SAPTIRICI ÖNDERLER ve ONLARA TÂBİ OLANLARIN
CEHENNEMDEKİ DURUMLARI

Allah-u Teâlâ saptıranlarla sapanların cehennemdeki pek hazin manzaralarını tasvir edip ibretli bir tablo halinde akl-ı selim sahiplerinin gözleri önüne sermektedir.

Bu sapıtıcılar ve onlara uyanlar şeytanın dostu ve askeridirler, şeytan taraftarıdırlar. Dost edindikleri şeytanla birlikte cehenneme atılacaklardır.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Onlar ve azgınlar tepetakla oraya atılırlar. İblis’in bütün askerleri de.” (Şuarâ: 94-95)

“Onlar” imamlardır, “Azgınlar” ise etrafında olanlardır. İşte onların sonu budur.

O zamana kadar arkadaş idiler. Fakat oraya atıldıklarında şöyle diyecekler:

“Ey şeytan! Keşke benimle senin aranda gün doğusu ile batısı kadar uzaklık olsaydı. Ne kötü arkadaşmışsın sen!” (Zuhruf: 38)

Onlara tâbi olanlar, kendilerini sapıtıp cehenneme götürenlere lânet ederler ve en büyük düşman kesilirler. Nedâmet çok, faydası hiç yok. Hep birlikte ebedî olarak cehennemdedirler.

Niçin? Cenâb-ı Hakk’ın emir ve nehiylerine inanmayıp şeytana tâbi olan imansız insan şeytanlarına uydukları için.

•

Dünyada iken şer kapısını açıp onun tellallığını yapan, kendilerine tâbi olanları yoldan çıkarıp saptıran küfür liderleri; kendilerine uymalarından gurur duydukları kimselerle beraber o gün cehenneme atılırlar.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Allah’ın nimetini nankörlükle karşılayanları ve (peşlerine taktıkları) toplulukları helâk olacakları yere, yaslanacakları cehenneme götürenleri görmedin mi?” (İbrahim: 28)

Gördün mü bunlara benzer bir kimseyi? Elbette ki sen onların bu menfur durumlarını çok iyi biliyorsun!

“Onlar cehenneme girecekler. O ne kötü bir karargâhtır!” (İbrahim: 29)

Cehennem durulacak yerlerin en kötüsüdür.

“Allah’ın yolundan saptırmak için O’na ortaklar koştular.” (İbrahim: 30)

Liderlerini ilâh edindiler, Allah’a ibadet eder gibi onların peşlerinden gittiler. Halkı Allah yolundan çevirip küfre sürüklediler.

“De ki: Bir süre yararlanın! En son varacağınız yer ateştir!” (İbrahim: 30)

İçinde bulunduğunuz çirkefliği sürdürün. Şunu unutmayın ki, ahirette cehenneme atılacaksınız.

Cehennemin kendileri için hazırlandığını görünce, bu gibi kimselerin bürünecekleri hâl ve ahvâl hiçbir kelime ile ifâde edilemez.

“Başlarını dikerek koşarlar. Gözleri kendilerine bile dönüp bakamayacak şekilde sabit kalmış.

Gönülleri ise bomboştur.” (İbrahim: 43)

Başlarına gelecek felâketler, dehşetler, onları bu hale getirecektir. Kafalarında akıl, kavrayış ve anlama adına hiçbir şey kalmayacaktır.

•

“Resul’üm! İnsanları azabın kendilerine geleceği (kıyamet) gününden korkut!” (İbrahim: 44)

O müthiş günü düşünsünler, şimdiden kendilerine gelsinler.

“Zulmedenler diyecekler ki:

Ey Rabb’imiz! Yakın bir süreye kadar bize zaman tanı da senin dâvetine uyalım ve Peygamber’ine tâbi olalım.” (İbrahim: 44)

Fakat bütün bu temennileri neticesiz kalır. Allah-u Teâlâ onların bâtıl üzerindeki ısrarlarını hiç şüphesiz ki bilmektedir.

Kınamak ve susturmak için taraf-ı ilâhî’den onlara şöyle denilir:

“Siz daha önce sonunuzun gelmeyeceğine yemin etmemiş miydiniz?” (İbrahim: 44)

Gururlu bir biçimde öyle büyük hayaller peşindeydiniz ki, ahirete göçeceğiniz hiç aklınıza gelmiyordu.

“Halbuki siz kendilerine zulmedenlerin yurtlarında oturmuştunuz.” (İbrahim: 45)

Ehl-i hakikatın yolunda oturdular, “Ehl-i hakikat biziz!” dediler, yol kesici oldular.

“Onlara neler yaptığımız da size açıklanmıştı ve size misaller de vermiştik.” (İbrahim: 45)

Niçin o uyarmalardan istifade ederek uyanmadınız, ibret ve ders almadınız.

“Gerçekten onlar kurmak istedikleri tuzağı kurmuşlardı. Oysa tuzakları dağları yerinden oynatacak (cinsten) olsa bile, onların tuzakları Allah’ın katında idi.” (İbrahim: 46)

Onlarınkinden daha büyük bir düzen ile onları cezalandıracak, farkında olmadıkları bir yerden azapları gelip onları bulacaktır, Allah-u Teâlâ onların her birinden intikam alacaktır.

“Sakın Allah’ın elçilerine verdiği sözden cayacağını sanma! Muhakkak ki Allah Azîz’dir, intikam sahibidir.” (İbrahim: 47)

Bir şey yapmak istediği zaman kimse O’na mani olamaz, O’na karşı hiç kimse düzen kuramaz.

“Bütün insanlar tek ve Kahhar olan Allah’ın huzuruna çıkarlar.” (İbrahim: 48)

Hiçbir şey onları örtmeyecek, hiçbir kimse onları koruyamayacaktır. Artık gaflet perdesi ile kapanmış olan gözler açılmış, gizli kalan hakikatler bütün açıklığı ile ortaya çıkmıştır.

•

Allah-u Teâlâ şeytanı ve onun şaşırtıp yoldan çıkardıkları kimseleri cehenneme koyacağını vâdetmişti.

“Allah: ‘Sizden önce geçmiş cin ve insan toplulukları ile beraber ateşe girin!’ der.” (A’raf: 38)

Her nankörü, her zorbayı ahirette evvelâ kaynar suya atar, sonra da cehenneme sokar.

Nitekim Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:

“Amma yalanlayıcı sapıklardan ise; işte ona da kaynar sudan bir ziyafet ve cehenneme atılma vardır. Kesin gerçek budur işte!” (Vâkıa: 92-95)

Ve bunun inkârı mümkün değildir, bu bir doğru haberdir.

Onlar cehenneme ilk geldiklerinde, kendilerine çekilecek ziyafet, karınları eritecek olan kaynar sudur.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Başlarının üstünden de kaynar su dökülür. Bununla karınlarındaki şeyler ve derileri eritilir.” (Hacc: 19-20)

Zira insan çok zâlim ve çok nankördür. Bu zulmünden ve bu nankörlüğünden ötürü bu ebedi azaba müstehak olmuş oluyor.

Öncekiler ve sonrakiler hepsi birleşirler. Hep beraber cehenneme girdiklerinde birbirlerinden son derece nefret duyarlar, birbirlerine lânet yağdırırlar.

“Her ümmet (topluluk) girdikçe kardeşine (kendini saptıran yoldaşına) lânet eder.” (A’raf: 38)

Saptırıcı önderlerle onlara şuursuzca uyan şakşakçılar bir araya gelince husumet ve karşılıklı tartışmalar başlar.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Hepsi birbiri ardından cehennemde toplanınca, sonrakiler öncekiler için: ‘Ey Rabb’imiz! Bizi saptıranlar işte bunlardır. Bunlara ateşten bir kat daha fazla azap ver!’ derler.” (A’raf: 38)

İki taraf da sapıklıkta ortaktır. Çünkü öndekiler sapıtmışlar, sonrakiler de bu sapıtmayı kabullenmişlerdir. Uyan ile uyulan birbirinden karşılıklı kuvvet almıştır.

Hırlaşmalar ve ithamlar işte böyle başlar. Körükörüne peşlerinden sürüklendikleri ve felâket-i ebediyeye düşmelerine sebep oldukları önderlerine Allah-u Teâlâ’dan: “Ey Rabb’imiz!” diye başlayarak, kat kat cezalar vermesini isterler.

Çünkü onlara uydukları ve kâfirlikte peşlerinden gittikleri için sapıklığa düşmüşler, onların açtığı çığırda yürüdükleri için cehenneme müstehak olmuşlar.

“Allah da: ‘Zaten hepsinin azabı kat kattır, fakat siz bilmezsiniz.’ buyurur.” (A’raf: 38)

İstedikleri kat kat azap hem kendileri için hem de onlar içindir. İki taraf da sapıklıkta ortaktır. Kitleleri bâtıl yollara sürükleyen küfür liderleri hem kendi kâfirliklerinden, hem de başkalarını doğru yoldan saptırdıklarından ötürü; körü körüne bunların peşinden sürüklenenlere de hem kâfir olduklarından, hem de gönül rızası ile sapık liderleri taklit etmelerinden dolayı iki kat azap göreceklerdir.

Uyan da uyulan da birbirlerinden karşılıklı kuvvet almışlar, şirretliklerini beraberce yapmışlardır. Şimdi ise hem kendileri için hem de şuursuzca kabullendikleri fırkalar için ne kadar acıklı azaplar karşılarına çıkmıştır.

Kendilerine kat kat ceza verilecek kimseler inkâra veya sapıklıklara önderlik ettikleri, yahut mevkileri itibariyle güzel davranışlarda bulunmaları gerekirken bunu yapmayıp icraatlarıyla diğer insanlara kötü örnek oldukları, peşlerine taktıkları insanları dalâlete sürükleyip bâtıla daldırdıkları için bu cezaya müstehak olmuşlardır.

Bu gibi kimselere kendi günahları ile birlikte, işlenmesine sebep oldukları günahlardan da ceza verilecektir.

“Öncekiler de sonrakilere derler ki: Sizin bize hiçbir üstünlüğünüz yok.” (A’raf: 39)

Biz de sizlere sapıklık ve azaba müstehak olma bakımından eşitiz. Sizlere de uyarıcı gelmişti, Hakk’ın emirleri tebliğ edilmişti. Neden bize tâbi oldunuz?

Sapık önderler bu sözü kendilerine uyanlara yürek soğutma yoluyla söylerler. Çünkü onlar liderlerinin azaplarının iki kat olmasını istemişlerdi.

Orada buna benzer suçlamalar ve lânetleşmeler sürüp gider. Hiçbirisi suçu üzerine almak istemez. Ceza yapılan işin cinsinden olduğu için, dünyadaki mâlâyâni tartışma ve suçlamalar orada da devam eder.

Ve taraf-ı ilâhîden onlara şöyle denilir:

“O halde siz de kazandıklarınıza karşılık tadın azabı!” (A’raf: 39)

Sizin cezanız da öyle fazlasıyla olacaktır. İnatçı bir azgınlığın cezası da elbette böyle kat kat bulunacaktır.

•

Bu gibi kimseler cehennemin alt derecelerinde birbirleriyle hasımlaşır, mesuliyeti birbirine atmaya çalışırlar.

Âyet-i kerime’de:

“Onlar birbirlerini suçlayıp çekişirler.” buyuruluyor. (Saffat: 27)

Sapıtıcıların peşine takılanlar, kendilerinin sonsuz bir felâkete düşmelerine sebep oldukları için onlara büyük bir kin ve öfke duyarlar. “Sen bizim buraya girmemize sebep oldun!” diyerek, leş üzerine üşüşen kargalar gibi üzerlerine üşüşürler.

İleri gelenlerine:

“Siz bize sağdan gelir, suret-i haktan görünürdünüz!” derler. (Saffat: 28)

Öyle suçlayıcı iddiâlarda bulunurlar ki, maksatları suçu üzerlerinden atmak ve kurtulmak. Fakat ne mümkün!

Bâtılı süslerler, hak diye gösterirlerdi. Günahları sevap diyerek onlara işlettirirlerdi. Kendilerini hayrat ve hasenâta sevketmek, doğru yolu göstermek istediklerini söyleyerek onları kandırıp Allah yolundan alıkoyarlardı. En güvendikleri noktalardan yanlarına sokulur, onları ayartmaya çalışırlardı.

Kimileri de kuvvet ve tahakküm ile, sahip olduğu makamın forsunu kullanarak, halkı Allah’ın dininden uzaklaştırmak isterdi.

Bu sefer kodamanlar ileri atılırlar, haklarındaki ithamları reddederek, mesuliyeti onlara yüklemek isterler.

Ve derler ki:

“Hayır! Zaten siz inanan kimseler değildiniz.” (Saffat: 29)

Ki, sizi imandan küfre çevirdiğimize dair iddiâlarınız doğru sayılsın. İman etmek imkânınız olduğu halde yüz çevirmiştiniz, kendi isteğinizle küfrü tercih etmiştiniz.

“Bizim sizi zorlayacak bir gücümüz yoktu, siz kendiniz azgın bir topluluk idiniz.” (Saffat: 30)

Serbest iradenizle sapıklığı tercih ettiniz. Bizim sizi dâvet ettiğimiz yolun doğruluğuna dair elinizde kesin bir delil de bulunmuyordu. Tercihinizi kötülüğe kullandığınız için davetimizi kabul ettiniz ve bize uydunuz.

“Artık Rabb’imizin sözü bize hak oldu. Azabımızı muhakkak tadacağız.” (Saffat: 31)

Hepimiz O’nun tehdit ettiği azaba mahkûm olduk, kesinlikle bu azabı tadacağız, hiç kurtuluş imkanımız yok.

“Evet biz sizi kışkırttık. Çünkü kendimiz azgındık.” (Saffat: 32)

Bizim gibi olmanız için sizi azdırmak istemiştik. Siz de sapıklığa meyliniz sebebiyle bize uydunuz. Bu hususta bizi kınamayın.

Dünyada yaptıklarının karşılığı olarak, Allah-u Teâlâ’nın kesin hükmü ahirette gerçekleşmiş olur:

“O halde o gün hepsi azapta müşterektirler. “ (Saffat: 33)

Sapıklıkta ortak oldukları gibi, cehennem azabına çarptırılmakta da ortaktırlar. Zehirli propagandalarına aldanarak doğru yoldan çıkmış oldukları için bu cezaya müstehak olmuşlardır.

“Biz suçlulara böyle yaparız.” (Saffat: 34)

Onları böyle azaplara uğratırız.

•

Uyanlar cehennemde lâyık oldukları cezalarını çekerlerken zebaniler saptırıcı önderlere şöyle seslenirler:

“İşte şunlar peşinize düşüp sizinle beraber gerçeğe karşı direnenlerdir.” (Sâd: 59)

Ömürlerini sizin peşinizde körü körüne geçiren uyruklarınız da sizinle beraber en acı bir şekilde azap göreceklerdir.

Onlar da son derece öfkeyle cevap verirler:

“Onlara merhaba yok, rahat yüzü görmesinler. Çünkü onlar da ateşe girmişlerdir.” (Sâd: 59)

Dünyada iken kendilerine uymalarından gurur duydukları kimseleri artık görmek istemiyorlar.

Buna karşılık olarak uyruklar da onlara cevap vermekten geri kalmazlar:

“Asıl size merhaba yok! Siz rahat yüzü görmeyin! Bunu başımıza getiren sizsiniz.

Ne kötü bir durak!” (Sâd: 60)

Saptırıcı önderlere uymanın acı ızdırabını çok acı bir şekilde çeken uyruklar güruhu, kin ve intikam duyguları ile dolup taşarak Allah-u Teâlâ’ya yönelirler.

Derler ki:

“Ey Rabb’imiz! Bunu bizim başımıza kim getirdiyse, ateşte azabını kat kat artır.” (Sâd: 61)

Hem kendi sapıklığının, hem de başkalarını yoldan çıkarmanın cezâsına uğramış olsun.

Aslında burada onlara karşı duydukları kin ve nefreti dünyada iken duymaları gerekiyordu. Onlara uydukları takdirde başlarına böyle bir felaketin geleceği apaçık belli idi. Allah-u Teâlâ Kelâm-ı kadim’inde Resulullah Aleyhisselâm Hadis-i şerif’lerinde açık açık ferman buyurmuştur.

İnananlar işitmişler, itaat etmişler, onlardan irtibatlarını tamamen kesmişler, Hazret-i Allah ve Resulü’nün yoluna koyulmuşlardır. Şimdi onların böyle bir sıkıntı ve dertleri yok. Şimdi onlar cennetlerde mutluluk içinde yaşıyorlar. Hakk’a ve hakikata sarılmanın, Allah yolunun yolcularının izini takip etmenin mükâfatını bol bol alıyorlar.

Onlar ise bütün uyarılara rağmen gerçeğe karşı direnmişler, hakikata kulak tıkamışlar, gözü yumuk bakmışlar. Ecel onları tam bu hallerinde iken yakalamış.

İş işten geçtikten sonra yalvarıp yakarıyorlar:

“Ey Rabb’imiz! Cinlerden ve insanlardan bizi yoldan çıkarıp sapıtanları bize göster. Onları ayaklarımızın altına alalım da en alçaklardan olsunlar!” (Fussilet: 29)

İnsanları saptırıp yoldan çıkaranların, dinden diyanetten, ahlâk ve fazilet değerlerinden mahrum bırakanların büyük bir azaba uğrayacaklarında şüphe yoktur. Fakat Allah-u Teâlâ’nın kendilerine verdiği aklı kullanmayıp, dinin ilâhi beyanlarını dinlemeyip, bu gibi saptırıcıların gösterdikleri çıkmaz yollara sapan kimseler de onlar gibi azaba müstehak olmuşlardır. Kendilerini mazur göstermeye asla salâhiyetleri olamaz.

İçleri intikam ateşiyle yanıp tutuşmaktadır. Kahırlarından ne yapacaklarını ne söyleyeceklerini bilemezler. Bir netice vermeyeceğini bildikleri halde, değişik ifadelerle tekrar tekrar ilticâ ederler:

“Ey Rabb’imiz! Biz yöneticilerimize ve büyüklerimize uymuştuk, onlar da bizi yoldan saptırdılar.” (Ahzab: 67)

“Ey Rabb’imiz! Onlara iki kat azap ver. Onları büyük bir lânete uğrat!” (Ahzab: 68)

Halbuki kendilerine ne emretmişlerse yapmışlar, onlara uydukları için zaten bu hale düşmüşlerdi. Şimdi ise pişmanlıklarına pişmanlık katıyorlar, Allah’a ve Resulü’ne itaat etmediklerine nedamet ediyorlar. Fakat hiç faydası yok.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde onların bu tartışmasının kesinlikle olacağını beyan buyuruyor:

“İşte cehennemliklerin birbirleriyle bu şekilde tartışmaları gerçektir, muhakkak olacaktır.” (Sâd: 64)

•

Gözleriyle ayan-beyan gördükleri bu azap gibi, Allah-u Teâlâ onlara amellerinin cezasını pişmanlık ve kahırla ödetecektir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“O zaman küfür öncüleri azabı görünce kendilerine uyanlardan hızla uzaklaşıp giderler ve aralarındaki bütün bağlar kopar.” (Bakara: 166)

Herkes kendi derdine düşer. Hepsi de aynı girdabın içindeler. Ektiklerini biçip ettiklerini buluyorlar.

Körü körüne uydukları sapık liderler onları yüzüstü bırakır giderler. Dünyadaki gibi baş olmak iddiasında bulunamazlar. Her şeyden vazgeçerler. Aralarındaki bütün ülfet ve muhabbet sebepleri ortadan kalkar. İttifak etmek üzere yaptıkları yeminleri ve anlaşmaları bozulur.

“Onlara uyup arkalarından gidenler ‘Ah ne olurdu, bir daha dünyaya gitmemiz mümkün olsaydı da, şimdi onların bizden uzaklaştıkları gibi, biz de onlardan uzaklaşmış olsaydık!’ derler.” (Bakara: 167)

Fakat ne çare ki, o sözleri olmayacak bir şeyi temenni etmek kabilindendir.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Böylece Allah onlara bütün yaptıklarını hasretler ve pişmanlıklar halinde gösterecektir.

Onlar cehennemden çıkmayacaklardır.” (Bakara: 167)

“Tat bakalım! Hani sen kendince çok üstün, çok şerefli bir kimse idin!” (Duhan: 49)

İkaz edildikleri halde bu ikazlardan nefret duyanlar var ya, iman ettikleri saptırıcı imamlarla cehenneme girdikleri zaman ne kadar pişmanlık duyacaklar.

“Ah keşke dinleseydik! Hazret-i Allah’a ve Resulü’ne iman etseydik. Allah-u Teâlâ’nın dâvetçisi bize hep O’nun kelâmını önümüze çıkarıyordu. Fakat biz azgınlar bu âyetlerden ikrah ederdik. Çünkü sizin dininize girmiştik. Meğer o ne güzel bir dâvetçiymiş, keşke uysaydık! Şimdi ise sizden ikrah ediyoruz. Bu azgın ve alevli ateşler içerisine, size uymamız, yolunuzda bulunmamız ve çalışmamız sebebiyle girdik.” diyecekler.

Onların boyunlarına demir halkalar takılır, yetmiş arşın uzunluğunda zincirlere vurulur. O bir lânet halkasıdır, o lânet halkası ile kaynar suya da atılırlar.

Aslında o lânet halkası onlara daha dünyada iken takılmıştır. Zira onlara Allah-u Teâlâ ve melekler, peygamberler ve sâlih kullar kıyamete kadar lânet etmişlerdi.

Annesi, babası, kardeşi tarafından tayin edilenlerin, nefsini ilâh edinenlerin, Allah-u Teâlâ’nın yolunu kesenlerin durumu budur.

“Kâfirlere gelince; onlar için de çetin bir azap vardır.” (Şûrâ: 26)

Bütün yaptıkları işler hiçe müncer olacak, cezâlarını korkunç bir şekilde çekeceklerdir.

“Zâlimler için elem verici bir azap hazırlamıştır.” (İnsan: 31)

O azap ise cehennemin pek şiddetli ve ebedî olan azabından ibarettir.

“Allah’a karşı yalan uydurandan veya O’nun âyetlerini yalanlayanlardan daha zâlim kim olabilir? Şu bir gerçektir ki suçlular aslâ iflâh olmazlar.” (Yunus: 17)

Suçlular arasında zâlimler, zâlimler arasında en zâlimler elbette hiç felâh bulmazlar. Ahirette ebedî surette azap görüp duracaklardır.

“Kötülükleri yapanlara gelince, kötülüğün cezası kendi mislidir. Onları zillet kaplar. Onları Allah’tan koruyacak hiç kimse bulunmaz. Onların yüzleri sanki karanlık geceden bir parçaya bürünmüştür. İşte bunlar da cehennemliklerdir. Orada ebedî kalacaklardır.” (Yunus: 27)

Sadece yüzleri kızarmakla kalmaz, her taraflarını kuşatan büyük bir zillet kaplar ve horluk hakirlik içinde kalırlar. Onların ateşten kurtulma ümidi aslâ yoktur.

“Orada herkes geçmişte yaptıklarıyla imtihan verir ve gerçek sahipleri olan Allah’a döndürülürler. Uydurdukları şeyler kendi kendilerinden kaybolup gider.” (Yunus: 30)

Ve onlar çok acı bir gerçekle başbaşa kalırlar.

DEVAM

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |