BENİ AFFET ANNECİĞİM!

 

Hatice hanımın başına gelenler, olayın esas kahramanı oğlu Muharrem ve komşu kızı Zeliha’nın acı dolu hayat hikayesinden bir demet olarak sizlere takdim edilecektir.

Hatice hanım, komşu kızı Zeliha’ya oğlu adına ta küçüklük yıllarından göz koymuş, kendine evlat edinmeyi arzulamış, gelini yapacakmış. Onu kem gözlerden kıskanmış, yıllar yılı takibe almış, adeta üzerine titremiş.

‘’-Bak a benim canımın içi, gül kokulu güzel kızım. Seni kem gözlerden bile kıskandım, kimseye varayım, başkasına gönül koyayım deme. Muharrem’le evlendireceğim. O ne derse desin, seni gelin edeceğim a tatlım, gönlümün çiçeği!’’

‘’- Hele zamanı gelsin Hatice ana. Olur inşallah!’’ deyip günleri saymaya, Muharrem’in okulunu bitirmesini beklemeye başlamış. Çeyizini düzmüş. Eline yakılacak kınasını bile hazırlamış. Serpilmiş, büyümüş, herkesin evlat edeceği bir güzellikte, ahlâkta olgunlaşmış. Kız bu ya! İsteyeni çok olur. Gelen giden çoğalmış. Muharrem’in ise gözü okuldan başka bir şeyi görmez olmuş. “İlla da okul” diye tutturmuş. Okuyacak, hoca olacak ve bu millete hizmet edecekmiş. Annesinin ısrarlı isteklerini her defasında reddetmiş.

“-Ben kız falan istemem, okuyacağım, adam olacağım, evlenme işini sonra düşünürüm. Hem sonra kız mı yok? Allah’ın yarattığı mahlukların köküne kıran mı girdi?”

“-Bak oğlum! Beni üzme, yıllarımı sana verdim, yine okursun, evvel Allah seni okuturuz, meraklanma. Zeliha benim göz ağrım. O başkasına yar olursa ben dayanamam. Dünyalarım yıkılır, deliye dönerim.”

Muharrem illa okul illa okul diyerek anasının isteklerini reddetmekte hiçbir sakınca görmez. İstanbul’un yolunu tutar. Büyük şehirdir, okullar çoktur, imkânlar daha fazladır. Bir pansiyona yerleşir, okulun geri kalan son sınıflarını bu dünya incisi şehirde tamamlayacaktır. Annesi diğer oğlu Muharrem’in ağabeyi ile son kez haber gönderir: “-Kızı isteyen çok, bizden haber bekliyorlar, iyice düşünsün, kararını versin” diye.

Muharrem’in ise aldırdığı yok. Zeliha’nın annesi Hacer hanım da Muharrem’den iyi bir damat olacağını düşünmektedir ve:

“-Gelip kızı istesinler, söz keselim, nişan yapalım, oğlan okumasına devam etsin” diye haber göndermektedir. Muharrem bu. Annesinin başına ne tür ibtilaların geleceğini hayalinden bile geçiremez. Kendisinin deliye döneceğini, serserileşeceğini, akli dengesini bir aralık bozup rafa kaldıracağını nereden bilebilirdi ki!. Okumaya devam ederken Zeliha’nın ailesi boşuna ümitlendiklerini görürler ve kızı başka birisine gelin ederler. Hatice hanımın iki gözü iki çeşme, günlerce aylarca ağlamış, gözlerinden kanlı yaşlar dökülmüş, saçlarını yolmuş, aahh edip inlemiş, yine haber göndermiş. Muharrem “-Hayır!” demiş, “İmkânsız evlenmem, okuyacağım.”

“-Son sözün bu mu?” diyen ağabeyine cevabı çok net bir şekilde “-Evet” olmuş. Zeliha gelin giderken, herkes düğün bayram ederken, davullar vurup zurnalar öterken köyde matem havasına bürünen, dünyası yıkılan Hatice hanım düğün alayının geçişini kanlı gözlerle, derin bir teessürle seyre dalmış. Sanki ciğeri sökülüyor, tırnakları kerpetenlerle çekiliyor, dünya başına yıkılıyormuş. Zeliha bindiği atın üzerinde ölüme gider gibi bir buruk ayrılıkla baba evinden bir yaban eve tel duvaklı gelinliği ile yol alırken Hatice hanımın evinin önünden geçerken Hatice hanım ile göz göze gelmişler. Kadın ağlıyor, gelin ağlıyor, dağlar ağlıyor, aylar, yıllar, yollar ağlıyormuş. Olan olmuş ve o anda Hatice hanım çook derinden bir “-Aaaahhh!” çekerek pencerenin önüne yığılıvermiş. Çığlıklar, feryatlar, ağlaşmalar, bağırışmalar birbirine karışmış. Düğün alayı yoluna devam ederken kimi konu-komşu yardıma koşmuşlar, Hatice hanımı doktora yetiştirmişler. Doktor müdahale etmiş, ama doğruca İstanbul’a göndermiş. Ne kadar müdahale edilirse edilsin nafile. Kadın ayağa kalkamayacak şekilde indirme indirmiş, dili tutulmuş, konuşamaz olmuş.

Yıllarca öylece yaşamaya mahkûm olmuş. Muharrem ise okulun son sınıfında adeta aklını oynatacak duruma gelmiş, serserileşmiş, kafayı dağıtmış, mezun olmaya sadece bir ay kalmış. İnsaflı öğretmenler yüzünden zar-zor mezun olmuş. İşe girememiş, öğretmen de hoca da olamamış. Avare avare dolaşmış, aradan yıllar geçmiş. Biraz kafası kendine gelmiş. Annesini ziyarete gelmesine rağmen kimse yüzüne bakmamış, ağabeyi üstüne üstlük bir güzelce de dövmüş. Bağırmış, çağırmış, kapı dışarı atmış.

“-Ulan serseri! Bak anam senin yüzünden ne hallere düştü? Kaybol, gözüm görmesin seni. Bir daha bu kapıda görürsem birkaç organını sakat bırakmadan seni uğurlamam, haberin olsun.”

Dönmüş geriye, mahcup ve mahzun olarak. Bir anneye böyle bir işkence çektirmeye hangi evladın hakkı olabilirdi? Biraz aklı karışır gibi olmuş, “-Ben ne yaptım yahu” diye içinden hayıflanmaya, inlemeye başlamış. Uzun uzun düşünmüş, ama olan olmuş.

İzmir’e Yüksek Tahsil yapmak için gitmiş, yine orada zar-zor okumuş. Öğretmen olmuş. Ne annesini görebiliyor, ne kardeşleriyle buluşabiliyor. Bütün dost kapılar yüzüne kapanmış. Seven kalmamış. Gönüller küsmüş. Bu defa Hatice hanım oğul hasretiyle kavrulmaya başlamış, konuşamıyor, yürüyemiyor, gözleri kapılara bakıyor. Muharrem’i gözetlediği muhakkak. Yıllarca yatağında ahu-zar içinde kaderin acı bir cilvesi olarak yatmaya mahkûm edilmiş. Herkes bu acının ölümle biteceğini, kadıncağızın bir daha konuşamayacağını, ayağa kalkamayacağını zannederlermiş. Ama çok müthiş bir hadise olmuş. Uzun zaman geçtikten sonra Muharrem’in aklı başına gelmiş olmalı ki ölüm pahasına da olsa gidip annesinin ayaklarına sarılacak, öpecek, koklayacak, affını dileyecektir. Öyle olmuş. Nasıl olsa bir yolunu bulup, ağabeyinin evinde olmadığı bir zamanı kollayarak gelip doğruca annesinin ellerine sarılmış, ayaklarının altından öpmüş:

“-Benim güzel anneciğim! Beni affet, bağışla. Sana çektirdiğim yüzünden yıllardır cehennem azabını yaşamaktayım. Ya sen beni affet. Yahut da ben hemen öleyim!...”

Hasta, konuşamayan, ayağa kalkamayan çileli Hatice anne adeta mucizevi bir halde ayağa kalkmış, konuşmaya başlamış, oğlu ile sarılmışlar birbirlerine, doyasıya ağlamışlar, inlemişler, dakikalarca sarılı kalmışlar. Büyük oğlu evine gelince Muharrem’in geldiğini duyunca öfkelenmiş, hadiseyi haber alınca çılgınca sevinmiş, olan bitenden ötürü gözlerine inanamamış, baygınlık geçirmiş. Allah’ın bir lütfu olarak kadın ayağa kalkmış, adeta yeniden doğmuş.

Muharrem düşmüş yeniden yollara. İzin istemiş annesinden. Fakat bir daha aklı eski kıvamını bulmamış. Başkent’te öğretmenliğe başlamış, evlenmiş, çoluk-çocuğa karışmış, yurt-yuva kurmuş. Ama ne huzur var, ne saadet. Bu olayı bize nakleden sevgili ağabeyimizle bayram sohbeti yaparken bir telefon gelmez mi?

“-Aaaa! Muharremciğim! Sen misin? Tanımaz mıyım! Sevgili kardeşim benim. Seninde bayramın mübarek olsun. Gözlerinden öperim, sevgilerimi sunarım. Görüşelim inşallah. Allah’a emanet ol!”

“-Yahu azizim! Tesadüf mü tevafuk mu? Sana anlattığım hikayenin kahramanı Muharrem efendi. Yaz Emir kardeş. Bunu mutlaka yaz. Haa aklıma yeni geldi. Yıllar sonra arkadaşlık dostluk hatırı için bu arkadaşı Ankara’da ziyaret ettik, kitaplarımızı tanıttık. Fakat eski dostluk, arkadaşlık yoktu. Bir rüyası vardı. Onu Hatem’ül Veli Efendi Hazretlerimize arzettik.

Bir inek binbir güçlükle bir yavru buzağı dünyaya getirmiş. Buzağı doğar doğmaz ayağa kalkmış. Kalkar kalkmaz kafasını duvara çarpmış, başından kanlar akmaya başlamış. Bu kadar.”

Buyurmuşlar ki:

“-Efendim! Bir anne binbir güçlükle çocuğunu karnında besler, zamanı gelir dünyaya getirir, pek çok zahmetlere katlanır, sıkıntılara göğüs gerer. Çocuğu ise ona değer vermez, isteğini yerine getirmez, böylece kafasını duvara vurur, yaralar.”

Oysa Zât-ı Alilerinin bu Muharrem efendinin başından geçen hadiselerden haberi yoktur. Bu da onun bir kerameti olarak gönüllerimize nakşedildi. Hayat hayâlat gibi hadiselerle dolu. Annelerimize ne kadar derinden ve gönül dolusu şükranlarımızı arzetsek, ömrümüzü onlara vakfetsek, ayaklarının altını da öpsek yine de haklarını ödemiş olmayız. Değer mi kardeşim üç kuruşluk dünya için anneyi, babayı kırmaya, üzmeye, teessüre düşürmeye. Ne mutlu onların gönüllerini kazanıp dualarını alanlara. Ne behbaht ki onları üzenler. Ki anneye bakın bir çocuk için neler çekiyor, evlat ona neler çektiriyor. Yine anne yüreği ile yanıp tutuşuyor, onu görünce hasretinden şifa buluyor, ayağa kalkıyor.

Elhamdülillah elleri değil ayakları öpülecek, baş tacı yapılacak cennet kokulu annelerimiz var. Geldik-gidiyoruz, bugün üstteyiz yarın altta. Üç kuruşluk dünyaya tenezzül etmeye değmez. Gerekirse üzülelim ama başkalarını üzmeyelim. Annemizi babamızı ise asla. Bu dünya kimseye kalmaz.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |