HAZRET-İ MUHAMMED Aleyhisselâm

Hâşim

 

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in ikinci kuşaktan dedesi Hâşim; Abd-i Menaf’ın oğulları içinde en şöhretlisi, en zengini ve kavminin ulusu idi. Cömertliği ile de tanınmıştı. Bollukta ve darlıkta, her zaman sofrası açık ve kurulu durur, hiç kaldırılmazdı.

Hacc mevsiminde hacıları misafir etmeye halkı dâvet eden dedesi Kusayy gibi, o da Kâbe’yi ziyarete gelenleri Allah’ın misafirleri bilir ve halkı onlara ikramda bulunmaya teşvik ederdi.

Onun zamanında Mekke’de ticari hayat son derece canlanmıştı. Kışın Yemen’e yazın Suriye’ye olmak üzere büyük ticaret kervanlarını o başlatmıştı. Mekke’liler onu sever ve sayarlardı. O ise Mekke halkının refahı için elinden geleni yapardı.

Suriye’ye yaptığı seferlerden birinde Medine’de bulunduğu bir sırada, Neccar oğulları’na mensup Selmâ adında bir kadınla evlendi. Sonra seferlerine devam ederek Suriye’ye gidip geldi. Bunlardan birinden dönerken Gazze’de hastalanarak öldü, yerine kardeşi Muttalip geçti. Hâşim öldüğü sırada karısı hâmile idi, bir erkek çocuk dünyaya getirdi, adını Şeybe koydular.

Şeybe sekiz yaşına kadar annesiyle beraber Medine’de kaldı. Daha sonra amcası Muttalip, yeğenini alıp Mekke’ye götürdü. Şehre girerken terkisindeki çocuğu görenler, kölesi zannettiler ve ona Muttalip’in kölesi mânâsında “Abdülmuttalip” dediler. O günden sonra Şeybe’nin adı Abdülmuttalip olarak kaldı.

Abdülmuttalib’i amcası yetiştirdi ve ölümüne yakın bir zamanda: “Babanın yerine sen lâyıksın!” diyerek kabile reisliği görevini ona devretti.

 

Abdülmuttalip:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in dedesi olan Abdülmuttalip; yüksek karakterli, iyi kalpli, inançlı, adaletli, halk tarafından sevilen ve hürmet edilen bir başkandı. Kötülük yapanları kamçısı ile korkutur, zulme ve haksızlığa meydan vermezdi. Verdiği sözü yerine getirir, misafirleri ağırlardı. Kureyşliler ona: “İkinci İbrahim” derlerdi. Aç ve yoksul insanları doyurmaya çalışmakla kalmaz, aç ve susuz kalan hayvanları bile düşünürdü.

Ömrünün sonuna doğru puta tapmayı içki içmeyi terketmiş, Kâbe’nin çıplak olarak tavaf edilmesini yasaklamıştır. Allah’ın ve ahiretin varlığına inanmış, zaman zaman Hirâ mağarasına çekilerek ibadetle meşgul olmuştur. Haram aylara riâyet eder, Kâbe’yi çok çok tavaf ederdi.

Hacıların suyunu temin etmek, Zemzem suyuna bakmak vazifesi olan “Sikaye” ile, onları misafir etmek vazifesi olan “Rifâde”ye o bakıyordu. Bilhassa Sikaye işi çok güçtü. Çünkü Zemzem kuyusu kurumuştu. Cürhümlüler düşman saldırısından canlarını kurtarmak için Mekke’yi terketmek zorunda kalmışlar, kaçarken de Kâbe’nin hazinesinden birçok eşyayı Zemzem kuyusuna atmışlar, üzerine taş toprak doldurup yerini kaybetmişlerdi. Kuyu asırlarca böyle kaldı.

Abdülmuttalib’e rüyâsında Zemzem’in yeri gösterildi ve onun bu kuyuyu tekrar açması istendi. Oğlu Hâris’le beraber rüyâda gösterilen yeri kazdıklarında Zemzem tekrar fışkırmaya başladı. Kuyudan kılıçlar, zırhlar ve altından iki geyik heykeli çıktı.

Kâbe’ye birkaç adım mesafedeki bu kuyuyu Abdülmuttalip kendi mülkiyetine geçirmek isteyince, Kureyşliler etrafını sardılar: “Bu bizim atamız İsmail’in çeşmesidir, bunda bizim de hakkımız var.” dediler. Çok şiddetli münakaşalara rağmen kuyuyu mülkiyetine geçirdi. Böylece hacılara su içirme vazifesine, Zemzem suyunu ikram etme işi de dahil oldu.

Kureyşliler’in baskıları karşısında kendisini savunmakta güçlük çeken Abdülmuttalip, on oğlu olduğu takdirde birisini Kâbe’nin yanında kurban edeceğine dair adakta bulunmuştu. Allah-u Teâlâ onun bu duâsını kabul etti ve ona on erkek çocuk bahşetti.

Zamanla çocuklar büyüdüler. Gördüğü bir rüyâ üzerine adağını yerine getirmek istedi. Hangi oğlunu kurban etmesi gerektiğini öğrenmek için çektiği kura Abdullah’a çıktı. Abdülmuttalip, oğlu Abdullah’ı kurban etmeye kalkışınca kendi kızları ve Kureyş’in ileri gelenleri bu işe şiddetle karşı çıkmışlar, böyle bir şey yaptığı takdirde bunun kendisinden sonra kötü bir âdet haline gelebileceğini hatırlatmışlar, ayrıca adak borcundan kurtulmak için Abdullah’ın yerine deve kurban etmenin daha uygun olacağını söylemişlerdir. Bunun üzerine Abdülmuttalip Abdullah’ın yerine yine kura usulüyle belirlenen yüz deveyi kurban etti. Bu sebepledir ki Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz İsmail Aleyhisselâm ile babası Abdullah’ı kasdederek:

“Ben iki kurbanlığın oğluyum.” buyurmuşlardır. (Hâkim)

Abdülmuttalip seksen iki yaşında öldü, Hacûn kabristanında büyük dedesi Kusayy’ın yanına defnedildi.

Hâşim’in nesli yalnız onunla devam ettiği için, vefatı ile Hâşimoğulları’nın nüfuzu azalmış oldu. Bu sebeple Ümeyye oğulları’ndan Harb bin Ümeyye, Abdülmuttalib’in yerine geçti. Sadece Sikaye vazifesi Abdülmuttalib’in oğlu Abbas’a kaldı.

 

Abdullah:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in babası Abdullah, gerek kendi kardeşleri, gerekse akranları arasında çok beğenilen bir genç idi. Yüzünde diğer gençlerde bulunmayan bir güzellik ve parlaklık vardı. Annesi Fâtıma bin Amr’dır.

Esed oğulları’ndan Varaka bin Nevfel’in kızkardeşi Kuteyle zengin bir kadındı. Abdullah’ın yüzündeki nuru görünce çırpınır gibi oldu ve: “Gel yanımda biraz kal, benimle konuş, kurban ettiğiniz yüz deveyi ben sana hediye edeyim.” dedi. Fakat Abdullah: “Ben harama yaklaşmam!” diyerek reddetti.

Abdullah çeşitli kadınlardan aldığı evlenme tekliflerini hep geri çeviriyordu. Nihayet babası onu Âmine ile evlendirdi. Kureyş geleneğine göre, Abdullah nikâhlısının evinde gerdeğe girdi ve orada üç gün kalarak kendi evlerine yerleştiler.

Kureyş kızlarından onunla evlenemediklerine üzülenler oldu. Bu üzüntülerini şiirle dile getirmekten kendilerini alamadılar.

Abdullah’ın alnında parlayan nûr Âmine’ye geçtikten sonra, bir gün, daha önce kendisine yüz deve teklif eden kadına rastladı. Kadın hiç ses çıkarmıyordu. “Niçin o günkü gibi değilsin, yoksa sen de mi haramdan korkar oldun?” deyince şöyle cevap verdi: “Hayır hayır, o gün senin alnında görülmemiş bir nur vardı. Şimdi o nuru göremiyorum.”

Abdullah bu izdivaçtan birkaç ay sonra bir ticaret kafilesi ile Şam’a, Gazze’ye gitti. Dönüşte Medine’de hastalandı, babasının dayıları olan Adiy bin Neccar oğulları’nın yanında bir ay kadar hasta yattıktan sonra vefat etti. Kervan Mekke’ye gelince onun hastalık haberini getirdi.

Abdülmuttalip hemen oğlu Hâris’i Medine’ye gönderdi ise de, olan olmuştu. Hâris, kardeşinin acı ölüm haberini Mekke’ye getirdi. Abdullah’ın bu vakitsiz ölümü âile efradını derin bir teessür içinde bıraktı. Abdullah vefat ettiğinde yirmi beş yaşlarında idi.

 

Âmine:

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz’in annesi Âmine, soy ve mevki bakımından Kureyş kadınlarının en üstünü olup; babası Vehb bin Abd-i menâf, Zühre oğulları’nın reisi idi. Kızının tahsil ve terbiyesine ihtimam göstermişti. Annesi Berre ise aynı kabilenin Abdüddar oğulları koluna mensuptu. Abdullah’ın vefatından iki ay sonra Muhammed Aleyhisselâm’ı dünyaya getirdi. Peygamber -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Arabistan’da Hicaz bölgesinde Mekke şehrinin Hâşim oğulları mahallesinde, pazartesi günü sabaha karşı doğdu.

Doğumu Hicret’ten elli üç yıl önce, Fil yılında, Milâdî 571 yılının 20 Nisan’ında, Rebiülevvel ayının 12. gecesine rastlamaktadır.

Doğum gecesinde Abdurrahman bin Avf -radiyallahu anh-ın annesi Şifâ Hatun ebelik yapmış, Ümm-ü Eymen de hizmet etmişti.

Doğumda hazır bulunanlardan Fâtıma, o gece evin nurla dolduğunu, yıldızların üzerlerine dökülecekmiş gibi sarktıklarını gördüğünü söylemiştir.

Annesi doğum sancılarını hiç hissetmemiş, anadan sünnetli ve göbeği kesik olarak doğmuş, o gece mecûsilerin bin yıldan beri yanmakta olan ateşgedeleri sönmüş, İran’da Sâve gölünün suları çekilmiş, suyu kesilmiş olan Semâve vâdisini su basmış, Kisrâ’nın sarayından on dört şerefe yıkılmış... O gece bazı olağanüstü hadiseler cereyan etmişti. Ayrıca Kâbe’deki büyük putların yüzüstü yere düştüğü görülmüştü.

Abdülmuttalip torununun doğduğunu duyunca çok sevindi, hemen ayağa kalkıp yanındakilerle beraber görmeye geldi ve kucağına alarak Kâbe’ye getirdi. Duâ edip şükranını arzettikten sonra annesine gönderdi. Doğumun yedinci gününde ise develer, davarlar keserek Kureyşliler’e bir ziyafet verdi.

Kendisine çocuğun ismini sorduklarında “Muhammed” olduğunu söyledi. Bunu duyanlar hayret ettiler. “Niçin atalarının isimlerinden birini takmadın?” dediklerinde:

“Gökte ve yerde methedilsin diye bu ismi koyduk.” dedi.

Âmine doğumdan sonra çocuğunu bir süre yanında tutmuş, ardından da süt anneye vermiştir. Dört yaşlarında iken onu tekrar yanına almış ve iki yıl daha beraber kalmışlardır.

Âmine âilenin dayıları sayılan Neccar oğulları ve Abdullah’ın kabrini ziyaret etmek için, oğlunu ve hizmetçisi Ümm-ü Eymen’i de yanına alarak Medine’ye gitti. Orada bir ay kaldılar. Dönerlerken Ebvâ denilen yerde Âmine âniden hastalanarak vefat etti ve oraya defnedildi.

Âmine ölmeden önce şu sözleri söyledi:

“Her yaşayan ölür, her yeni eskir, her çok azalır, her büyük fenâ bulur. Ben de öleceğim, fakat ebedî anılacağım. Çünkü arkamda hayırlı bir halef bırakıyorum.”

Ümm-ü Eymen çocuğu alarak Mekke’ye getirmiş ve dedesi Abdülmuttalib’e teslim etmiştir.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz altı yaşında olmasına rağmen, muhabbetle sevdiği annesinin vefatında acısı çok büyük olmuştu. Daha sonraları seferleri esnasında Ebvâ’dan her geçişinde annesinin kabrini ziyaret eder, onun rikkat ve şefkatini hatırlayarak gözyaşlarını tutamazdı. Ümm-ü Eymen’i ise her görüşte:

“Benim, anamdan sonra anam sensin.” diyerek iltifat eder, şükran duygularını belirtirdi.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |