KALEM SÛRE-İ ŞERİF’İNİN TEFSİRİ-1

“HULUK-U AZÎM”

 

Sûre-i Şerif’in Takdimi:

Mekke-i mükerreme döneminin başlarında ilk nâzil olan Sûre-i şerif'lerin arasındadır. Elli iki Âyet-i kerime, üç yüz kelime ve bin dört yüz elli altı harften müteşekkildir.

İsmini ilk Âyet-i kerime'deki “Kalem” kelimesinden alır. “Nûn” ve “Nûn ve'l-kalem” sûre-i şerif’i adı da verilir. İniş sırası bakımından başında “Hurûf-u mukattaa”nın geçtiği Sûre-i şerif'lerin ilkidir.

 

Muhtevâsı:

Bu mübârek Sûre-i celîle üç bölümde ele alınabilir. İlk yedi Âyet-i kerime'nin başında kaleme ve yazıya yemin edilmektedir.

Daha sonra Asr-ı saâdet'te Resulullah Aleyhisselâm'ı aşağılamak ve gözden düşürmek isteyen müşriklerin iftiralarına cevap verilmekte; o yüce Peygamber'in cinlenmiş olmadığı ve yüksek bir ahlâka sahip bulunduğu belirtilmekte, nübüvvetinin ispatı bahis mevzuu edilmektedir.

Sûre-i şerif'in ikinci bölümü, kırk sekizinci Âyet-i kerime'ye kadar devam etmekte; hakikati yalanlama, başkalarını çekiştirme, kusur araştırma, insanlar arasında söz götürüp getirme, iyiliğin amansız düşmanı olma, saldırganlık, günahkârlık, kabalık ve haşinlik... gibi ahlâkî bozukluklar beyan edilmektedir. İnsan şahsiyetini hedef alan bu davranışların ortaya konulması ile; bir taraftan bunları yapanlar kınanmakta, diğer taraftan da müminler bu kötü huylardan uzak durmaları hususunda uyarılmaktadır.

Bu bölümde ayrıca, kendilerine verilen nimetlere nankörlük etmeleri yüzünden bu nimetlerden mahrum bırakılan kişilerle ilgili kıssa anlatılmaktadır.

Daha sonra kâfirlere ardarda yöneltilen çarpıcı sorular sorularak, onların üstünlük iddiâları reddedilmekte ve tuttukları yolun hiçbir temelinin olmadığı açıklanmakta; ahirette kendilerini bekleyen korkunç âkıbet hatırlatılarak, kıyamet sahnelerinden biri gözler önüne serilmektedir.

Son bölümde ise; Resulullah Aleyhisselâm'ın mâruz kaldığı sıkıntılar karşısında sabretmesi istenmekte, Yunus Aleyhisselâm'ın kıssasına yer verilerek yaşadığı tecrübe numune olarak verilmekte, bu şekilde hem kendisi hem de ona inananlanlar tesellî edilmektedir.

Kalem sûre-i şerif'i Kur’an-ı kerim'in insanlar için bir uyarı olduğunu ifade eden Âyet-i kerime ile sona ermektedir.

 

Huluk-u Azîm:

İlâhî kudret, ahlâkî olgunluk bakımından Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- gibi bir beşer yaratmış değildir.

Allah-u Teâlâ ona iyiliklerin, güzelliklerin, faziletlerin hepsini ihsan ve ikram etmiştir.

Âyet-i kerime'sinde onu ve yüksek ahlâkını överek şöyle buyurmuştur:

“Nûn.” (Kalem: 1)

O Sebeb-i mevcûdât'tır. Kâinatın özü ve hülâsasıdır. Kâinatın nokta-i menbâı, medih ve iftiharıdır. Bu Âyet-i kerime hiç kimse tarafından açılmış değildir. Nûn; bir ismin rumuzu olduğu ifade edilmekle birlikte, bazı Sûre-i şerif'lerin başlarındaki diğer harfler gibi o da müteşâbihtir. Gerçekten müteşabih Âyet-i kerime'lere mahlûkun ilmi ve aklı yetmez. Fakat “Nun” çok mühimdir. Her şeyin bir özü ve hülâsası olduğu gibi, o da mükevvenâtın özü ve hülâsasıdır.

Diğer Âyet-i kerime'lere bakıp mânâsını takip ederseniz, bu Âyet-i kerime'lerin “Nûn”un üzerinde cereyan ettiğini göreceksiniz.

“Kaleme ve onunla yazılanlara andolsun!” (Kalem: 1)

Allah-u Teâlâ insanın kavrayamayacağı, anlatmakla bitirilemeyecek kadar çok olan faydasından dolayı kalem üzerine ve yazılanlara yemin etmektedir. Burada ilmin Allah katındaki değerine işaret olduğu gibi, ilmin yazıya dökülmesinin önemine de işaret vardır. İlimlerin ve bilgilerin ayakta durması kalem sayesinde olur.

Bir Âyet-i kerime'de de:

“O ki kalemle (yazı yazmayı) öğretti.” buyuruluyor. (Alâk: 4)

Allah-u Teâlâ kalemle yani bir vasıta ile öğrettiği gibi, her ne kadar okuma-yazma bilmeyen bir ümmî de olsa, vasıtasız olarak da ona öğretir. İnsanlara bilmedikleri ilim ve bilgileri O öğretmiştir.

•

Yeminin cevabı olarak Allah-u Teâlâ Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine hitap ediyor ve şöyle buyuruyor:

“Resul'üm!

Andolsun ki sen Rabb'inin nimetine uğramış bir kimsesin ve mecnun (deli) değilsin.” (Kalem: 2)

Nurundan o nuru yarattı ve mükevvenâtı o nur ile donattı. Bu en büyük bir nimet değil midir? Bu nimetin yüzüsuyu hürmetine bütün kâinat hayat buluyor. Hayat bulduğu için medar-ı iftiharı oluyor. Çünkü kâinat onunla hayat buldu. Allah-u Teâlâ'ya şükrettiğimiz gibi ona da Sebeb-i mevcûdât olduğu için her an müteşekkiriz. Dikkat ederseniz Âyet-i kerime'ler birbirini kilitledi.

Allah-u Teâlâ'nın Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-i hakkında kâfirler, zâlimler, nankörler birçok iftiralar attılarsa da bizzat onu yaratan Allah-u Teâlâ bu iddiâları reddetti ve Resul'ünü tesellî etti.

“Senin için tükenmeyen bir mükâfât var.” (Kalem: 3)

Allah-u Teâlâ onu öyle sonsuz bir ihsan ve ikrama mazhar etmiş ki, bu “Tükenmeyen mükâfât”a mahlûkun aklı ermez.

Öyle bir mükâfat ki aslâ sonu gelmeyen kesintisiz bir mükâfât, hiç kimsenin minnetini çekmeden sırf Allah-u Teâlâ'nın lütfu ve yardımı olan bir mükâfât...

“Ve sen hiç şüphesiz büyük bir ahlâka sahipsin.” (Kalem: 4)

Allah-u Teâlâ nankörlerin inkârını reddettikten sonra onu bizzat kendisi meth-ü senâ ediyor ve büyük bir ahlâk sahibi olduğunu beyan buyuruyor. Onu delilikle itham edenlere bizzat kendisi cevap veriyor.

Allah-u Teâlâ Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine bahşettiği yüceliği başka hiç kimseye vermemiştir. Geçmiş ve geleceklerin en üstün ahlâkını yalnız ona bahşettiğini ferman buyurmuştur. Onu başka bir tarifle anlatmak mümkün değildir. Başkalarının tam mânâsıyla anlayamayacakları güzelliklerle seçkin kılınmıştır.

Kur’an-ı kerim'in mânâlarına nihayet olmadığı gibi, Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-in “Huluk-u azîm” tabiriyle bildirilen güzel vasıflarına da nihayet yoktur.

Geçmişin ve geleceğin bütün ahlâk güzelliklerinin hepsini istisnasız üzerinde toplamıştır.

Bu Allah-u Teâlâ'nın ona bahşettiği ihsan-ı ilâhî'dir. Yalnız ona bahşetmiştir.

Kendisinden evvel gelen peygamber kardeşlerinin dinlerinde bulunan ahlâk ve fazilet gibi değerlerin eksikliklerini tamamlayarak kemâle erdirmiştir.

Hadis-i şerif'lerinde:

“Ben ancak ahlâkın güzelliklerini tamamlamak için gönderildim.” buyurmaktadırlar. (Ahmed bin Hanbel)

Diğer peygamberlerin mümeyyiz vasfı hâline gelen fazilet ve meziyetlerin hepsi birden onda toplanmış, diğer fazilet ve meziyetler ise hepsinin üstüne çıkmıştır.

Allah-u Teâlâ diğer peygamberlere lütfettiği, ikram ve ihsan ettiği bütün fazilet ve meziyetlerin hepsini birden ona bahşetmiş, ona olan ihsanı da hepsinden üstün kılmıştır.

Allah-u Teâlâ'nın ona verdiği ihsan nedir?

Bütün peygamberler onun nurunu taşıyorlardı. Onun zuhuru ile nur nura kavuştu. Nur nurun üzerinde. O nur ona bahşettiği ihsan-ı ilâhî'dir. Bu ihsan hepsinin üstünde bir lütuftur. “Nûrun alâ nûr” olmuş oluyor.

Bir insanda bir veya bir kaç haslet en güzel şekliyle bulunabilir, fakat hepsi birden bulunmaz. Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'de ise insanlarda bulunabilecek istisnasız bütün güzel huylar, fazilet ve keremler kemâl derecesinde bulunmaktadır.

Bu güzellikler kendisi ile başkaları arasında taksim edilmiş de değildir. Böyle olmuş olsaydı, bir kısmı kendisinde kalır, diğerleri başkalarına verilirdi. Halbuki güzellikler bütünüyle kendisinde mevcuttur. Hiç kimsede onun güzel hasletlerinin benzeri ve dengi yoktur.

Bir insan gayret ederek iyi huylara sahip olabilir. Onun terbiyesi ise fıtrîdir, doğrudan doğruya Allah vergisidir.

Hem Allah vergisidir, hem de bizzat mürebbisi de Allah-u Teâlâ'dır.

Bir Hadis-i şerif'lerinde de:

“Beni Rabb'im terbiye etti, edebimi ne güzel eyledi.” buyurmuşlardır. (Câmiü's-sağîr)

O, insan hayatının her safhası için ve her sınıftan insan için; imanda, ibadette, ahlâkta müstesnâ bir numunedir.

Allah-u Teâlâ'nın hangi emrini tebliğ etmişse, yahut kendisi ne emretmişse; onun en güzelini harfiyyen önce kendisi uygulardı.

İnsanlara güzel ahlâkı emretti, kendisi ise bütün güzel huylarla mücessem ve muhteşem bir şekilde fazilet numunesi oldu. Hayatı, Kur’an-ı kerim'in canlı bir levhası, tatbikî bir tefsiriydi. Onun ahlâkı Kur’an ahlâkı idi.

Hazret-i Âişe -radiyallahu anhâ- Vâlidemiz'e Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz'in ahlâkı sorulduğunda:

“Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem-in ahlâkı Kur’an'dı.” buyurdular. (Müslim)

Yani Kur’an-ı kerim'deki bütün hükümlerin tatbiki onun yaşayışında görülmektedir.

Bütün iş ve icraatlarda, ibadet ve taatlerde numune olarak insanlara o yeter.

Onu kimseler tarif edemedi.

“Gel ey Hakkı! Unut halkı, Habib-i Hakk'tan al hulku

Ki Hakk'tan hüsn-i hulk almıştı meccan ol kerem kânı.”

•

Allah-u Teâlâ Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine vaadde bulunurken, onun düşmanlarına da tehditte bulunarak şöyle buyurmaktadır.

“Hanginizin aklından zoru olduğunu yakında sen de göreceksin, onlar da görecekler.” (Kalem: 5-6)

İslâmiyet her tarafa yayılacak, kemâle erecek; onu söndürmek isteyenlerin kendileri ise sönecekler, kahrolup gidecekler.

“Doğrusu senin Rabb'in, yolundan sapanları çok iyi bilir. Hidayete erip doğru yolda olanları da çok iyi bilir.” (Kalem: 7)

Allah-u Teâlâ hidayet bulanın ve aklı başında olanın kendi Peygamber'i olduğuna, yolundan sapanın ve akılsız kimselerin de onlar olduğuna dâir şâhitlik etmektedir.

 

Küfür ve Kâfirler Aslâ Hoşgörülemez:

Kureyş'in ileri gelenleri Muhammed Aleyhisselâm'a gelerek kendi putlarına saygı göstermesi hâlinde, onlar da onun Rabb'ine karşı saygılı olabileceklerini söyleyerek uzlaşma taraftarı olduklarını belirtmek istiyorlardı.

Bu hususta nâzil olan Âyet-i kerime'lerde ise İslâm'la ve İman'la bağdaşmayan hiçbir teklife iltifat edilmemesi beyan buyuruldu:

“(Hakikati) yalan sayanlara boyun eğme! Onlar senin yumuşak ve müsamahalı davranmanı isterler ki, kendileri de sana yumuşak davransınlar.” (Kalem: 8-9)

Âyet-i kerime'de geçen “Müdâhene”, lüzumsuz yere yumuşak davranmak demektir.

Allah-u Teâlâ onu istikamet üzerinde sabit kıldığı için müşriklere meyletmesi kesinlikle imkânsızdı.

Resulullah Aleyhisselâm hiç kimseden çekinmeden, hiçbir kınayıcının kınamasından korkmadan; müşriklerin kötülüklerini ortaya döken Âyet-i kerime'leri yüzlerine çarparcasına okuyordu.

Allah-u Teâlâ hak ve hakikati yalanlayanlara itaat etmesini Resulullah Aleyhisselâm'a kesinlikle yasakladığı gibi, ayrıca her türlü güzel huylardan mahrum olan sapıklara itaat etmesini de yasaklamıştır.

Âyet-i kerime'lerinde buyurur ki:

“Resul'üm! Sakın itaat (ve iltifat) etme alabildiğine yemin eden aşağılığa!” (Kalem: 10)

Eğriye doğruya yemin edip duran âdî kâfire boyun eğme! O ki yaptığı yeminleri maske yapıp, nefsânî arzularını elde etmeye çalışır.

“Daima kusur arayıp kınayana, söz götürüp getirene.” (Kalem: 11)

Onu bunu ayıplar, arkasından çekiştirir, ara bozmak için sürekli lâf taşır, ikiyüzlüdür.

“İyiliği engelleyen, haddi aşan, günahkâra.” (Kalem: 12)

İnsanları imandan ve taatten men eder, zulüm yapar, günahlara dalmaktan çekinmez.

“Kaba ve haşin, bütün bunlardan sonra soysuzlukla damgalanmış kimselerden hiçbirine.” (Kalem: 13)

Yaratılışı kaba, kalbi katı, aslı belli değil nesli belli değil, şerefsizlik onun şiârı olmuş.

“Çok mal ve oğulları vardır diye (sakın itaat ve iltifat etme!)” (Kalem: 14)

Mal ve servetleriyle, oğullarının çokluğu ile gururlanıp böbürlenir. Bu gibi kimseler hiçbir zaman dost edinilmeye lâyık değildir. Görünüşteki iyi hâllerine hiçbir zaman itibar edilmez. Onların aslı ve asaleti işte budur.

“Ona âyetlerimiz okunduğu zaman: ‘Eskilerin masallarıdır!’ der.” (Kalem: 15)

Allah-u Teâlâ'nın indirdiği ilâhî beyanlara: “Eskilerin masalları” deyip geçer. Eski kitaplardan alıp yazdırdığı evhamına kapılır. Allah kelâmı ile geçmişlerin hurafelerini ayıramayacak derecede bir sapıklığa düşer.

“Biz yakında onun burnuna damga vurup işaretleyeceğiz.” (Kalem: 16)

Öyle zelil bir hâle getireceğiz ki, bu zilletini herkes görüp anlayacak.

Müşriklerin önde gelenleri, bu ve benzeri Âyet-i kerime'lerde sıralanan kötülüklerin hepsini veya bir kısmını kendisinde apaçık görüyor ve tedirgin oluyordu.

Nitekim müşrik elebaşlarından Velid bin Muğire, anasının kendisini gayr-i meşru olarak doğurduğunu Kalem sûre-i şerif'inin 13. Âyet-i kerime'si ininceye kadar bilmiyordu.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |