Şeytan Şeyhleri:

Şeytan namına çalışanlar, şeytanın hizmetçileridirler. Şeytan namına çalışırlar, şeytanın yapamayacağını şeyh kisvesi altında bunlar yapar.

Tarikat-ı âliye-i münevvere’ye her müslümanın intisabı zaruri iken, birçok insanlar bunları görüyor ve irkiliyor, kaçınıyor, nefret edip tiksiniyor. “Tarikat bu mudur?” diyor, onun şeytan olduğunu bilmiyor, şeyh kisvesi altındaki şeytanlığını görmüyor. Tarikat-ı âliye’nin nezafetini kaybettirenler, tasavvuftan soğutanlar, İslâm’dan uzaklaştıranlar işte bu şeytan şeyhleridir.

Çünkü onlar Allah yolunun eşkiyalarıdır, yol kesicidirler. Allah yolunu ve Allah ehlini arayanların yollarını kestiler. Hem kendileri kesildiler, hem de yol kestiler. Ruhlarını öldürdüler, ebedî hayatlarını katlettiler.

Ağına düşürdüklerini çalıştırıyorlar, soyuyorlar ve kendileri yiyorlar. Bütün maddi ihtiyaçlarını bu şekilde temin ediyorlar. Her türlü nam, menfaat, şan, şöhret ve şehvetlerini bu yolla tatmin ediyorlar. Bunların hepsi şeytanın askeridir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Direk olmuş keresteler.” buyuruyor. (Münâfikun: 4)

Mevkileri güzel, saltanatları yerinde, kisveleri herkesi imrendirir, fakat hepsi de cehennem direğidir.

•

O nefsini ilâh edinmiş ona tapınıyor. Gelenler de onun putuna taptığı için puthane oluyor, onları puthaneye sokmuş oluyor.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Allah’ı bırakıp da taptıkları şeyler, şefaat edemezler. Ancak bilerek hak ile şâhitlik edenler bunun dışındadır.” (Zuhruf: 86)

Hep onu överler, hep onu methederler. Hiçbir hakikatı görmezler ve görmek de istemezler. Yalnız ve yalnız kendilerinin hakikat ehli olduğunu zannederler.

Onlar niçin bu hataya düştüler?

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Sâdıklarla beraber olunuz!” diye emir buyuruyor. (Tevbe: 119)

Mürşid-i kâmil’i bulmayanlar gerçek mürid olamazlar. Her ne kadar çalışsa da, bir gayret içinde bulunsa da faydası pek azdır, niyetine göre, ihlâsına göre istifade eder. Çünkü onlar bu emr-i ilâhî’yi dinlemediler, hakikatı aramadılar ve hakikatı bulamadılar.

Mürşid-i kâmil hükümsüz ve değersiz olduğunu bilir, hüküm ve değerin yalnız Allah-u Teâlâ ve Resul’de olduğunu görür. Kendisinin bir resimden, bir maskeden ibaret olduğunu, bir paçavradan ibaret olduğunu hem bilir, hem görür. Fakat nefsine tapınanlar bunu görmek şöyle dursun; ilâhlık dâvâsına halel getirir diye, işitmek bile istemezler.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Hiç şüphesiz ki şeytanlar o insanları yoldan çıkarırlar. Onlar da kendilerinin hidayete erdirilmiş olduklarını zannederler.” (Zuhruf: 37)

Ve dolayısıyla hiçbir söze ve hiçbir hakikate de yanaşmazlar.

Nitekim insanların pek çoğunun durumu böyledir. Hakikatı aramadıkları için zandan kurtulamazlar.

Şimdi bu sözlerimize hayret edersiniz, ahirette aynel-yakîn karşılaştığınız zaman ne kadar haklı olduğumuzu görürsünüz. Nedamet çok, faydası hiç yok!

•

Hülâsa-i kelâm; Bu gibi kimseleri Rahman seçmediği ve ileriye sürmediği için; annesi, babası, kardeşi seçtiği için, halk ileriye sürdüğü için, onlar şeytanın robotlarıdırlar.

Ha sahte peygamber, ha sahte mürşid. Sahte peygamber de yol kesicidir, sahte mürşid de yol kesicidir, eşkiyadır. Sahte peygamber: “Ben de peygamber’im. Allah-u Teâlâ’nın hükmünü tebliğ ediyorum.” der amma, aslında şeytanın tayin ettiğidir. Kendisi tayin etmediği için onun Allah-u Teâlâ ile hiçbir ilgisi yoktur. Ona tutunan şeytana tutunmuştur. Bunların âhirette kurtulmaları da mümkün değildir. Kesinlikle bunun böyle olduğunu bilin.

Fenâfillâh’a ermiş bir mürşid, yok olmuştur, Hakk’ta fâni olmuştur. O Hakk namına vazife görür, O’nu destekleyen bizzat Hazret-i Allah’tır, onu O ileriye sürmüştür. Fakat Hazret-i Allah’ın ileriye sürmediği, memur etmediği kimse: “Ben buyum!” diyor amma, o yol kesicidir.

Ha dağda eşkiyalık yapmış, ha mürşidlik yapmış! Hatta dağdaki eşkiya ondan daha iyidir. Çünkü onu öldürürse, imanlı gittiği takdirde şehit olmasına vesile olur. Amma mürşidim diyen kimse kişinin ruhunu öldürürse o nereye gider? Bu iş bu kadar mesuliyetlidir!

Bunlar ölü ile diri arası gibidir. Mürşid-i kâmil, Allah-u Teâlâ’nın bahşettiğini verir. Diğerinin zaten ruhu ölmüştür, o ne verebilir? Zira Allah-u Teâlâ onu lâyık görseydi, onu tayin ederdi. Allah-u Teâlâ onu lâyık görmemiş. Annesi, babası lâyık görmüş. Şöhreti, nâmı gitmesin diye.

DEVAM

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |