71-72)
Önce Hamîm’e sürüklenirler, sonra Cahîm’e atılırlar.
Allah-u Teâlâ zebânilere emreder:
“Tutun onu! Cehennemin ortasına sürükleyin! Sonra başının üzerine kaynar su azabından dökün!” (Duhân: 47-48)
Ve onları tahkir ederek şöyle buyurur:
“Tat bakalım! Hani sen kendince çok üstün, çok şerefli bir kimse idin.” (Duhân: 49)
Çünkü onlar dünyada iken kendilerinin çok büyük kimseler olduklarını, elde ettikleri mal ve mevkiye güvenerek halkın en şereflileri olduklarını zannediyorlardı. O derece refaha boğulmuşlardı ki; âhireti, muhasebeyi, cezayı hiç hesaba katmıyorlardı.
Şimdi ise o şüphe ettikleri şey gerçek oldu, tekzip ettikleri hakikat ayan-beyan karşılarına çıktı.
•
Cehennem sakinleri ateş deryası içinde boğulurlar. Yedikleri ateş, içtikleri ateş, giydikleri ateş, yatacak yerleri ateştir. Ateş orada ıstırap kaynağı olarak her yerdedir.
Âyet-i kerime’de:
“İnkâr edenlere cehennem ateşi vardır.” buyuruluyor. (Fâtır: 36)
Vücutlarına ateşten çiviler batırılır, ateşten makaslarla dudakları kesilir. Ölmemelerine rağmen, zebaniler onları ateşten tabutlara koyarlar.
Ne kötü bir yer, ne kötü bir âkıbet!..
Cehennem ateşi bizim bildiğimiz dünya ateşi gibi değildir. Dünyada en şiddetli azap bu ateşin azabı olduğu için cehennem ateşi onunla tarif olunmuştur.
Cehennem ateşi dünya ateşinden yetmiş misli daha yoğundur.
Bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz şöyle buyurmuşlardır:
“Yaktığınız bu ateş var ya, cehennem ateşinin yetmiş parçasından bir parçadır.” (Buhârî)
Cehennem ateşi dünya ateşinden yetmiş misli daha yoğundur. Bu kızgın ve koyu ateş hiçbir ışığı göstermez. Cehennemin en üst tabakasında azab çekenler bile dünyadaki ateş gibi ateş bulsalar, çektikleri ıstıraptan kurtulmak için bu ateşe gönüllü olarak katlanırlar, rahatlamak için oraya hücum ederlerdi.
Cehennem ateşi derileri, etleri ve kemikleri hep yiyip tükettikçe, kendilerine yeni başka bir deri ve kemik verilir, cehennem alevi daha da alevlenir.
Allah-u Teâlâ cehennemin bazı vasıflarını beyan etmek üzere Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:
“O ateş öyle kıvılcımlar atar ki, her biri bir saray gibidir. Sanki o kıvılcımlar sarı sarı develer gibidir.” (Mürselât: 32-33)
Allah-u Teâlâ cehennemin kıvılcımlarını büyüklükte muhteşem saraylara, çokluk ve çabuklukta ise sarı develere benzetmektedir. Kıvılcımları ulu saraylar gibi olursa, o alevli ateşin durumu kim bilir nasıl olur?
•
Allah-u Teâlâ azaba müstehak olanları tahkir etmek için cehennemin üç kola ayrılmış bunaltıcı dumanına gölge ismini vermiştir.
Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:
“Üç kola ayrılmış olan, fakat ne gölgelendiren ne de alevlerden koruyan bir gölgeye gidin!” (Mürselât: 30-31)
Alevler yükselip de üstünden dumanlar çıktığında onun şiddet ve kuvveti üç kola ayrılır. Bu dumanın gölgesi ne gerçek gölgeliktir, ne de kişiyi alevin kucağından korur. Bu cehennemî bir gölgedir, kızgın ve bunaltıcı bir gölgedir. Nefesleri keser, insanı ateşle dağlar. Alevli ateş bu gölgeden çok daha hayırlıdır.
•
Allah-u Teâlâ cehennemliklere şiddetli azaplar tattırmak için vücutlarını enine ve boyuna büyüttüğü gibi, sonsuz olarak azap tatmaları için etlerini ve derilerini yenisi ile değiştirecektir.
Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:
“Âyetlerimizi inkâr edip kâfir olanları yakında bir ateşe sokacağız. Derileri piştikçe azabı duysunlar diye kendilerine yeni deriler vereceğiz.” (Nisâ: 56)
Deri bedenin en hassas kısmı ve ateşten en çok etkilenen bölümüdür. Derinin devamlı yanması sebebiyle zamanla fazla bir acı hissedilmez olur. Allah-u Teâlâ’nın yanan deriyi piştikçe değiştirmesiyle azaba duyarlılığı devam eder. Böylece azap devamlı yenilenir. Cismi etkileyen acının, ruhu da etkileyeceği şüphesizdir.
Bu Âyet-i kerime haşr-ı cismaniye de işaret eder.
•
Cehennemde son derece sert tabiatlı, güçlü-kuvvetli ve sayılamayacak miktarda merhametsiz zebâniler bulunur, azaplara nezaret ederler.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:
“Biz de zebânileri çağıracağız!” buyuruyor. (Alâk: 18)
Allah-u Teâlâ onlara ne emrederse ona koşarlar, bir göz kırpması kadar bile emr-i ilâhiden geri durmazlar. Hiçbir emri sonraya bırakmazlar, hemen ifaya çalışırlar.
Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:
“Onun başında pek haşin, pek şiddetli, Allah’ın kendilerine verdiği emirlere baş kaldırmayan, emredildikleri şeyi yapan melekler vardır.” (Tahrîm: 6)
Haşin tabiatları azabın tabiatına uygundur. Bu haşin tabiatları sebebiyle, o şiddetli ateşin içinde azap yapmakla vazifelendirilmişlerdir. İşkence işlerini onlar tanzim etmektedirler.
Zebânilerin yapıları son derece ürkütücü bir görünümde, şiddet ve kesafettedir. Gözleri yıldırım gibi, dişleri demir gibidir, ağızlarından ateş yalınları çıkar.
Bunların başkanları da “Mâlik”dir ve “Cehennem muhafızı” olarak anılmaktadır.
•
Cehennemliklere âit, onları dövmek için zebânilerin ellerinde özel kamçılar da azap çeşitlerinden birisidir.
Âyet-i kerime’de:
“Bir de onlar için demirden kamçılar vardır.” buyuruluyor. (Hacc: 21)
Cehennemden kaçıp kurtulmak istedikleri zaman, zebâniler üzerlerine musallat olurlar, ellerindeki kamçılarla topuzlarla vura vura tekrar iâde ederler.
İnsanı sıkacak, üzecek, bunaltacak ne varsa hepsi orada vardır.
Ateş dalgaları, iğrenç kokular, yürekleri parçalayan acı çığlıklar, vahşi hayvanlar arasında; katran gömlekler içinde; demir topuzların, kırbaçların, halka ve zincirlerin tazyiki altında kıvranıp dururlar.
Vücutlarına ateşten çiviler batırılır, ateşten makaslarla dudakları kesilir. Ölmemelerine rağmen, zebaniler onları ateşten tabutlara koyarlar.
Bir Âyet-i kerime’de de şöyle buyuruluyor:
“Bunlara benzer daha çeşit çeşit acılar da vardır.” (Sâd: 58)
Azapların her türlüsünü çekmek zorunda kalırlar.
•
Cehennemlikler her bakımdan hor ve hakir kılınırlar. Gömlekleri var katrandan, yüzlerinde perde var ateşten.
Âyet-i kerime’de:
“Gömlekleri katrandandır, yüzlerini ateş kaplar.” buyuruluyor. (İbrahim: 50)
Bilindiği gibi katran simsiyah, çirkin ve pis kokulu bir maddedir, çok çabuk tutuşur. Ciltleri katrana bulanır ki, vücutlarını yakacak olan ateş çabuk tutuşsun. Ayrıca derileri kararıp pis koksun.
•
Cehennemde, dalları her tarafa uzanıp yayılan zakkum ağaçları vardır. Cehennemin dibinde yetişir ve ateşten beslenir. Cehennemlikler, karınları doluncaya kadar ondan yemek zorunda bırakılacaklardır.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Zakkum ağacı cehennemin dibinde çıkan bir ağaçtır. Meyveleri şeytanların başları gibidir.” (Saffât: 64-65)
Bu ateşten ağaçlar onları beslemek için değil, azap vermek ve azaplarını artırmak için yetişir ve çoğalırlar.
Cehennemlikler takatlerinin de üstünde bir açlığa mübtelâ olup, başka yiyecek bulamayınca; ister istemez, bu ağaçtan bir şeyler yiyip açlıklarını gidermeye çalışırlar. Fakat açlığa hiç faydası olmaz, çünkü çok yerlerse, o nisbette açlık hissederler.
“Cehennemlikler ondan yerler ve karınlarını onunla doyururlar.” (Saffat: 66)
Zehir gibi zakkumu yiyince bu sefer hararetleri dayanılmaz bir dereceye ulaşır. Suya ihtiyaç hissedince, zebâniler onları gayet sıcak suyun bulunduğu yere götürürler.
Hararetleri nisbetinde ondan içerler ve yedikleri zakkumla karıştırırlar. Daha sonra bütün içtiklerini kusarlar.
•
Cehennem sakinlerine, azabın hararetinden ciğerleri yandıkça; kendilerine kaynar suyun yanında, kan ve irin içirilir. Daha sonra bütün içtiklerini kusarlar.
Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:
“Orada ne bir serinlik, ne de içilecek bir şey tatmazlar.” (Nebe: 24)
Gönüllerini ferahlatacak, içlerini serinletecek bir şey bulamayacakları gibi, beslenecekleri rahat bir içecek de bulamayacaklar.
O mülevves suları yutmaya kalkışacak, fakat kokusundan ve pisliğinden dolayı tiksinecek, zorla ve zorlamayla içecekler.
•
Cehennem azaplarından birisi de ölüm azabıdır.
Âyet-i kerime’de:
“Ölüm her yandan geldiği halde ölemez.” buyuruluyor. (İbrahim: 17)
Ölüm sebepleri her taraftan kendisini kuşatır. Kıl ucuna varıncaya kadar bütün bedeni ve organları acı duyar, fakat ölemez. Çünkü azabını çekecek ve tamamlayacaktır. Ölüp de hiçbir zaman o azaplardan kurtulamayacaktır.
•
Cennetlikler cennette nasıl ki ebedileşirlerse, cehennemliklerden küfür ve nifak üzere ölen azgınların cezası da öylece sonsuza kadar uzanıp gidecektir.
Âyet-i kerime’de:
“Onlar orada sonsuz çağlar boyunca kalacaklardır.” buyuruluyor. (Nebe: 23)
Ahiretin asırları sonsuzdur, her asır geçtikçe başka bir asır gelir. Bu asırlar ne sona erer, ne de biter.
Ne istirahat ne de mola verilir, azaplar bir an olsun hafifletilmez.
Hiç ara verilmeden devam edecek azaplar karşısında kurtuluşa ermeyi istemeye mecalleri kalmayacaktır.
Müminlerin fâsık olanları ise her ne kadar cehenneme gireceklerse de, günahları miktarı cezalarını çektikten sonra imanları sebebiyle cehennemden çıkıp cennete gireceklerdir.
•
Cehennemlikler için en acı şey cennet saadetinden ve Allah-u Teâlâ’yı görmekten mahrum kalmaktır.
Âyet-i kerime’de:
“Hayır! Muhakkak ki onlar o gün Rabb’lerini görmekten mahrum kalacaklardır.” buyuruluyor. (Mutaffifîn: 15)
Dünyada marifetullahtan mahrum kaldıkları gibi ahirette de Cemalullah’tan mahrum olmakla da kalmazlar cehennem azabı ile cezalandırılırlar.
•
Cehennemlikler birbirini kovalayan, akla hayale gelmeyen öyle azaplar çekmektedirler ki, onlardan kurtulmak için alevlere sığınıp sarılırlar.
Âyet-i kerime’de:
“Bunun arkasından da daha çetin bir azap vardır.” buyuruluyor. (İbrahim: 17)
Cehennemde sayılamayacak kadar ateşten dağlar, vâdiler, nehirler, hendekler, kuyular, zindanlar, fırınlar vardır. Her birinin azabı diğerlerinden çok daha katmerlidir.
İnsana ateşten daha fazla azab verecek olan hayvanlar da vardır. Cehennemliklerin üzerlerine kışkırtılarak salınırlar. Katır büyüklüğündeki yengeçler, deve gibi büyük yılanlar ve akrepler onlara hiçbir zaman rahat vermezler. Göz kapaklarını, dudaklarını, vücutlarının en hassas yerlerini ısırıp kemirerek uğuldaşırlar. Zehirleri çok şiddetli ıstırap verir.
Cehennem ehli ayrıca çok şiddetli soğuklarla da azab olunurlar.
Ne istirahat ne de mola verilir, azaplar bir an olsun hafifletilmez. Nice yorucu şeyleri yapmaya mecbur edildikleri, nice azap zincirleri taşıdıkları, cehennemin yüksek ve alçak yerlerine çıkıp indikleri için yorulurlar, takattan kesilmiş bir hale gelirler.
Azab şekilleri rastgele tekrarlanıp durmaz. Çarptırılan ceza ve azabın şiddeti, herkesin isyan ve günahlarının derecesi nisbetindedir. Hiçbirinin azabı diğerinin aynı değildir. Herkes yaptığının cezasını ceker. Hazret-i Allah hiç kimseye zerre kadar bile zulmetmez.
Allah-u Teâlâ böyle şiddetli cezaları ancak nankör kâfirlere verir. Bunlar küfrün ve zulmün cezasıdır.
•
İblis, şeytanların babası olup, onların ilk aslıdır. İsyan etmeden önce uzun müddet ibadette bulunmuştu. Meleklerin Âdem Aleyhisselâm’a secde etmeleri ile o da mükellef tutulunca, Allah-u Teâlâ’nın bu ilâhî emrini mânâsız bularak itiraz etmiş, ilâhî rahmetten ebediyyen tardolunmuştu.
Âdem Aleyhisselâm’a secde etmekten kaçındığı günden beri ona ve soyuna düşmanlık yapmış, insanları Allah yolundan ve ibadetten alıkoymak için ordusu ile birlikte çalışmıştı.
Nihayet elinden ruhsat alınır, A’râf sûre-i şerif’inin 14. ve 15. Âyet-i kerime’lerinde beyan buyurulduğu üzere, insanların tekrar diriltilecekleri güne kadar kendisine verilen müddet dolar ve hepsi de yüzüstü kapaklanarak cehenneme itilirler, birbiri ardınca üstüste atılarak cehennemin derinliklerine yuvarlanmaya devam ederler.
Cennetlikler cennete, cehennemlikler cehenneme yerleştikten sonra; cehennemlikler şeytanı kınamaya, azarlamaya, kendilerini saptırmakla suçlamaya başlarlar.
Bunun üzerine şeytan cehennemlikler mahfilinde bütün cehennemliklerin işiteceği bir hutbe okur. Kendisine uyanların üzüntülerine üzüntü, hasretlerine hasret katar.
Allah-u Teâlâ Kur’an-ı kerim’inde şeytanın bu sözlerini haber vermektedir:
“İş olup bitince, ilâhi hüküm yerine gelince şeytan ateşte olanlara der ki: Gerçekten Allah size sözün doğrusunu söylemiş, gerçek bir vaadde bulunmuştu. Ben de size söz vermiştim amma, sonra sözümden caydım. Esasen sizi zorlayacak bir nüfuzum da yoktu. Sadece sizi davet ettim, siz de bana hemen uydunuz. O halde beni değil kendinizi kınayın. Ne ben sizi kurtarabilirim, ne de siz beni! Daha önce beni Allah’a ortak koşmanıza da inanmamıştım zaten. Doğrusu zâlimlere can yakıcı bir azap vardır.” (İbrahim: 22)
Şeytanın bu beyanlarından anlaşılıyor ki; insanlar hiçbir delile isnat etmeksizin şeytanın sözüne uymaktadırlar. Şeytanın vaadleri asılsızdır, Allah-u Teâlâ’nınki ise gerçeğin ta kendisidir. Bunlar Hakk’ı bırakıp asılsız şeylerin ardına düştüler.
•
Dünyada iken şer kapısını açıp onun tellâllığını yapan, kendilerine tâbi olanları yoldan çıkarıp saptıran küfür liderleri; kendilerine uymalarından gurur duydukları kimselerle beraber o gün cehenneme atılırlar.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Allah’ın nimetini nankörlükle karşılayanları ve (peşlerine taktıkları) toplulukları helâk olacakları yere, yaslanacakları cehenneme götürenleri görmedin mi?” (İbrahim: 28)
Allah-u Teâlâ şeytanı ve onun şaşırtıp yoldan çıkardıkları kimseleri cehenneme koyacağını vâdetmişti.
Öncekiler ve sonrakiler hepsi birleşirler. Hep beraber cehenneme girdiklerinde birbirlerinden son derece nefret duyarlar, birbirlerine lânet yağdırırlar.
Saptırıcı önderlerle onlara şuursuzca uyan şakşakçılar bir araya gelince husumet ve karşılıklı tartışmalar başlar.
Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:
“Hepsi birbiri ardından cehennemde toplanınca, sonrakiler öncekiler için: ‘Ey Rabbimiz! Bizi saptıranlar işte bunlardır. Bunlara ateşten bir kat daha fazla azab ver!’ derler.” (A’râf: 38)
Allah-u Teâlâ onların bu isteklerine şu şekilde mukabele eder:
“Zaten hepsinin azabı kat kattır, fakat siz bilmezsiniz!” (A’râf: 38)
•
Kalbiyle inanan dili ile tasdik edenlere mümin, kalbi ile de inanmayıp dili ile de tasdik etmeyenlere kâfir denildiği gibi kalbi ile inanmadığı halde dili ile tasdik etmiş gibi görünenlere de münafık denir.
İçlerindeki inkâr ve nifakı atmadıkları ve tevbe etmedikleri sürece, münafıkların İslâm’da yeri ve itibarı yoktur.
Münafıklar kâfirlerin en mundarı, en habisi oldukları için ebedî ikâmetgahları da cehennemin en dibidir.
Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:
“Münafıklar cehennemin en alt tabakasındadırlar. Artık onlar için hiçbir yardımcı bulamazsın.” (Nisâ: 145)
Şüphesiz ki onlar bunu hak etmişlerdir. Çünkü onlar İslâmiyeti karıştırmışlar, ihanet etmişler, nankör olmuşlardır.
Cennet derece derece olduğu gibi cehennem de dereke derekedir. Âyet-i kerime’de geçen “Derk-i esfel” cehennem derekelerinin en derininde bulunan en alt tabakadır. Onların azabı kâfirlerin azaplarından daha şiddetlidir.
Allah-u Teâlâ imansızların âkıbetini haber verirken münafıkları kâfirlerden önce anmış, akibetlerini haber vermiştir:
“Allah münafık erkeklere, münafık kadınlara ve kâfirlere içinde ebedi kalacakları cehennem ateşini hazırlamıştır.
Bu onlara yeter. Allah onlara lânet etmiş, rahmetinden uzaklaştırmıştır. Onlar için sürekli bir azab vardır.” (Tevbe: 68)
Cehennemde her çeşit azap mevcut olduğu gibi, orada ebedi kalmaktan daha kötü bir azap tasavvur edilemez.
“Cehennem onlara yeter! Oraya gireceklerdir. Orası ne kötü bir dönüş yeridir!” (Mücadele: 8)
•••
| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |