Sahte Şeyhler:

Bir de şeyh şeytanları vardır, şeytanın yapamayacağını bu maske altında yaparlar. Bunlar şeytandan daha tehlikelidirler.

Bunlar kısımlara ayrılmışlardır:

Birinci kısım; Hakk tayin etmemiştir, annesi, babası, ağabeyi tayin etmiş. “Sen şeyhsin!” demiş, o da “Ben şeyhim!” diyor.

Bunlar sahtedir. Nefisle beraber Hakk’a varmaya çalışıyorlar. Gayeleri nam, makam, şöhret, menfaat. Ve fakat bunlar görünüşte Allah yolundadırlar. Zikirle-fikirle meşgul olurlar. Bunlar bu sahtelerin en iyisidir.

İkinci kısım; Cep cihatçısı, kadın avcısıdırlar. O kisve altında her türlü kadınları elde etmeye, ellerindekini de almaya çalışırlar. Bunların en kötüsü bu perde altında lutîlik yaparlar.

•

İşte hakikatı bilmeyen, hakikatı görmeyen kimseler bunları görünce ikrah ediyor.

Onlar her kötülüğe bir isim takıyorlar, bu isim altında icraatlarını yapıyorlar.

Meselâ en basit bir temsil verelim size: “Bana bakmayın, benim ağzımda duman, kalbimde iman var” derler. İmanı dumana bağlıyor. Bu ne büyük sapıklıktır!

Oysa onlar çok iyi bilsinler ki, Hazret-i Allah ağzı mühürleyecek, âzâları konuşturacak. Bir taraftan filmini görecek, bütün yaptığı iş ve icraatları canlı-kanlı; diğer taraftan da ona kitabı okutulacak, “İkra’ kitâbek = Oku kitabını!” denilecek. Artık cehennemi boylayacak, ondan başka bir yeri olmadığını anlayacak.

Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Allah kimi saptırırsa, bundan sonra artık onun hiçbir dostu yoktur.” (Şûrâ: 44)

Bunlar Hakk’ın tayini olmadan halkın tayini ile irşada kalkan kimselerdir.

Kişi kendini tayin etmiş, annesi tayin etmiş, babası tayin etmiş, ağabeyi tayin etmiş ve şeyh olmuşlardır. Bunlar şeytan ehlidirler ve mukallid mürşiddirler. Şeytan ileriye sürdüğü için şeytan namına ortaya çıkarlar, kendi varlığını meydana koyarlar, nefis putunu eline alıp irşada kalkarlar. Nefsin arzusu, şeytanın desteği ile Hakk yolunda yürümeye ve yürütmeye çalışırlar.

O Hakk’a doğru gidiyor amma, her hareketi irşad değil ifsattır. Üç şey için çalışırlar: Menfaat, nam ve makam.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“Kendilerine: ‘Yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.’ denildiği zaman: ‘Biz ancak ıslah edicileriz.’ derler. İyi bilin ki asıl bozguncular kendileridir, lâkin anlamazlar.” (Bakara: 11-12)

Şeytanın yolunda ve izindedirler. Bunlara şeyh şeytanı denir, şeyh suretinde şeytandırlar, yol kesicidirler, Hakk’a ulaşmak isteyenlere engel olurlar.

“Şeytan şeyhleri” dediğimiz bu fesatçı ve ifsatçılar bu zamanda alabildiğine türemişler; bu perde altında makam, nam ve menfaat elde ediyorlar. Bütün gayrimeşru arzularını, maddi geçimini, bu perdenin altında temin ediyorlar.

Hem ahkâma aykırı hareket ederler, hem de bunu kendi büyüklüğüne verirler. Müridleri de öyle düşünür. “Efendim o zat çok büyük olduğu için şeriata aykırı işler işleyebilir.” der. Ahkâm haricindeki bir hareketi kişinin büyüklüğüne değil, zındıklığına vermek lâzımdır.

Hakiki bir mürid atılırım korkusundadır. Sahte mürşid ise müridim kaçar korkusundadır. Çünkü onun şeyhliği müridlerinedir. Müridleri ona şeyh diyor, o da “Ben şeyhim” diyor.

Bu durum neye benzer bilir misiniz? Bir şehrin valisi varken biri de: “Ben bu memleketin valisiyim.” diyerek vali makamına oturursa, derhal onu oradan uzaklaştırırlar ve gereken cezayı verirler. Allah yolunda tayin edilmeyen bir kimsenin, o makamı işgal etmesinin cezasını siz tasavvur edin.

Allah-u Teâlâ bu hale erdirmediği halde, kendisini onlar gibi göstermeye çalışan kimse hem yalancıdır, hem riyâkârdır. Yalan ile iman bir arada durmaz, riyâ ise zaten imanı giderir.

Bunlar sahtekârdırlar, Allah yolunun yol kesicisidirler, Hakk’a ulaşmak isteyenlerin eşkiyasıdırlar.

Şeytanın dahi yapamadığını bu türlü riyâkârlar yapar. Şeytan bu gibi kimselerin vasıtasıyla her kötülüğü yapar.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek inananları yolundan alıkoymaya ve o Allah yolunu eğriltmeye çalışmayın.” buyuruyor. (A’raf: 86)

Bunlar her yolun başında otururlar, Allah’a varmak isteyenleri sapıtırlar, Allah-u Teâlâ’dan koparırlar, kendilerine bağlarlar. Bunlara bağlananlar ise, bunların arzularına tâbi oldukları için, bunları ilâh edinmişlerdir.

Bunlar en aşağılık kimselerdir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Onlar yaratıkların en şerlileridirler.” buyuruyor. (Beyyine: 6)

Bunlar en aşağılık olanlardır.

•

Şeyh kisvesi altındaki bu şeytanlar, İslâm dininin yüzkarasıdırlar. Tasavvura sığmayan her türlü melaneti yaparlar. Şeytanın yapamayacağı çirkin işleri şeyhlik kisvesi altında sergilerler.

Bu sahtekârların bu hareketleri ne İslâm dininde, ne de Tarikat-ı âliye’de vardır. Aslâ tarikatla ilgileri yoktur, icraatları tamamen kendi zanlarına dayanır. Halkın İslâm’dan soğumalarının ve Tarikat-ı âliye’den ikrah etmelerinin sebebi de bu şuursuzlardır. Ortalığı karartan, bunaltan ve istilâ edenler, İslâm’a en büyük darbeyi vuranlar da yine bu sahtelerdir. Kimisi kadınlarla, kimisi çocuklarla, kimisi de dünya menfaatlerini temin için çeşitli entrikalarla meşguldürler, dini dünyaya âlet ederler.

Önder olduğu zannediliyor, fakat İslâm dininde bir bozguncu olduğu bilinmiyor.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Ümmetimden yalancılar, deccaller vücuda gelir.” (Münâvi)

Yalancı ve deccalden maksat, dıştan insanları irşad ve ıslah etmek sıfatıyla görünüp, gerçekte ise halkı ahkâma uymaktan alıkoyanlardır.

Çünkü onları Hakk seçmedi. Kendini büyük gören gerçekten küçüktür.

Mukallidler zan ile hareket ederler, hiçbir hakikate isnad etmezler, etraflarını da böylece hakikatten uzaklaştırırlar.

Binâenaleyh hayat ve hakikat Allah-u Teâlâ’nın lütuf seyrindedir. Bütün sapıklık ve dalâlet de şeytanın desteklediği yoldadır.

İslâm’mış gibi görünüp, şeyh kisvesine bürünerek din-i İslâm’a en büyük darbeyi vuranlar bunlardır. Müslüman bunların yaptığını yapar mı hiç?

Bunun içindir ki mürşid aramak çok mühimdir. Bir Mürşid-i kâmil vardır irşad eder, bir mürşid vardır ifsad eder.

Bu sebepledir ki Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Ey iman edenler! Allah’tan korkunuz ve sâdıklarla beraber olunuz!” buyuruyor. (Tevbe: 119)

Şeytanla, şeytanlaşmış şeyhlerle değil.

Âyet-i kerime’de geçen sâdıklardan murad, Fenâfillah’a ermiş Mürşid-i kâmil’lerdir. Gerçek vâris-i enbiya onlardır.

Allah-u Teâlâ ehl-i imanı bu Âyet-i kerime ile sorumlu kılmış, vâris-i enbiyâ olan bir Mürşid-i kâmil’in maiyyetinde bulunmalarını emretmiştir.

Bunun içindir ki Şeyh Es’ad Efendi -kuddise sırruh- Hazretlerimiz:

“Dünyaya gelmekten murad Mürşid’i kâmil’i bulmaktan ibarettir.” buyurmuşlardır.

Mürşid-i kâmil’i buldun Hakk’ı buldun, bulamazsan Hakk’ı nasıl bulacaksın?

Ancak Fenâfillâh’a ermiş Mürşid-i kâmil’in taht-ı terbiyesinde olan bir mürid terakki edebilir.

DEVAM

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |