İKİNCİ SÛR

 

Ba’s-ü Ba’del-mevt:

Birinci Sûr ile kıyametin kopmasından, Hayy ve Kayyum olan Allah-u Teâlâ’nın tek kalmasından sonra, vakti zamanı gelince; Allah-u Teâlâ İsrâfil Aleyhisselâm’ı tekrar diriltecek ve ikinci defa Sûr’a üfürmesini emir buyuracaktır. “Nefha-i kıyam” da denilen bu üfürme ile evvelce ölenlerin tamamı bir anda yeniden dirilerek kabirlerinden kalkacaklar ve hesaplarını vermek üzere ilâhi huzura sevkolunacaklardır. Buna “Ba’s-ü ba’del-mevt” yani “Öldükten sonra tekrar dirilme” denir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Sonra bir daha üflenince, hemen ayağa kalkıp bakışır dururlar.” (Zümer: 68)

İnsanlar dünyanın neresinde ölürse ölsünler, İsrafil Aleyhisselâm’ın nefhasını yakın bir yerden duyar gibi çok net ve açık bir şekilde duyarlar, aynı anda herkes tarafından aynı şekilde işitilir.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Bir çağırıcının yakın bir yerden çağıracağı güne kulak ver!” (Kaf: 41)

“O gün insanlar o çağrıyı gerçek olarak işitirler. İşte bu, kabirlerden çıkış günüdür.” (Kaf: 42)

Ruhlar hazırlanmış bulunan bedenlerine yerleşirler, ölüler hayat bulur, kabirlerinden çıkarak mahşere sevkedilirler.

Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:

“Şüphesiz ki hayat veren de, ölümü veren de biziz.

Dönüş de ancak bizedir.” (Kaf: 43)

Herkesin hesabının görüleceği, cezalarının tertip olunacağı yer O’nun huzurudur. Mahkeme-i kübra O’nun huzurunda kurulacaktır.

 

İki Sûr Arası:

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edilen bir Hadis-i şerif’lerinde Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz:

“İki Sûr üfürülmesi arasında kırk vardır.” buyurmuşlardır.

Oradakiler: “Yâ Ebâ Hüreyre! Kırk gün mü?” diye sordular. “Bir şey diyemem!” cevabını verdi. “Kırk ay mı?” dediler. “Bir şey diyemem!” cevabını verdi. “Kırk yıl mı?” diye sorduklarında da: “Bir şey diyemem!” cevabını verdi. (Müslim: 2955)

İki Sûr arasındaki müddet içinde kabir azabı çekenlerin üzerinden bu azap kaldırılır, ölüler uykuya dalmış gibi bir halde bulunurlar.

Sûr’un ikinci defa üfürülmesi ile insanlar yeniden hayata ererek kabirlerinden kalkarlar.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Sûr’a üflenince, kabirlerinden kalkıp Rabb’lerine doğru akın ederler.” (Yâsin: 51)

Kâfir ve münâfık olanların akılları karıştığı için öldüklerini değil de yatmakta olduklarını zannederler. Yalanladıkları şeyi ayan-beyan görünce;

“Eyvah bize derler, yattığımız yerden bizi kim kaldırdı?” (Yâsin: 52)

Onlar kabir azabının kendilerine dokunduğunun farkında bile olmazlar. Çünkü kabir azabı, daha sonraki şiddetli azaplara göre uyku gibidir.

Şaşkınlıkları nisbeten geçip de kendilerine gelince şöyle derler:

“Rahman olan Allah’ın vâdettiği işte budur. Demek peygamberler doğru söylemiş!” (Yâsin: 52)

 

İlâhi Kudret:

Allah-u Teâlâ, Kur’an-ı kerim’inde ölümünden sonra yeryüzünün diriliş günü için misal vermektedir:

Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Rüzgârları gönderip de bulutları yürüten Allah’tır. Biz bulutları ölü bir yere sürüp onunla toprağı ölümünden sonra diriltiriz. İnsanları diriltmek de böyledir.” (Fâtır: 9)

Allah-u Teâlâ’nın gökten indirdiği yağmur sularıyla ölü toprakları canlandırıp yeşertmesi, ceza veya mükâfat görmeleri için insanların ölüm sonrası yeniden diriltileceklerine açık bir delildir.

Ebu Rezin el-Ukaylî -radiyallahu anh- der ki:

“Yâ Resulellah! Allah ölüleri nasıl diriltir?” diye sorduğumda bana şu cevabı verdi:

“Sen kavminin oturduğu vâdide kuruyan otların çer çöp haline geldiğini görüp, bir süre sonra oranın yemyeşil dalgalandığını görmedin mi?”

“Evet yâ Resulellah!” dedim.

“İşte Allah-u Teâlâ ölüleri de böyle diriltir.” buyurdu. (Ahmed bin Hanbel)

Bulutlar, rüzgârlar vasıtasıyla istenilen tarafa sevkedildiği gibi, ruhlar da dağılmış ve toprak olmuş cesetlere sevkedilecek, onların yeniden hayata geçmelerine sebep teşkil edecektir.

Kıyamet günü insanın yeniden yaratılışı “Acbu’z-zeneb” adı verilen ve çürümeyen kuyruk sokumu kemiğinden başlatılacaktır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Bir kemik hariç, insanın çürümeyecek hiçbir yeri yoktur. Çürümeyen bu kemik, acbu’z-zeneb denen kuyruk sokumu kemiğidir. Kıyamet gününde halk bundan derlenip toplanacaktır.” (Buhari, Tefsir - Müslim: 2955)

Yaratılışın aslı son derece küçük bir zerre olan bu kemik olduğu gibi, derlenip toplanma da ondan olacaktır. Vücudu yoktan yaratan Allah-u Teâlâ’nın, ikinci yaratışta elbette böyle bir şeye ihtiyacı yoktur. Bunun hikmetini de yalnız O bilir.

Akıllara hayranlık veren yüce kudretini açıklayarak Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“O, ölüden diri çıkarır, diriden de ölü çıkarır. Yeryüzünü ölümünden sonra O canlandırır.

Ey insanlar! İşte siz de kabirlerinizden böylece çıkarılacaksınız.” (Rûm: 19)

 

Kabirlerden Kalkış (1):

Her şeyi sarsıp titreten ilk üfürmeyi ikinci üfürme takip eder.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“O gün o sarsıntı sarsar, peşinden bir diğeri gelir.” (Nâziat: 6-7)

Bu üfürme, diriliş ve kabirlerden kalkış üfürmesidir.

Allah-u Teâlâ’ya göre insanları ilk olarak yaratmakla ölümünden sonra tekrar diriltmek arasında hiç fark yoktur. Dileyince var eder, dileyince yok eder.

“Önce yaratan, ölümünden sonra dirilten O’dur. Bu O’nun için pek kolaydır. Göklerde ve yerde bulunan en yüce sıfatlar O’nundur. O Aziz’dir, hükmünde hikmet sahibidir.” (Rûm: 27)

Bu üfürme ile yaratılışın başından sonuna kadar gelip geçen herkes hayata döndürülür. Kabirlerde bulunanların hepsi, haşrolunacakları yere doğru koşarlar. O gün toplanma ve sevk günüdür.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“O gün yer yarılır, insanlar kabirlerinden süratle çıkarlar.

Onları böylece toplamak bizim için pek kolaydır.” (Kaf: 44)

İnanmayanların düşündükleri gibi, insanları ölümlerinden sonra diriltmek, kabirlerinden kaldırmak, mahşerde toplamak, herkesin hesabını sormak, ceza veya mükâfatlarını vermek O’nun kudreti karşısında zor bir şey değildir.

Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“Gökleri ve yeri hak ile yaratan O’dur. ‘Ol!’ dediği gün her şey oluverir. O’nun sözü haktır.

Sûr’a üflendiği gün de hükümranlık O’nundur.

O gizliyi de açığı da bilendir, hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır.” (En’âm: 73)

O gün perdeler kalkar. Dünyada kendilerini saltanat sahibi imiş gibi görenlerin hepsi de, gerçekte hiçbir otoritelerinin olmadığını ve hakimiyetin yalnızca O’na ait olduğunu apaçık görürler.

Fâil-i mutlak’ın yüce iradesine gönülden teslim olanlar ise o günü fiilen müşahede ederler. İnandıkları gerçeğin ayan-beyan tecelli etmesiyle mutmain olurlar.

“Sûr’a da üfürülmüş, böylece biz onların hepsini bütünüyle bir araya getirmişizdir.” (Kehf: 99)

 

Kabirlerden Kalkış (2):

Kabirler açılacak, ölen insanlar nerede ve ne durumda olurlarsa olsunlar; mükâfat ve mücazatlarını görmek üzere, önceden yaratıldıkları gibi, pek kolaylıkla yeniden vücut bulup kabirlerinden kalkacaklar.

“Kabirlerin içi dışına çıktığı zaman.” (İnfitar: 4)

“Herkes yapıp gönderdiklerini ve yapmayıp geride bıraktıklarını bilecektir.” (İnfitar: 5)

Şüphesiz ki bu hadise insan hafsalasının çok çok üstündedir.

“Andolsun ki sen bundan gafildin. İşte şimdi senden gaflet perdesini kaldırdık. Bugün artık gözün keskindir.” (Kaf: 22)

Âyet-i kerime’sinde beyan buyurulduğu üzere, perde kalktığı zaman bu hadisenin beşer idrakinin fevkinde olduğu görülecektir.

“O günde ki, bütün gizli sırlar meydana çıkarılır.” (Târık: 9)

Âyet-i kerime’si ile haber verildiği gibi, gönüllerde saklanan bütün gizli sırlar, niyetler, maksatlar ortaya serilir.

Diğer Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“O insan, kabirlerde bulunanların çıkarılacağı ve kalplerde olanların ortaya konulacağı bir zamanın geleceğini bilmez mi?” (Âdiyat: 9-10)

Dünyada peygamberler vasıtası ile, geleceği ümmetlerine vâdolunduğundan o güne “Yevm-ül vaîd” denilmiştir.

“Sûr’a üfürülür. İşte bu, geleceği vâdedilen gündür.” (Kaf: 20)

 

Kabirlerden Kalkış (3):

O zorlu günde insanlar kendilerini mahşer yerine çağıran Allah’ın davetçisine icabet ederler. Nereye emrolunmuşlarsa, sağa sola sapmadan oraya doğru hızla giderler.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“O gün insanlar hiçbir tarafa sapmaksızın, mahşere çağıranın (İsrafil’in) davetine uyarlar.

Rahman’ın korkusundan bütün sesler kısılmıştır. Bu yüzden, fısıltıdan başka bir şey işitemezsin.” (Tâhâ: 108)

Allah korkusu gönülleri sarar, sesler kısılır. Ayak sesleri ve fısıltılar dışında hiçbir ses duyulmaz.

Utanç ve şaşkınlık bütün benliklerini bürür. Yönelip gidecekleri belli bir yönü olmayan çekirgeler gibi yayılırlar. Bununla beraber hiç gecikmeden davetçiye doğru koşarlar.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“O çağrıcının, görülmemiş ve tanınmamış bir şeye çağırdığı gün; gözleri dalgın dalgın (zillet ve dehşet içinde), tıpkı etrafa yayılan çekirgeler gibi kabirlerinden çıkarlar, kendilerini çağırana doğru koşarlar.

Kâfirler ise: ‘Bu çetin bir gündür!’ derler.” (Kamer: 6-7-8)

Öldükten sonra dirilmeyi inkâr edenlerin âkıbetleri işte böyle acıklı bir felâkettir. Cehennemin kendileri için hazırlandığını görünce bürünecekleri hâl ve ahval hiçbir kelime ile ifade edilemez.

Gözleri yuvasından fırlamış, bir daha kapanmayacak şekilde açılmış, korku ve heyecandan gözlerini sağa sola çeviremiyorlar, hiç kimse diğerine bakamıyor, hiçbir şey düşünemiyorlar.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Başlarını dikerek koşarlar. Gözleri kendilerine bile dönüp bakamayacak şekilde sabit kalmış.

Gönülleri ise bomboştur.” (İbrahim: 43)

Nasıl baksınlar ki o gün felâket ve musibet günüdür, dalgınlık günüdür. İnkâr edenler ve hazırlıksız olanlar için korku günüdür.

Allah-u Teâlâ kâfirlerin hesap yerine hızla gitmelerini, dünyada iken belirli günlerde putlarına doğru hızlı adımlarla koşmalarına ve çevresinde toplanmalarına benzeterek Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:

“O gün onlar sanki dikili taşlara koşuyorlarmış gibi, gözleri dönmüş, yüzleri zillet bürümüş olarak kabirlerinden çabuk çabuk çıkarlar.

İşte bu, onlara vâdolunan gündür.” (Meâric: 43-44)

Bu benzetme ile cehalet ve dalâletleri ortaya konulmuş, ne kadar kıt akıllı oldukları belirtilmiş oluyor. Çünkü onlar bir olan Allah’a ibadeti bırakmışlar, ibadete lâyık olmayan şeylere tapınmış durmuşlardır.

 

Kabirlerden Kalkış (4):

O günün şiddeti kâfirler ve münafıklar için olacaktır. Dünyadaki serkeşliklerinin ve azgınlıklarının cezasını fazlasıyla görecekler, çok büyük zorluklarla karşılaşacaklardır.

Yüzleri kararacak, gözleri göğerecek, herkesin gözü önünde rezil ve rüsvay olacaklar, kendi dertleriyle başbaşa kalacaklar, başkalarının hallerini sormaya mecalleri bulunmayacaktır.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Sûr’a üfürüldüğü vakit, işte o gün çetin bir gündür. Hele kâfirler için hiç de kolay olmayan zorlu bir gündür.” (Müddessir: 8-9-10)

Kur’an-ı kerim’de Kıyamet hadisesinden söz edilirken üfürülecek âlete on kadar yerde “Sûr” adı verilmekte, burada ise bu alete “Nâkur” denilmektedir. Çok korkunç bir ses çıkardığı için ona “Nâkur” adı verilmiştir.

O günün şiddetinden; mihnet ve meşakkatinden kalpleri korkuyla dolar. Geçmiş günleri, kaçırılan fırsatları, değerlendirilemeyen imkânları hatırladıkça içten içe kavrulurlar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“O gün Sûr’a üflenir ve biz o gün suçluları gözleri dehşetten göğermiş olarak toplarız.” (Tâhâ: 102)

Herkes kendi ameli ve niyetiyle başbaşa kalır, getirdiği yükün derdine düşer, birbirlerine karşı acıma ve şefkat duymazlar, akrabalık ve hısımlık bağları kopar, birbirlerinin durumlarını soramazlar.

Diğer bir Âyet-i kerime’de ise şöyle buyuruluyor:

“Sûr’a üfürüldüğünde o günün dehşetinden aralarında ne nesep bağı kalır ne de birbirlerine bir şey sorabilirler.” (Mü’minun: 101)

 

Kabirlerden Kalkış (5):

Vakit geldiğinde herkesin ayağa kalkması için bir tek ses yeterlidir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“O sadece korkunç bir sesten ibarettir. O anda gözleri birden bire açılıp etrafa bakarlar.” (Saffât: 19)

Âyet-i kerime’de geçen “Zecre” ikinci üfürüş olan sayhadır, seslenerek sevketmek olduğu için “Zecre” denilmiştir.

O anda, kendileri için vâdedilmiş olan şeyleri görmeye başlarlar.

Ceza gününe iman etmeyenler, o gün zuhur ediverince, dünyada işitip de inanmadıkları şeylerin doğruluğunu gördükleri zaman haşyet ve hasretle haykırırlar ve şöyle derler:

“Eyvah bize! İşte bu hesap günüdür.!” (Saffât: 20)

Onlar böyle bir şaşkınlık içinde iken, hiç beklemedikleri bir ihtar ve azarlama ile karşılaşırlar:

“İşte bu, yalanlayıp durduğunuz hüküm günüdür.” (Saffât: 21)

Kâfirler için bu kadar zor ve zahmetli olan o gün, şüphesiz ki müminler için o nisbette kolay olacaktır.

Görüldüğü üzere Allah-u Teâlâ’nın her işi plânlı ve düzenlidir.

Kıyametin kopması, canlıların ölmesi, kabirlerden kalkış, mahşere sevkediliş safhaları hep bir plan dahilinde gerçekleşecektir.

Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Sadece tek bir sayha olur, sonra hepsi birden toplanıp huzurumuza getirilirler.” (Yâsin: 53)

 

Kur’an-ı Kerim’den Öğütler (1):

Allah-u Teâlâ Kur’an-ı kerim’in birçok Âyet-i kerime’lerinde kullarını cennete girmeye ve salih ameller işlemeye teşvik etmektedir.

Bir Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Ey insanlar! Rabbiniz tarafından bağışlanmaya; Allah’a ve peygamberlerine inananlar için hazırlanmış, genişliği yerle göğün genişliği kadar olan cennete koşun!” (Hadid: 21)

Böylesine geniş ve ferah cennete ve mağfirete nail olmak; hiç şüphesiz ki Allah’a ve Peygamber’ine dosdoğru iman etmek, sevapları ve dereceleri elde etmeye vesile olan itaatları işlemek, haramları terketmekle olur.

“Bu Allah’ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir. Allah büyük lütuf sahibidir.” (Hadid: 21)

Fakat:

“Kim Allah’a şirk koşarsa, muhakkak ki Allah ona cenneti haram kılar.” (Mâide: 72)

Çünkü cennet, bir olan Allah’a inananların yurdudur.

“Asıl hayat ahiret yurdundaki hayattır. Keşke bilmiş olsalardı!” (Ankebut: 64)

Eğer insanoğlu bu dünya hayatının imtihan için verilmiş bir süre olduğunu ve insan için gerçek hayatın ahiret hayatı olduğunu bilselerdi, bu hazırlık ve imtihan dönemini oyun ve eğlence ile geçirmez, her dakikasını ebedi hayatları için hazırlık yaparak geçirirlerdi.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz de birçok Hadis-i şerif’lerinde ümmetini bu hususta teşvik etmişlerdir.

Buyururlar ki:

“Cennet için kollarını sıvayıp paçasını toplayan bir kimse yok mudur?

Çünkü cennetin hiç bir suretle yok olma endişesi yoktur. Kâbe’nin Rabbi hakkı için, o bütünüyle ışıl ışıl ışıldayan nurdur, titreşip duran reyhandır, sağlam saray, akıp duran nehirdir, olgunlaşmış meyve, güzel ve çekici eştir, sayısı belirsiz kat kat elbiselerdir. Selâmet yurdunda sonsuz makamdır. Yüksekçe yerlerde yeşil meyve, hayır ve nimettir.”

-Yâ Resulellah! Biz kollarımızı sıvayıp, paçalarımızı topluyoruz.

“İnşaallah deyiniz!”

- İnşaallah... (İbn-i Mâce. Zühd: 39)

Enes bin Malik -radiyallahu anh-den rivayet edilen diğer bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Her kim Allah’tan üç kere cennet dilerse, cennet ‘Allah’ım! Onu cennete sok!’ diye duâ eder.

Her kim de cehennemden üç kere aman dilerse cehennem ‘Allah’ım! Ona cehennemden aman ver!’ diye duâ eder.” (Tirmizi: 2691)

 

Kur’an-ı Kerim’den Öğütler (2):

Merhametlilerin en merhametlisi olan Rabbimiz Tebâreke ve Teâlâ Hazretleri Kur’an-ı kerim’in bir çok Âyet-i kerime’lerinde ahiret gününün çetin azabından kullarını korumak ve sakındırmak için öğütlerde ve uyarılarda bulunmaktadır.

“Elif. Lâm. Mîm. Sad. Resulüm! Bu, sana indirilen bir Kitap’tır. Bu hususta göğsünde bir sıkıntı olmasın. Onunla (insanları) uyarman ve inananlara öğüt vermen için (indirildi).” (A’raf: 1-2)

Çünkü ondan faydalanacak olanlar müminlerdir. Müminler Kur’an-ı kerim’i ellerinde ve gönüllerinde tutarlar. Onun iznine ve yasağına göre hayatlarına yön verirler.

“Elif. Lâm. Mîm. Râ. Bunlar Kitab’ın âyetleridir. Sana Rabbinden indirilen haktır, fakat insanların çoğu inanmazlar.” (Ra’d: 1)

Kıt akıllı, kısır düşünceli kişiler yalan yanlış fikirlerinde ısrar edip dururlar, âlemlerin Rabbinin Kitab-ı kerim’ini nazar-ı itibara almazlar.

“Andolsun ki biz onlara ilim ile açıkladığımız, inanan bir topluluk için hidayet ve rahmet olarak bir kitap getirdik.” (A’raf: 52)

Öyle bir kitap ki, iman edenler için bir hidayet ve rahmet vesilesidir.

“Bu (Kur’an), insanlar için bir açıklama, takvâ sahipleri için de bir hidayet ve bir öğüttür.” (Âl-i imran: 138)

Bu Kitab-ı kerim’de iyiliklere teşvik, kötülüklerden korkutma, haramlardan uzak durma emirleri vardır. Fakat bu hidayet ve öğütten ancak takvâ sahipleri yararlanabilir.

“İşte bunlar Allah’ın âyetleridir. Onları sana hak olarak okuyoruz. Allah âlemlere zulmetmek istemez.” (Âl-i imran: 108)

Fakat insanlar kendilerine zulmediyorlar. Allah-u Teâlâ kullarına zulmetmek istemediği için, kimseyi suçsuz yere sorumlu tutmaz. Suçlunun cezasını artırmadığı gibi, iyilik yapan bir kimsenin de sevabını eksiltmez. Hiç kimse zerre kadar haksızlığa uğratılmaz. O gün herkese ancak yaptığı ile kazandığı fayda verir.

“Sen o (Kur’an’la) öğüt ver ki, kişi kazandığı amel sebebiyle helâke uğramasın. O kimse için Allah’tan başka ne bir dost, ne de şefaatçı vardır.” (En’am: 70)

Allah-u Teâlâ’dan dilekte bulunarak hiçbir kimse ona şefaatçı olamayacaktır.

“Siz farkında değilken ansızın başınıza azap gelmezden önce, Rabbinizden size indirilenin en güzeline uyun!” (Zümer: 55)

O mübarek Kitab-ı kerim’de beyan edilen emir ve yasakları gözetmek hususunda dikkatli olun. Azabın ne zaman geleceği belli olmadığı için, tedbir alıp hazırlık yapınız.

“De ki: ‘Söyleyin bana! Eğer Allah kulaklarınızı ve gözlerinizi alsa, kalplerinizin üstüne mühür vursa, Allah’tan başka onları size getirecek ilâh kimdir?’

Bak! Âyetleri nasıl türlü türlü anlatıyoruz, sonra onlar yüz çeviriyorlar.” (En’am: 46)

Onlar bu âyetleri görerek, bunun sonucunda imana ulaşacakları yerde, küfürlerini katmerleştiriyorlar.

“Andolsun ki biz sizden önce kendilerine kitap verilenlere de, size de: ‘Allah’tan korkun!’ diye tavsiye ettik. Eğer küfre kayarsanız, göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Allah zengindir, hamdedilmeye lâyıktır.” (Nisâ: 131)

İtaat edenlerin itaatı O’na bir fayda sağlamadığı gibi, isyan edenlerin isyanı da O’na zarar vermez. Kullar O’na hamdetse de, etmese de, yine de övülmeye lâyık O’dur.

“Kendiniz için önceden gönderdiğiniz her hayrı Allah katında bulursunuz. Şüphesiz ki Allah yaptıklarınızı görmektedir.” (Bakara: 110)

Artık sen bilirsin, seç al ve beğendiğini yap. Ahiret gününde ona göre ceza veya mükâfat göreceksin.

“De ki: Söyleyin bana! Allah’ın azabı size ansızın veya açıkça gelirse, zâlimler gürûhundan başkası mı helâk olur?” (En’am: 47)

Hayır! Ancak bu zâlimler mahvolurlar. Çünkü onlar yoldan çıkmışlar, Allah-u Teâlâ’nın gadabını üzerlerine çekmişlerdir. İnananlar için böyle bir tehlike yoktur.

“Andolsun ki hepinizi, geleceğinde şüphe olmayan kıyamet gününde bir araya toplayacaktır. Kendilerini hüsrana uğratanlara gelince, onlar iman etmezler.” (En’am: 12)

Bu şekilde kendi kendilerine zulmetmiş olurlar. Onlar için ahirette bir mizan kurulmaz, orada onların cehennemden başka bir payları yoktur.

“Bu işten dolayı senin yapacağın hiçbir şey yoktur. Allah ya onların tevbelerini kabul eder, ya da onlara azap eder. Çünkü onlar zâlimdirler.” (Âl-i imran: 128)

Bu zulümleri sebebiyle de azaba müstehak olmuşlardır.

“O, kullarının üstünde kahredici güce sahiptir. Ve O, hikmet sahibidir, her şeyden haberdardır.” (En’am: 18)

Şu halde bir kulun en başta gelen vazifesi, Efendisini tanıması ve O’na kulluk yapmasıdır.

O her yaptığını bir hikmete göre yapar, kullarının bütün durumlarını ve her türlü gizli işlerini bilir. Hikmet sahibi ve haberdar olmasaydı, hikmet ve hayır nişaneleri nereden gelirdi?

“Ancak dinleyenler dâveti kabul ederler. Ölülere gelince, Allah onları diriltir, sonra O’na döndürülürler.” (En’am: 36)

Onlar işte ancak o zaman işitirler, ondan önce işitmezler. Fakat bu işitme onlara hiç fayda vermez, lâyık oldukları azaba kavuşmuş bulunurlar.

“Rablerinin huzurunda toplanacaklarından korkanları onunla uyar. O’ndan başka bir dostları ve şefaatçileri yoktur. Umulur ki Allah’tan korkar.” (En’am: 51)

Sen onları uyar ki Allah’tan korksunlar, küfür ve isyandan uzaklaşsınlar.

“Her haberin kararlaştırılmış bir zamanı vardır. Yakında bileceksiniz.” (En’am: 67)

Size haber verilen cezalar ergeç başınıza gelecektir. O zaman yapacağınız pişmanlıklar size fayda vermeyecektir.

“Allah’tan korkanlara, o kâfirlerin hesabından bir şey yoktur. Sadece hatırlatmak gerekir. Umulur ki korkarlar.” (En’am: 69)

İman eder, küfrü terkederler, sapıklıktan vazgeçerler.

“De ki: Allah’ı bırakıp da bize bir fayda ve zarar veremeyen şeylere mi tapalım? Allah bize hidayet ettikten sonra topuklarımızın üzerinde geriye mi döndürülelim? O kimse gibi ki, şeytanlar saptırarak şaşkın bir halde onu çölde bırakmışlar, arkadaşları ise: ‘Bize gel!’ diyerek doğru yola çağırıyorlar. De ki: Şüphesiz ki asıl hidayet ancak Allah’ın hidayetidir ve biz âlemlerin Rabbine teslim olmakla emrolunduk.” (En’am: 71)

Bu ifade Allah yolunu terkedip sapan, şeytanın adımlarına uyan, diğer taraftan hidayete dâvet edildiği halde onlara doğru dönüp bakmayan kimsenin halini açıklamaktadır.

“Ve bir de: ‘Namaz kılın ve O’ndan korkun!’ diye. Huzuruna varıp toplanacağınız yalnız O’dur.” (En’am: 72)

Allah-u Teâlâ ahiret gününde herkesin yaptığının karşılığını verecektir.

O günde Allah-u Teâlâ’nın himayesinden başka sığınacak bir yer yoktur. Müstehak olanlardan hiç kimsenin azabı kaldırmaya gücü yetmeyecektir.

“De ki: ‘Ben buna karşılık sizden hiç bir ücret istemiyorum.’ Bu, âlemler için ancak bir öğüttür.” (En’am: 90)

Bir topluluğa, bir millete değil; bütün insanlara ve cinlere yapılan bir öğüttür.

“Hepinizin dönüşü O’nadır, bu Allah’ın hak olan vaadidir.” (Yunus: 4)

Bunda hiç şüphe yoktur. O halde O’na kavuşmaya hazır olunuz.

“Kim sâlih bir amel işlerse kendi lehinedir. Kim de kötülük yaparsa kendi aleyhinedir. Sonra Rabbinize döndürüle-ceksiniz.” (Câsiye: 15)

Kıyamet gününde hesap görmek üzere ilâhî mahkemeye sevk edileceksiniz.

“Dönüşünüz Allah’adır. O, her şeye kâdirdir.” (Hud: 4)

Kim kendisini o ilâhî azaptan kurtarabilir?

“Rabbin yaptıklarınızdan gafil değildir.” (Hud: 123)

İnananları sonsuz lütuflara nâil ettiği gibi, yoldan çıkanları da ebedî felâketlere uğratır.

•••

Bu mevzu Muhterem müellif Ömer Öngüt Efendi’nin
“Kalplerin Anahtarı” Külliyatı’nın “Kıyamet ve Alâmetleri” isimli eserinden derlenmiştir.


| Hakikat'te Bu Ay | Diger Sayilar | Ana Sayfa |