NE İDİK, NE OLDUK!

Hulefa-i Raşidin

 

Hazret-i Ebu Bekir -Radiyallahu Anh-:

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz vefatı ile neticelenen hastalığı sırasında mihraba yalnız onun geçirilmesini emretmiş, diğer taraftan da:

"Ebu Bekir'in kapısından başka, mescide açılan bütün kapıları kapatınız." buyurmuştur. (Buhârî)

Şeyh Es'ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretleri bu Hadis-i şerif'e:

“Ebu Bekir'in yolunu kıyamete kadar bâki kıl.” mânâsını vermiştir.

İmâm-ı Rabbânî -kuddise sırruh- Hazretleri buyururlar ki:

“Ashâb-ı kiram, kendileri arasında en üstün olarak Ebu Bekir -radiyallahu anh- üzerinde ittifak etmişlerdir.

Ashâb-ı kiram üzerindeki bilgisi en kuvvetli olan İmâm-ı Şâfiî -rahmetullahi aleyh- der ki: ‘Fahr-i Âlem -sallallahu aleyhi ve sellem- ahireti şereflendirdiği zaman Ashâb-ı kiram pek muzdar kaldı. Semâ altında Ebu Bekir -radiyallahu anh-den daha üstün birisini bulamadılar. Onu halife yapıp emrine girdiler.’

Bu söz onun Ashâb-ı kiram'ın en üstünü olduğunda icmâ-ı ümmet bulunduğunu göstermektedir. İcmâ-ı ümmet ise senettir, şüphe edilmemesi gerekir.” (59. Mektup)

Cübeyr bin Mutim -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in yanına gelip dönen bir kadına tekrar gelmesini emredince kadın:

“Gelip de sizi bulamazsam ne yapayım?” diye sordu.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz buyurdu ki:

"Beni bulamazsan Ebu Bekir'e müracaat et!" (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1485)

Bu Hadis-i şerif, kendisinden sonra Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh-in halife olacağını bildiren bir mucizedir.

Resulullah Aleyhisselâm’ın vefatını müteakip müslümanlar Benî Sâide gölgeliğinde toplanarak, onun yerine geçecek şahsın kim olabileceğini görüştüler.

Hayli tartışmadan ve ortaya atılan çeşitli görüşlerin müzakeresinden sonra, Resulullah Aleyhisselâm’ın ilk halifesi olmaya en lâyık şahsın, hastalığı sırasında kendi yerine namaza vekil gösterdiği, dâvetini ilk kabul eden, Hicret’te kendisine refakat etme payesine eren, vefatına kadar da yanından hiç ayrılmayan Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh-in olacağında söz birliğine vardılar.

Kendisi hiç istemediği halde müslümanlar onu kendilerine halife seçtiler. Biat edildiği gün minbere çıkarak şöyle buyurdu:

“Ey Müslümanlar! Sizin en hayırlınız olmadığım halde riyaset makamına geçirilmiş bulunuyorum. Eğer vazifemi gereği gibi güzel yaparsam bana yardım ediniz. Yanılırsam beni doğrultunuz. Doğruluk emanet, yalancılık hiyanettir. Zayıf olanınız hakkını alıncaya kadar benim nazarımda kuvvetlidir. Kuvvetli olan da, hak sahibi kendisinden hakkını alıncaya kadar zayıftır.

Bir millet Allah yolunda cihadı bırakacak olursa, Allah o milleti belâya uğratır.

Ben Allah’a ve Peygamber’e itaat ettiğim sürece siz de bana itaat ediniz. Eğer Allah’a ve Peygamber’ine isyan edersem siz de bana itaat etmekle mükellef değilsiniz.

Haydi şimdi namaza kalkınız. Allah-u Teâlâ’nın rahmetine nâil olasınız.”

Onun bu hutbesi, hilafeti süresince takip edeceği yolun bir nevi hülâsası idi.

İki sene dört ay bu makamda kaldı. İslâmiyete çok büyük hizmetleri dokundu. Muvaffakiyetinin en büyüğü, müslümanlığı asıl şekliyle muhafaza etmekteki gayretidir. İslâmiyet’in hükümlerini onun kadar iyi bilen ve benimseyen ikinci bir fert gösterilemez.

Her tarafta türeyen mürtedler, sahte peygamberler etrafında toplanarak müslümanlığı yıkmaya teşebbüs ederken, bu sahtekârları ortadan kaldırmayı başardı. Bunca hadiseler karşısında hiç metanetini kaybetmedi. Bütün tedbirleri aldı. Ashâb-ı kiram’ın ileri gelenleri ile ve en değerli kumandanlarla istişareler yaptı. Çeşitli mıntıkalara ordular gönderdi. Ayaklanmaları kısa zamanda bastırdı. Resulullah Aleyhisselâm’ın nurunu takip ettiği için muvaffak oldu ve İslâm birliği kısa zamanda tekrar kuruldu.

Bu birliğin yıldırım hızıyla tesisinden sonra müslümanlar onun etrafında birleştiler. Müslümanlık bütün Arap yarımadasına yayılmış, İran ve Bizans hududu dahiline girmişti. Müslümanlığın hariçle vuku bulan bu teması, tarihin en büyük hadiselerinden birisidir.

Memleketi vilâyetler halinde idarî bölümlere ayırmış her vilâyete bir vâli tayin etmişti.

Bu hususta tecrübe görmüş Ashâb-ı kiram’la istişare yapıp, onların görüşlerinden istifade etmekle beraber; mühim ve âni karar verilmesi gereken durumlarda derhal karar vermiş ve haiz olduğu devlet başkanlığının bütün selâhiyetlerini dirayetle kullanmıştı.

İsabetli görüşlülüğü, muamelelerindeki dürüstlüğü, tecrübe ve güngörmüşlüğü, nefsine hakimiyeti ve samimiyeti ile tanınmıştı. En büyük meziyeti azim ve merhametiydi.

Mütevazi fakat vakarlı bir insandı. Halim ve selim yaratılışlı, son derece yumuşak ve şefkatli idi. Fakat vazife ve mesuliyet işlerinde zerre kadar müsamaha göstermediği gibi, din ve devlet işlerinde de en küçük bir tereddüte ve müsamahaya göz yummazdı. Hiddeti, cesareti ve dirayeti hemen farkedilmezdi.

Halkın dertlerine ortak olur, yoksullara yardım ederdi.

Gönderdiği her askeri birliğe ve başlarına öğüt ve vasiyette bulunurdu. Allah-u Teâlâ’nın düsturuna uymayı, birbirleriyle iyi geçinmeyi, cemaatle namazı ihmal etmemelerini ve tam vaktinde kılmalarını tenbihlerdi.

Buyururdu ki:

“Kim nefsini düzeltir, itaatlı kılarsa, Allah da halkını düzeltip kendisine itaatlı kılar.”

Devrinde müslümanlığın binası o kadar sağlam temellere oturtulmuştu ki, kendisinden sonra halife olan Hazret-i Ömer -radiyallahu anh-e hemen büyümeye hazır bir devlet, düzen altına alınmış çok güçlü bir topluluk bırakmıştı.

Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh- çok zengin bir insan olmasına rağmen tüm malını, mülkünü İslâm için harcamış vefatında ise geriye bir devesi ve bir kat elbisesi kalmıştır.

Onun bütün dehâ ve dirayeti, karar ve ısrarı yalnız ve yalnız Allah-u Teâlâ'nın biricik Habib-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine uyması ve o Nur'u takip etmesi sebebiyledir.

Hicretin 13. senesinde Cemaziyelâhir ayının 21. Salı gecesi 63 yaşlarında olduğu halde ebedî saâdetler âlemine göç etmişlerdir.

•

Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh- Efendimiz’i sevebilme lütfunu Allah-u Teâlâ'dan dilemek lâzımdır. Bir mahlûkun kuvve-i beşeriyesi onun büyüklüğünü anlayamaz. Allah-u Teâlâ'nın müstesna kullarındandır.

Allah'ım çok sevdirdiği için, biz onları anarken “Müslümanların ilâcı” diye vasıflandırırız. Anlaşılması için mevzu arasında “Sıddık-ı Ekber” deriz. Fakat fakirin yanındaki ismi budur. Hep bu isimle anarız. O her hastalığa bir ilâçtır. Her derde şifâdır. Bunu böyle kabul etmişizdir.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |