MÜMİNLERE ALLAH-U TEÂLÂ’NIN VAAD-İ SÜBHÂNÎ’Sİ,
CENNET-İ ÂLÂ ve NİMETLERİ

 

Zâhirî ve Bâtınî Cennet:

Allah-u Teâlâ’ya yakın olan “Mukarreb” kulların her işi Hakk iledir. Onların yaşayışı mânevîdir, içtendir, çünkü onların içinde Hakk var.

Fakir der ki; ulvî hayat var, süflî hayat var. Bu durum aynen ahirete intikal eder. Ulvî hayat yaşayanlar ulvî hayata geçerler, süflî hayat yaşayanlar süflî bir hayatla karşılaşırlar.

Mukarrebler cennet-i âlâ’nın bâtınına vâristirler.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Dünyada da muhakkak bir cennet vardır. Onu bulan kimsede cennet arzusu kalmaz. O cennet mârifetullah’tır.”

Bu, gönül cennetidir. Onlar dünyada iken bu cennete girmişlerdir, bu halleri böylece âhirete intikal eder.

Onlar dünyada iken cennet için çalışmadılar. Allah-u Teâlâ ve Resulullah Aleyhisselâm için çalıştılar.

Bir Hadis-i şerif’te:

“Kim Allah için olursa, Allah da onun için olur.” buyurulmaktadır.

Onlar O’nun Hass’ül-has kullarıdır, onları dünyada gönül cennetinde yaşatıyor. Hem içten hem dıştan en güzel hayatı onlara bahşetmiştir. Onlar en güzelini tercih ettikleri için en güzelini onlara vermiştir. Onların tercih ettiği Allah-u Teâlâ’dır, Allah-u Teâlâ’nın da tercih ettiği bunlardır. Daha doğrusu onları kendisi için yaratmıştır. O kulunu sevmiş, seçmiş, kendisine çekmiştir. Kendisine muhabbet etmesi için de muhabbet vermiştir. Başka bir şeyle meşgul olmasını, başka bir arzu beslemesini katiyyen istemez. O kulun da gerçekten Hakk’tan gayrı hiçbir arzusu yoktur. Nasıl bir hayat yaşadıklarını kimse bilmez.

“Bu Allah’ın fazl-u ikramıdır, kime dilerse ona verir.” (Cum’a: 4)

Diğer muttaki kullar ise cennetin zâhirine vâristirler. Çünkü dünyada iken zâhirde kalmış, iç âleme intikal edememişlerdi.

İman etmeleri, ibadet ve taatta bulunmaları sebebiyle onlara bahşedilen lütuflar da sonsuzdur.

Şimdi cennet-i âlâ’nın zâhirinde kalanları ile bâtınına geçenlerden misal vereceğiz.

 

Muttakiler:

Dünyada iken küfür ve diğer günahlardan nefsini sakındıran muttaki kullar, cennette bağlar ve bahçeler içinde, akan pınarların kenarlarında refah ve saâdet içinde yaşarlar.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Muttakiler Rabb’lerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunurlar.

Çünkü onlar bundan önce dünyada güzel davranırlardı.” (Zâriyât: 15-16)

Bu pınarlar o bahçelerde gezilebilecek yerlerin sonuna kadar akar. Orada hiç kimse susuzluk görmez ve hiç susamaz. İçmek isteyen zevk için içer. Bu pınarların akışını seyretmek bile insana ayrı bir huzur verir.

Diğer Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Orada birbirlerinden kadeh alıp verirler. Amma onu içenler ne boş bir söz söylerler, ne de günaha girerler.” (Tûr: 23)

Kendilerine içilecek şeylerin en vasıflısı, en güzeli takdim ediliyor. Sunulacak kadehler de suyun vasfı ile vasıflanmıştır. Bitip tükenmelerinden ve boşalmalarından yana endişeleri olmayacak şekilde, akıp duran ırmaklar şaraplarla doludur.

“O içkide ne sersemletme vardır, ne de onunla sarhoş olurlar.” (Sâffât: 47)

Tadı gibi rengi de güzeldir. Çok nefis ve lezzetlidir. Başağrısı yapmaz, şuuru zedelemez, aklı gidermez. Tatlı bir rehavet ve uzun süre neşe verir.

 

Ebrar:

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde “Ebrar” adı verilen müminlere bahşedilecek ikram ve ihsanları arzederken şöyle buyurmaktadır:

“Kendilerine ağzı kapalı, mühürlü, saf bir içki içirilir. Sonunda misk kokusu bırakır.” (Mutaffifîn: 25-26)

Onun içine hiçbir şey karışmamıştır, tortusu yoktur. Allah-u Teâlâ onlara o içkiyi öyle güzelleştirmiştir ki, sonunda misk gibi olur. Mühürlü olması, içecek olanların şerefini artırmak içindir. Bu mühürleri ancak kendileri açabileceklerdir. Bu ise ona ihtimam gösterildiğini belirtir.

Çünkü onlar dünyada iken Allah-u Teâlâ’yı tercih ettiler, yalnız O’na ihtimam gösterdiler. Allah-u Teâlâ da bunu bildiği için bu ikramı yalnız onlara yapıyor.

Böyle pek nefis bir nimete nâil olanlara elbette imrenmek gerekir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Yarışanlar bunun için yarışsınlar, imrenenler buna imrensinler.” (Mutaffifîn: 26)

Asıl imrenmenin dünyada iken olması gerekir. Ebrar’ın Allah-u Teâlâ’ya ve Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-ine bağlılığına imren ki, bu lütuf ve ihsana nâil ve mazhar olasın.

Âyet-i kerime’de geçen saf içkinin bir vasfı da:

“Onun karışımı tesnimdendir.” (Mutaffifîn: 27)

“Tesnim”; cennet içkilerinin en güzeli, en üstünü ve en değerlisidir. Cennetin gayet yüksek yerlerinden geldiği için Tesnim denilmiştir.

“Ebrar” olanlara o saf içkiden içirileceği zaman içine Tesnim’den de bir miktar karıştırılır. Katık olarak verilir. Bu da onlar için büyük bir lütuftur.

Tesnim’i katıksız olarak içmek Allah-u Teâlâ’ya yaklaştırılmış olan “Mukarreb”lere mahsustur.

 

Mukarrebler:

Cennet şaraplarının en güzeli ve değerlisi olan Tesnim’den “Mukarreb”ler saf olarak aynen içerler.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Bu öyle bir pınardır ki, ondan sadece Allah’a yakın olan Mukarrebler içer.” (Mutaffifin: 28)

Çünkü onlar dünyada iken saftı, temizdi ve güzeldi. Çünkü onlar güzel ile idiler, kalplerinde yalnız O’nun muhabbetini yaşatırlardı.

“Biz sadece Allah’a rağbet edip gönül bağlayanlardanız.” diyenler onlardır. (Tevbe: 59)

“Rabb’lerine gönülden boyun eğenler.” de onlardır. (Hûd: 23)

Bunlar Allah-u Teâlâ’nın has kullarıdır. İhlâsı kalbine döktüğü kullardır.

Bir Hadis-i kudsî’de buyurur ki:

“İhlâs sırlarımdan bir sırdır. Onu kullarımdan sevdiklerimin kalbine koyarım. Melek yazmak için, şeytan da ifsad etmek için ona muttali olamaz.”

İşte o sır sebebi ile bu esrâra vâkıf olurlar. Onların mertebesine artık hiçbir kimsenin çıkması mümkün değildir.

Dünyada iken Allah-u Teâlâ’yı tercih edip, yalnız O’na rağbet edip, O’nunla beraber olmak istedikleri gibi; Allah-u Teâlâ da şimdi onları tercih etmiş, onlarla beraber olmak istiyor.

Diğer bir Hadis-i kudsî’de şöyle buyurur:

“Muhakkak ki Ebrar’ın benimle mülâki olmaya iştiyakları çoğalmıştır. Halbuki benim onlarla mülâki olmaya iştiyakım daha kuvvetlidir.”

Tasavvur buyurun ki Allah-u Teâlâ’nın onların üzerinde ne kadar sevgisi var?

Bu mânevi kurbiyete mazhar olmayanlar, o pek güzide pınarın suyundan içmek şerefine nâil olamazlar.

Çünkü o, dünyada iken başka yerlerden lezzet alıyordu. Bunlar ise yalnız Allah-u Teâlâ’dan lezzet alanlardır.

Tesnim adı verilen bu pınar, Mutaffifîn sûre-i şerif’inin 25. Âyet-i kerime’sinde geçen “Ağzı mühürlü saf içki”den daha üstün ve daha güzeldir.

Onlar nasıl ki has olarak Allah-u Teâlâ’ya ve Resulullah Aleyhisselâm’a yönelmişlerse, Allah-u Teâlâ en hasını da onlara bahşeder. Bu onlara bir ikram-ı ilâhîdir.

“Siz saf ve temiz bir kalp ile beni seçmiştiniz, ben de en saf ve en temizini size ikram ediyorum.”

Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Rabb’leri onlara tertemiz bir içki içirir.” (İnsan: 21)

Bu, doğrudan doğruya âlemlerin Rabb’i tarafından içirilen, hiçbir katkı katılmamış, mutlak bir şekilde saf, tertemiz bir içkidir. Bu, Cemâlullah’a kavuşma neşesidir.

Ve onlara şöyle denir:

“Bu sizin için bir mükâfattır, çalışmalarınız mükâfata lâyık görülmüştür.” (İnsan: 22)

Çalışanlar Allah-u Teâlâ’nın verdiği sermaye ile çalışırlar, eğer O sermaye koymazsa sen çalışamazsın. Çalışırsın, fakat nefsinle çalışırsın.

Allah-u Teâlâ senin kalbine sermayesini ihsan ederse, O’nun lütuf sermayesi ile O’nunla alış-veriş yapabilirsin, ibadet-taat yapabilirsin.

Bütün iyilikler Allah-u Teâlâ’dan gelir, O’ndan gelmeyince bu da bulunmaz.

Allah-u Teâlâ onlara o lütfu ihsan buyurmuş, o lütuf ile O’nunla alış-veriş yapıyor. En güzel alış-verişi de onlar yapıyor. Ondaki para kimsede bulunmaz.

Mukarrebler Huzur-u ilâhî’de bütün mertebelerin ilerisinde bulunan öncülerdir.

Nitekim Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Hayır yarışlarında tâ öne geçip kazanırlar. Orada da öncüdürler. Onlar Allah’a en çok yaklaştırılmış olanlardır ve naîm cennetindedirler.” (Vâkıa: 10-11-12)

Çünkü dünyada da Hazret-i Allah iledir, orada da Hazret-i Allah iledir.

Tesnim onların şarabıdır. Onlar Tesnim ile kanar, onunla lezzet alırlar.

Tesnim, cennet pınarlarının en üstünü olduğu gibi, mukarrebler de cennetliklerin en üstünüdür.

Ruhânî cennette Tesnim, mârifetullah ve O’nun Cemâl-i bâkemâl’ine nazar lezzetidir. Mukarrebler Tesnim’den başkasını içmezler, yani ancak Allah-u Teâlâ ile meşgul olurlar.

 

İlk Giriş:

Sırat köprüsünden selâmetle geçildikten sonra müminler gruplar halinde cennete doğru sevkedilirler. İlk olarak Hazret-i Allah’ın biricik Habib-i Ekrem’i Muhammed Aleyhisselâm cennete girer.

Bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Ben kıyamet gününde cennetin kapısına gelerek açılmasını isteyeceğim.

Cennetin bekçisi bana: ‘Sen kimsin?’ diyecek.

Ben de: ‘Muhammed’im!’ diyeceğim.

Bunun üzerine şöyle söyleyecek:

‘Ben ancak sana açmaya memur oldum. Senden önce hiçbir kimseye cennetin kapılarını açmayacaktım.’” (Müslim: 197)

Müminler etrafları meleklerle dolu olduğu halde, en izzetli bir halde, dolunay veya parlak yıldızlar gibi ışıklar saçarak cennete doğru yürürler.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Rabb’lerine karşı gelmekten sakınanlar bölük bölük cennete götürülürler.” (Zümer: 73)

Cennete yaklaştıkça oranın nefis kokusunu için için duyarlar, her nefes alıp vermede şevkleri ve ümitleri bir kat daha artar. Gözler görmedik, kulaklar işitmedik, beşer gönlünden geçmedik şeyler görürler.

“Oraya geldiklerinde cennet kapıları açılır.” (Zümer: 73)

Kendilerine Rabb’leri tarafından cennet kapılarının açılması müminler için ne büyük bir ikram-ı ilâhîdir.

“Bekçiler onlara derler ki: Selâm olsun size! Hoş geldiniz! Ebedî olarak içinde kalmak üzere buraya girin!” (Zümer: 73)

Her şey onların bekledikleri şekilde gerçekleşmiştir. Zebânilerin kâfirleri cehennemin kapısında hakaretlerle tehditlerle karşılamalarına mukabil, melekler müminleri selâm ve övgü ile, müjdelerle ve ayakta karşılayacaklardır.

“Müjde! Bugün altlarından ırmaklar akan ve içinde ebediyen kalacağınız cennetler sizindir. İşte büyük kurtuluş budur.” (Hadîd: 12)

Cennete girmekten daha büyük kurtuluş olabilir mi? İnsanların mutluluğu eşleri ile bir arada bulunup da bir sevinci beraberce paylaştıkları zaman kemâle erer. Huzurun ve sevincin en çok olduğu cennete girileceği gün, müminler eşleri ile beraber cennete dâvet edileceklerdir:

“Girin cennete! Siz ve eşleriniz ağırlanıp sevindirileceksiniz!” (Zuhruf: 70)

Henüz perdeler açılmadan gözünü açmış, Rahman olan Allah’a tam bir iman ile gönülden yönelmiş, rahmetinin zevki, azabının dehşeti ile saygısını duymuş olan müminler taraf-ı ilâhîden taltif olunurlar:

“İşte bu cennet; Allah’a yönelen, O’nun buyruklarına riâyet eden, görmediği halde Rahman’dan korkan, Allah’a yönelmiş bir kalp ile gelen sizlere, hepinize vaad olunan yerdir. Oraya esenlikle girin!” (Kâf: 32-33-34)

Her bir grup kendilerine uygun düşen grupla beraber olacaktır. Böylece fevc fevc, bölük bölük cennete götürülürler.

Her mümine ölüm anında ve kabirde cennetteki yeri gösterildiği için, cennete girdiği zaman yerini kolayca bulur.

“Allah onları (dünyada iken) kendilerine anlattığı cennete koyar.” (Muhammed: 6)

Sanki yaratıldıklarından beri orada oturuyorlarmış gibi, yollarını şaşırmadan ve hiç kimseye yol sormadan konaklarına giderler.

Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyuruyorlar:

“Birbirine tutunacaklar, bazısı bazısının elinden tutacak.” (Müslim: 219)

 

İlk Girenler:

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivâyet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Cennete ilk giren cemaatin yüzleri ayın on dördüncü gecesindeki kadar aydın, onların arkasından girenlerin yüzleri ziya bakımından en parlak yıldız gibidir.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1343)

Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise şöyle buyuruyorlar:

“Muhakkak ki ümmetimden, cennete yetmiş bin veya yedi yüz bin kişi girecek. Öyle ki sonrakiler girmeden öndekiler girmeyecektir. (Saf hâlinde girecekler.) Yüzleri ayın on dördü gibi olacaktır.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1344)

Bunlar kimlerdir?

Bunlar Allah-u Teâlâ’nın şefaât izni verdiği kimselerdir. Bu derece derecedir. Onlara bahşedilen bu şefaât sayesinde, en son neferini toplayıp cennete koymadıkça kendisi girmeyecektir.

 

Cennet:

Cennet Allah-u Teâlâ’nın mümin kullarına, bir imtihan sahnesi olan dünyada samimiyetle inanıp sâlih ameller yapmaları, haram ve günahlardan sakınmaları karşılığında vâadettiği zevk ve sefâ yeridir, mükâfat yeridir.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“İman edip de sâlih ameller yapanlar, Rabb’lerinin izniyle içinde ebedî kalacakları ve altlarından ırmaklar akan cennetlere sokuldular.” (İbrahim: 23)

Cennetin genişliği yerle göğün genişliği kadardır.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Rabb’inizin bağışına ve Allah’tan korkanlar için hazırlanmış, genişliği gökler ve yer kadar olan cennete koşun!” (Âl-i imrân: 133)

Bu beyan-ı ilâhî cennetin büyüklüğünü zihinlere yerleştirmek için verilen bir temsildir. Çünkü insanların gözünde yer ve gökten daha geniş bir şey olmadığından, Allah-u Teâlâ o büyüklüğü kullarına tarif etmek için yerle göğün genişliği ile teşbih buyurmuştur.

Cennet ve cehennem hâlen mevcuttur. Bulundukları yeri ancak Allah-u Teâlâ bilir. Cehennem kâfirler için hazırlandığı gibi, cennet de müminler için hazırlanmıştır.

Cennet son derece büyüktür. Milyonlarca insanları ilelebed barındırıp, huzur ve sükuna, rahat ve emniyete eriştiren böyle bir nimetler yurdunun büyüklüğünü tasavvur etmek imkânsızdır.

Cennet, nimet yurdudur. Göz nereye baksa nimet görür. Her kim nereye baksa nimete bakar. Herkes kendilerine verilen nimetleri seyreder. Hiç kimse hiç bir şeye hasret kalmaz.

Hem bedenî, hem de rûhî bakımdan son derece güçlü ve kabiliyetli olacaklardır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde cennete giren her müminin, ataları Âdem Aleyhisselâm’ınki gibi bir bünyeye sahip olacaklarını, hatta altmış zira’ (yaklaşık kırk metre) boyunda olacaklarını beyan buyurmuştur.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Bir kimse cennetlik olarak ölünce, büyük veya küçük, yaşı ne olursa olsun, otuz yaşında bir kimse olarak cennete girer ve artık bu yaş ebediyen değişmez. Cehennemlikler için de durum böyledir.” (Tirmizî: 2565)

Diğer bir Hadis-i şerif’lerinde ise erkeklerin, bıyıkları yeni terlemiş gençler görünümünde olacaklarını, kadınların ise çok güzel tenli ve çok değerli elbiselere bürünmüş halde bulunacaklarını, onların da on altı yaşlarında olacaklarını beyan buyurmuşlardır.

 

Rüyetullah:

Müminler cennette bütün nimetlerin üstünde, mekandan münezzeh olarak Allah-u Teâlâ’yı zaman zaman görme saâdetine nâil olacaklardır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Cennetliklerin Allah katında en kıymetli olanları, Vech-i İlâhi’ye sabah ve akşam nazar ederler.” (Tirmizî: 2556)

Daha sonra şu Âyet-i kerime’leri okumuşlardır:

“Nice yüzler vardır ki o gün ışıl ışıl parlar, Rabb’lerine bakarlar.” (Kıyâmet: 22-23)

Allah-u Teâlâ kendi cemâlini görmekle müşerref kılmak istediği kullarında, görmeye liyakat halkeder. Cennet sakinleri için nimetlerin en büyüğü perdesiz olarak Allah-u Teâlâ’yı görmektir. Bu nimete kavuştukça, diğer bütün nimetleri ve zevkleri unuturlar. O’na bakmaya devam ettikleri sürece hiçbir şeye iltifat etmezler. Cennet, bu nimetin yanında bütün şâşâsı ile sönük kalır.

Kadın, erkek herkes her cuma Allah-u Teâlâ’nın dâveti üzerine O’nun yüce ziyaretine giderler. Nurdan perde kalkar ve Cenâb-ı Hakk’ı dolunay gibi net olarak görürler. Yüzleri daha da güzelleşmiş olarak köşklerine dönerler. Eşleri onları neşe ile sevinçle karşılar.

 

Allah-u Teâlâ’dan Selâm:

Allah-u Teâlâ cennetlik kullarına Cemâl-i ilâhî’sini şân-ı uluhiyetine layık bir veçhile göstermek lütfunda bulunacak ve onlara hitaben selâm vererek onların kadir ve kıymetini artırmış olacaktır.

Câbir -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Cennet ehli bulundukları nimetler içinde zevke ererken ansızın üzerlerine bir nur parıldar. Başlarını kaldırınca bir de ne görsünler, Rabb’leri onlara üstlerinden nazar etmekte ve:

“Ey cennetlikler! Selâm üzerinize olsun!” buyurmaktadır.

İşte:

“Çok merhametli bir Rabb olan Allah’tan onlara söz olarak selâm gelir.” (Yâsin: 58)

Âyet-i kerime’si bunu belirtmektedir.

Bunun üzerine onlara nazar buyurur, onlar da O’na bakarlar ve baktıkları süre içinde diğer nimetlerden hiçbir şeye iltifat etmezler. Bu hal araya perde girinceye kadar devam eder ve Rabb’lerinin nuru onların ve yerlerin üzerinde kalır.” (İbn-i Mâce. Mukaddime: 13)

Ebediyet yurdu olan cennetleri rahmeti ile kuşatan Allah-u Telâlâ’nın selâm ve esenlik nuru altında hayat sürmek müminler için tasavvurun fevkinde bir nimettir.

 

Mukarreblerin İki Cenneti:

Hesap ve ceza gününü düşünerek hayatını ona göre düzenleyen, Rabb’inin rahmetine ümit bağladığı kadar azabından da o nisbette korkan, nefislerini hevâ ve heveslerine tâbi olmaktan alıkoyan müminlere çok büyük müjdeler vardır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:

“Rabb’inin huzurunda durmaktan korkan ve nefsini hevâ ve hevesten alıkoyan kimseye gelince, cennet onun varacağı yerin tâ kendisi olacaktır.” (Nâziât: 40-41)

“Rabb’inin makamı”; âlemlerin Rabb’i olan Allah-u Teâlâ’nın her şey üzerindeki hakimiyeti ve insanların bütün hallerini görüp gözetmesi demektir.

Korkudan maksat yalnız yürek çarpıntısı değil, küfür ve şirkten, isyan ve nankörlükten sakınıp; iman ve şükür ile itaat için saygı ve hürmet göstermektir.

Ki birisi cismani cennet, diğeri ruhani cennet. Ve bu iki cennet “Mukarrebler”e mahsustur.

 

Ashâb-ı Yemin’in İki Cenneti:

Mukarreblere tahsis edilen bu iki cennetten sonra iki cennet daha vardır ki, amel defterleri sağlarından verilen ve “Ashâb-ı yemin” adı verilen müminler için hazırlanmıştır.

Nitekim Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Bunlar Ashâb-ı yemin (sağın adamları) içindir. Onların bir çoğu önceki ümmetlerden, bir çoğu da sonrakilerdendir.” (Vâkıa: 38-39-40)

Bunlar öncekilerden de sonrakilerden de çokturlar.

Ashâb-ı yemin’in de fazileti “Sâbikun”a uymalarından ileri gelmektedir.

Mukarrebler için hazırlanan iki cennetten sonra Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde amel defterleri sağlarından verilen ve “Ashâb-ı yemin” denilen müminler için de iki cennet olduğunu beyan buyurmaktadır:

“Bu iki cennetten başka iki cennet daha vardır.” (Rahman: 62)

Allah-u Teâlâ o iki cenneti sonraki iki cennetten derece ve mertebe itibariyle üstün kılmıştır.

 

Cennette Ebedîlik:

Kafa gözü ile gönül gözünü hakikati görmede birleştiren, baş kulağı ile kalp kulağını Hakk’ın sesini duymada bir araya getiren müminler; Rabb’lerine iman etmenin, kulluk vazifelerini gönülden inanarak, kemâl-i tevazu ile yerine getirmenin büyük bir mükâfatı olarak cennetlerde ebedî olarak kalacaklardır.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“İman edip sâlih ameller işleyen ve Rabb’lerine gönülden boyun eğenlere gelince, işte onlar cennet halkıdırlar. Onlar orada ebedî kalacaklardır.” (Hûd: 23)

O müminler ki, Hakk’a boyun bükerek huzur bulmuşlar, huşû içinde kendilerini O’na ibadete vermişler, o iman ile de ahirete intikal etmişler.

Müminlerin fâsık olanları ise her ne kadar cehenneme gireceklerse de, günahları nisbetinde cezalarını çektikten sonra imanları sebebiyle cennete gireceklerdir. En son müslüman da cehennemden çıktıktan sonra, cehennem kapıları bir daha açılmamak üzere ebediyen kâfirlerin üzerine kapanır.

Arzu edilen çeşitli şeylerden her ne arzu ederlerse mevcuttur.

“Orada ebedî kalacaklar, oradan ayrılıp başka bir yere gitmek istemezler.” (Kehf: 108)

Cennet her yanı ve her nimeti ile kudret eliyle hazırlanmıştır. Tecellilerin ardı-arkası olmadığına göre cennette her an yepyeni bir hayat, taptaze bir güzellik, bambaşka bir manzara mevcuttur.

Orada çalışmak, yorgunluk, bıkkınlık, usanmak, uyumak, yıpranmak, yaşlanmak, hastalanmak ve ölmek yoktur. Bir kere oraya girdikten sonra çıkmak da yoktur.

“Orada onlara hiçbir yorgunluk dokunmaz. Onlar oradan çıkarılacak da değillerdir.” (Hicr: 48)

O bakımdan daha güzelini düşünmek mümkün değildir.

 

Zürriyetlerin Buluşması:

Allah-u Teâlâ kullarına olan lütuf ve ihsanlarının bir nişanesi olarak müminleri yine kendileri gibi mümin olan zürriyetleri ile cennette bir arada bulunduracaktır.

Âyet-i kerime’sinde buyurur ki:

“İman edenleri ve kendilerini iman ile takip eden zürriyetlerini kavuştururuz.” (Tûr: 21)

Bir baba ile evlât arasında dünyada olduğu gibi âhirette de şefkat ve merhamet bulunacaktır. İnsanın ailesi, çocukları ve yakınları ile bir araya gelip sohbet etmesi, halleşmesi nasıl ki bir bahtiyarlık ise cennette de bu böyledir.

Müminlerin nesilleri, imanda babalarına tâbi oldukları zaman, her ne kadar babalarının amellerine erişememiş olsalar da, Allah-u Teâlâ babalarının bulundukları mertebelerde oğulları, kızları ve torunları ile gözlerinin aydın olması için onları babalarının derecelerine eriştirir. En güzel bir şekilde onları bir araya toplar. Ameli eksik olanı, ameli en mükemmel olanın derecesine yükseltir.

Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Oraya kendileri ile birlikte atalarından, eşlerinden ve zürriyetlerinden sâlih olanlarla beraber girerler.” (Ra’d: 23)

Cennete girmeye lâyık görülen müminler, sâlih ameller işlemiş olan ata, ana ve ninelerini, eşlerini, çocuklarını ve yakınlarını da yanlarına alacaklar.

Allah-u Teâlâ bir ikram ve ihsan olarak ameli mükemmel olanın ne amelini ne de derecesini düşürmez. Aşağı derecede olanı üstün bir dereceye yükseltir.

Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“Onların amellerinden de hiçbir şey eksiltmemişizdir.” (Tûr: 21)

Aşağı derecedeki sâlih evlatların yüksek derecedeki sâlih babalarla buluşturulması, babalarının sâlih insanlar oluşu sebebiyledir.

Henüz büluğ çağına ulaşmadan ölen çocuklar babalarının imanı sebebiyle onlarla birlikte bulundurulurlar.

 

Cennette Müminler:

Cennet sakinleri Allah-u Teâlâ’nın misafirleridir. Hane sahibi misafirin rahatını temin ettiği gibi, Allah-u Teâlâ da misafirini akla-hayale gelmeyen nimetleriyle taltif ederek rahatlarını temin edeceğini beyan buyurmuştur.

Orada ölümden, cennetten çıkarılmaktan, her türlü üzüntü, korku, yorgunluk, zahmet ve diğer musibetlerden emindirler.

Onlar o makamda emniyet içindedirler. Rabb’lerinin cennetinde bulunmak onlar için esenlik ve güvenlik bakımından yeterlidir.

“O gün cennetliklerin kalacakları yer çok iyi, dinlenip barınacakları yer çok güzeldir.” (Furkân: 24)

Onlar kâfirlerin en acı azaplar altında inledikleri, en ağır işkenceler altında ezildikleri bir günde çok hayırlı ve rahat bir yerde bulunacaklardır. Ne büyük saâdet!

Cennette hiçbir şeyin eksikliği hissedilmez. Hiç kimse nimetlerin kesintiye uğramasından veya gelmemesinden endişe etmez. Meyve çeşitlerinden neyi isteyecek olsalar, diledikleri şekil üzere hemen kendilerine hazır edilir.

Onların yiyip içmeleri bir ihtiyaçtan dolayı olmayacaktır. Onlar ölümsüz bir hayata mazhardırlar.

“Kendilerine ikram olunur.” (Sâffât: 42)

Cennet nimetleri o kadar çoktur ki, herkese fazlasıyla bahşedilecektir. Herkes nail olduğu nimetle bahtiyardır.

“Orada ilk ölümden başka ölüm tatmazlar.” (Duhan: 56)

Onlar cennette her türlü nimetlerle nimetlendikleri gibi, “Hayat” nimetiyle de sonsuz olarak lezzet bulacaklar; cehennemliklerin ölmek isteyip de ölememelerine karşılık, onlar da ölümsüz olarak, arzularına kavuşmanın zevki ile ebediyen yaşayacaklar.

Allah-u Teâlâ emirleri yerine getirip haramlardan sakınan, yasaklardan kaçınan kullarını cennetine koyacağını vadetmiş, cennetlerin vasıflarını çeşitli Âyet-i kerime’lerinde haber vermiştir.

“Muttakilere vadolunan cennetin durumu şöyledir: Altından ırmaklar akar. Yemişleri de gölgesi de süreklidir. İşte bu, sakınanların âkıbetidir.” (Ra’d: 35)

Bir Hadis-i kudsî’de şöyle buyurmaktadır:

“Sâlih kullarım için cennette hiçbir gözün görmediği, hiçbir kulağın işitmediği ve hiçbir beşerin gönlünden bile geçirmediği nimetler hazırladım.” (Buhârî. Tecrîd-i sarîh: 1720)

Allah-u Teâlâ bunları herkesten gizlemiştir. Değil hepsini, bir tanesini bile bilen yoktur, yalnız kendisi bilir. Bu hazırlananların ötesinde istenecek bir şey yoktur.

Cennet sakinlerinin yüzlerinde sevinç ve mutluluk parıldar, nurları yüzlerine vurur. İnsanın her arzu ettiği şey ancak cennette bulunur:

Cennette olanlar hep faydalı şeyler konuşurlar. Verdiği devamlı nimetlerden dolayı Allah-u Teâlâ’ya hamdederler.

Müminler dünyada sahip oldukları yüksek iman şahikasına orada da sahip olacaklar; her tesbihin, her duanın, her dileğin ve her sevincin sonunda “Elhamdü lillâhi Rabb’il-âlemin” diyerek sözlerini bitirecekler.

Cennet sakinleri bu tesbihi mükellef oldukları için değil, Cemâlullah’ı görmekle duyacakları huzur ve muhabbetten dolayı yapacaklardır.

“Günaha sokacak bir söz duymazlar. Sadece selâma karşılık selâm sözü işitirler.” (Vâkıa: 25-26)

Selim sözler konuşulur. Birbirlerinden ancak esenlik ihtiva eden sözler işitirler. Lâubalilik, boş söz, kötü söz duymazlar. Kendi aralarında selâmı yayarlar ve ardı ardına selâmlaşırlar.

Müminlerin dünyada iken Allah-u Teâlâ’dan ve kıyamet gününün dehşetinden korkmalarına mukabil, Allah-u Teâlâ onları o günün şerrinden ve sıkıntılarından muhafaza buyuracaktır.

Allah-u Teâlâ müminleri taltif etmek üzere vasıtasız olarak bizzat hitap eder ve buyurur ki:

“Ey kullarım! Bugün size korku yoktur, üzülmeyeceksiniz de!” (Zuhruf: 68)

Bu ilâhi seslenişin lâtifliğine doyum olmaz.

Onlar Hakk’a boyun eğerek, yaptıkları her işi Rızâ-i ilâhi için işledikleri için, her türlü korkulardan kurtulmuşlar, umduklarına nâil olmuşlardır.

Artık ne ölecekler, ne de oradan çıkarılacaklar, en güzel yerde en güzel hayatı yaşayacaklar.

Müminler cennette diledikleri gibi yaşarlar asla ölmezler, sağlıklı olurlar aslâ hastalanmazlar, bolluk içinde yaşarlar asla sıkıntı çekmezler. Orada ne korkarlar ne de üzülürler. Orada çalışmak, yorgunluk, durgunluk, bıkkınlık ve usanmak yoktur.

“Orada bize hiçbir yorgunluk dokunmaz ve orada bize usanç da gelmez.” (Fâtır: 35)

Diyerek Allah-u Teâlâ’ya arz-ı şükranda bulunurlar.

Yorgunluk ve usanç gelmeyeceği için uykuya da ihtiyaç duymazlar.

Aralarında herhangi bir ihtilaf ve düşmanlık yoktur. Darlık ve sıkıntı, elem ve keder nedir bilmezler.

 

Cennet Sohbetleri:

Cennet sakinleri zaman zaman bir araya gelirler, birbirleriyle sohbet edip dünyadaki hâl ve ahvâllerini anarlar.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyurulmaktadır:

“Biz onların gönüllerindeki kinleri çıkarır atarız.” (Hicr: 47 - A’râf: 43)

“Artık onlar kardeşler olarak tahtlar üzerinde karşı karşıya otururlar.” (Hicr: 47)

Cennetliklerin kalplerinden kin ve düşmanlık, buğz ve haset gibi ahlâk-ı zemimelerin hepsi silinip yerini muhabbet ve meveddet alır. Birbirlerini seven dostlar olarak yüz yüze koltuklar üzerinde otururlar. Hiç birisi diğerine sırtını dönmeksizin yaslanırlar. Birbirlerine sadakatle bağlı birer kardeş olarak sohbet ederler.

 

Köşkler:

Cennetlerde yüksek binalar, bahçelerle çevrili köşkler vardır. Bu köşklerin bazıları altın ve gümüşten, bazıları da inci ve yakuttandır.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Elbette biz onları cennetten âlî köşklere yerleştiririz.” (Ankebût: 58)

Müminler istedikleri odalarda istirahat ederler.

 

Cennette Kadınlar:

Kadın ve erkek arasındaki temayülün insan hayatında mühim bir yeri olduğu şüphesizdir.

Karşılıklı sevgi ve merhamet evlilik dolayısıyla bahis mevzuudur.

Karşı cinsler hayatlarını birleştirmekle bedeni ve ruhi tatmin bulmaktadırlar. Aynı hayatın ahiret hayatında devam etmesi tabiidir.

Kur’an-ı kerim’e ve Hadis-i şerif’lere göre cennette hem dünya kadınları hem de huriler bulunacaktır.

Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Onlar için orada tertemiz eşler vardır.” (Bakara: 25 - Nisâ: 57)

Bu nezih hanımların hayız nifas gibi halleri yoktur. Çocuk doğurmazlar. Sümkürme, tükürme, ağız kokusu gibi her türlü rahatsız edici şeylerden arınmışlardır. Kıskançlık, geçimsizlik gibi şeyler olmadığı gibi, erkekler de öyle tertemizdirler.

Bu temizliğin derecesini gerçek manada dünya ölçüleri ile kaleme dökmek elbette ki imkânsızdır.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde şöyle buyurmaktadır:

“Biz cennete giren kadınları yepyeni bir yaratılışla yaratmışızdır.” (Vâkıa: 35)

Dünyaya gelip giden, imanı ile sâlih amelleri ile cennete ulaşan kadınları Allah-u Teâlâ orada yeniden yaratır gibi bambaşka bir güzellikte ve en mükemmel bir surette yaratacaktır. İhtiyar olan gençleşecek, çirkin olan güzelleşecektir.

“Ve onları hep bakire kızlar yaptık.” (Vâkıa: 36)

Hepsi bakiredirler, bakirelikleri hiç gitmez. Kocaları onlara her geldiklerinde daima bakire olarak bulacaklardır. Kadınlar için bu durum, iki taraf için de sevgiye vesile olduğu için, Allah-u Teâlâ onları bekaretle vasıflandırmıştır.

“Bu kocalarından önce kendilerine ne insan ne de cin dokunmamıştır.” (Rahman: 56)

Bu açık beyandan cennette cinlerden saliha hanımların da olacağı anlaşılmaktadır. Onlar da cinlerden erkeklere eş olacaklardır.

“Oralarda bakışlarını yalnız erkeklerine çevirmiş eşler vardır.” (Rahman: 56) (Bakınız: Sad: 52)

Tatlı bakışlarını yalnız eşlerine dikerler. Başkalarına kesinlikle ilgi duymazlar, hatırlarından bile geçirmezler. Ayrıca bakanın bakışlarını da kendilerine çekerler.

Bakışları da duyguları da tertemizdir, iffet doludur.

Kadının en mühim hususiyeti onun hayası ve iffeti olduğu içindir ki; Allah-u Teâlâ cennet nimetlerinden bahsederken, kadının güzelliğinden önce hayasını ve iffetini anmıştır.

“Eşlerine düşkündürler ve hepsi bir yaşta nâzeninlerdir.” (Vâkıa: 37)

Aynı yaşta aynı gençliktedirler. Büyük küçük bütün cennet halkı otuz üç yaşında olacaktır. Kadınların ise on altı yaşında olacakları rivayet edilmektedir.

“Sanki onlar yakutturlar, mercandırlar.” (Rahman: 58)

Saflık bakımından yakut, beyazlık bakımından da mercan gibidirler. Kırmızı ile beyaz birbirine karıştığından insanlar için pek makbul bir renkte olacakları beyan buyurulmuştur.

“Göğüsleri tomurcuklanmış ve hepsi bir yaşta nâzeninler vardır.” (Nebe: 33)

İnsanın fıtratı icabı bu gibi kadınlarla beraber olmak dünyada iken gönlünün arzuladığı bir emeldir. Ahirette ise takvâ sahiplerine ancak Allah-u Teâlâ’nın bileceği bir düzende bu kadınlar ihsan edilecektir.

Cennetlik kadınlarda kin, haset, kıskançlık gibi kötü huylardan hiç biri yoktur. Ahlâk-ı hamidenin üstün sıfatları ile sıfatlanmışlar, aynı zamanda eşlerinin memnun olacağı güzellikteki simâlara sahip olacaklardır.

Enes -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Cennet ehlinden bir kadın, yeryüzündeki insanlara görünecek olsa, dünya ve içindekileri, yerle gök arasını aydınlatır, yerle gök arasını güzel koku ile doldururdu. Onun başörtüsü dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır.” (Tirmizî: 2525)

Bir insanın eşi, dünyada huzur ve bahtiyarlığa vesile olduğu gibi, cennette de öyle olacaktır. Gözlerin görmediği kulakların işitmediği, akıllardan bile geçmediği güzellikler arasında bu mutluluk beraberce paylaşılacaktır. Hiçbir gönül endişesi olmadan eşleriyle beraber, tarifi mümkün olmayan kanepelere kurulup, rahatlatıcı gölgeliklerde karşılıklı sohbet ederler.

Cennette tezevvüc etmemiş bekâr hiç kimse kalmayacaktır.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Cennette bekâr olmayacaktır.” (Müslim: 2834)

Herkese ameldeki derecesine göre en az iki kadın ve birçok huriler verilecektir. Çoğu için hudud yoktur.

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Her birine iki hanım verilecektir ki, güzellikten baldırlarının iliği etin arkasından görülecektir. Aralarında anlaşamamazlık ve küsüşme olmayacaktır. Kalpleri bir kalp olacak, sabah-akşam Allah’a tesbihte bulunacaklardır.” (Müslim: 2834)

Dünyada iman edip sâlih amel işleyen ve cennete girmeyi hak eden eşler, cennette de yine beraber olurlar. Hiç evlenmeden ölen mümine hanımlarla, kocası mümin olmayan mümine hanımları Allah-u Teâlâ cennete girmeyi hak etmiş diğer müminlerle evlendirecektir.

 

Cennette Huriler:

Cennette her mümine ameldeki derecesine göre en az iki kadın verileceği gibi birçok da huriler verilecektir. Çoğu için sınır yoktur.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Biz onları ceylan gözlü hurilerle evlendirmişizdir.” buyuruyor. (Tûr: 20)

Ebu Said-i Hudri -radiyallahu anh-den rivayet edildiğine göre Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz Hadis-i şerif’lerinde şöyle buyurmuşlardır:

“Cennet ehlinden derecesi en düşük olanın seksen bin hizmetçisi, yetmiş iki zevcesi vardır.” (Tirmizî: 2565)

Diğer bir Âyet-i kerime’sinde şöyle buyuruyor:

“Yanlarında da, yalnız kendilerine göz dikmiş, iri gözlü huriler vardır.” (Sâffât: 48)

“İri gözlerinin beyazı saf, siyahı koyu, gümüş berraklığında beyaz tenli kızlar.” manasına gelen huriler, cennet erkekleri için farklı bir yapıda yaratılmışlardır.

Meyil ve muhabbetleri, kime bağışlanmışlarsa sadece onlaradır. Başkaları onlara şehevî bir ilgi duymadığı gibi, onlar da eşlerinden başkalarına karşı böyle bir duygu beslemezler.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Bunlara onlardan önce ne bir insan ne de bir cin dokunmamıştır.” (Rahman: 74)

Kendilerine ait çardak ve benzeri güzel manzaralı yerlerde tülden perdeler arkasında otururlar.

“Sanki onlar örtülüp saklanmış yumurta gibidirler.” (Sâffât: 49)

Korunmuşluk bakımından muhafaza içindeki bembeyaz yumurtaya benzerler. Pek lâtiftirler.

Hurilerin vasıfları anlatılmakla tükenmez.

 

Vildan ve Gılman:

Cennette ayrıca Vildan ve Gılman isminde erkek hizmetçiler vardır. Allah-u Teâlâ onları hurilerden ayrı olarak cennet halkına hizmet etmeleri için yaratmıştır.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Etraflarında ölümsüz gençler dolaşır. Sen onları gördüğün zaman, saçılmış birer inci sanırsın.” (İnsan: 19)

Bunlar düzenli çalıştıkları için dizilen inciler gibi bir görünümdedirler. Hizmetlerinde asla kusur etmezler. Güzel yüzlü tatlı sözlüdürler. Ne yaşlanırlar ne de tazelik ve zerafetlerini kaybederler, hep aynı hâl üzere kalırlar.

Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Kendilerine âit hizmetçiler sedefteki inciler gibi fırıl fırıl etrafında dönerler.” (Tûr: 24)

Gerek güzellikleri, gerekse elbiselerinin güzelliği ile sanki dizilmiş, saf ve düzgün inciler gibidirler.

 

Ziynetler:

Cennette köşklerin, tahtların, halıların, ipekli elbiselerin yanında cennet sakinleri ziynet olarak; altın, inci ve gümüşten bilezikler, yüzükler de takınırlar.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Orada altın bilezikler takınırlar ve incilerle süslenirler.” (Fâtır: 33 - Hacc: 23)

Cennete girmekle kalmazlar, derecelere yükselirler. Bâtınlarındaki iman nuruna mükâfat olarak zahirlerini de tarifi mümkün olmayan ziynetlerle tezyin ederler. Oysaki birçokları dünyada iken bu gibi süslerden yoksundular.

 

Irmaklar:

Kur’an-ı kerim’de cennetlerden sözedilirken altlarından ırmaklar aktığından haber verilmektedir:

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“İman edip sâlih ameller işleyenlere gelince, şüphesiz ki Rabb’leri onları imanları sebebiyle altlarından ırmaklar akan nimet cennetlerine erdirir.” (Yunus: 9)

Muhammed sûre-i şerif’inin 15. Âyet-i kerime’sinde cennetin dört ırmağı olduğu beyan buyurulmaktadır.

Cennette müminlerin yalnız lezzet almak için içtikleri sular, ballar, sütler, şaraplar karşılığında cehennemde kâfirler hararetin şiddetinden ciğerleri yandığı bir zamanda kaynar su içerler, bağırsakları parça parça dökülür.

 

Pınarlar ve Çeşmeler:

Cennette ırmaklardan başka ayrıca pınarlar ve çeşmeler de fışkırır. Her ferdin kendi pınarı olduğu gibi herkesin faydalandığı umumi pınarlar da vardır. Bu hususta aralarında çekişme ve sürtüşme olmaz.

Dünyada iken küfürden ve diğer günahlardan nefsini sakındıran muttaki kullar cennette bağlar ve bahçeler içinde, akan pınarların kenarlarında refah ve saâdet içinde yaşarlar.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Muttakiler Rabb’lerinin kendilerine verdiğini alarak cennetlerde ve pınar başlarında bulunurlar. Çünkü onlar bundan önce dünyada güzel davranırlardı.” (Zâriyât: 15-16)

Bu pınarlar o bahçelerde gezilebilecek yerlerin sonuna kadar akar. Orada hiç kimse susuzluk görmez ve hiç susamaz. İçmek isteyen zevk için içer. Bu pınarların akışlarını seyretmek bile insana ayrı bir huzur verir.

 

Koyu Gölgelikler:

Cennette gece ve gündüz yoktur, hep aydınlıktır. Sürekli ve aynı rahatlıkta ve güzellikte bir havası vardır. Ne terletecek kadar sıcak, ne de üşütecek kadar soğuktur. Devamlı gölgelidir. Her taraftan gayet tatlı misk kokulu serin bir rüzgâr eser.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Biz onları koyu bir gölgeye koyacağız.” buyuruyor. (Nisa: 57)

Bakış zevki ayrı, faydalanma zevki ayrı... Ancak cennetteki gölge böyle olabilir.

Allah-u Teâlâ farzları yerine getirip haramları terkeden, kulluk vazifelerini yerine getirmekte bir an tereddüt göstermeyen muttaki kullarına cennette hakiki gölgelikler, tatlı pınarlar, canlarının çektiği çeşit çeşit enfes meyveler hazırlamıştır.

“Muttakiler ise gölgeler altında ve pınar başlarındadırlar.” (Mürselât: 41)

İnsana huzur veren gölgelerde, ağaçlar altından akan pınarlar başında ve arzu ettikleri meyvelerden tadarak, zevk ve sefa ile vakitlerini geçirirler.

 

Ağaçlar, Meyveler:

Cennette meyveli-meyvesiz ağaçlar, asmalar, palmiyeler, her mevsim yetişen ve yeme yasağı bulunmayan en güzel meyveler bulunur.

Birçok Âyet-i kerime’lerde gölgelerden, dallardan, sarmaş dolaş olmuş koyu yeşilliklerden, meyveleri kolayca toplanabilen ağaçlardan bahsedildiği gibi; hususi olarak hurma, nar, reyhan, kiraz, muz gibi ağaç ve bitkilerden söz edilir.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Orada onlar için her çeşit meyveler vardır.” (Yâsin: 57)

Her türlü zevklerden neyi isterlerse onu hemen yanlarında bulurlar. Cennette acıkmak, yemeğe ihtiyaç hissetmek yoktur. Onların meyvelerle merzuk olmaları, sırf lezzet almak, zevkyab olmak içindir.

Bir an olsun meyvesiz kalmış ağaç görülmez. Koparılan ve yenilen bir meyvenin yerine aynı surette bir başkası biter. Meyveler ağacın altından üstüne kadar dizilmiş, birbiri üstüne yığılmıştır.

Cennet meyveleri, hangisi olursa olsun külfetsiz ve mihnetsizdir. Azalmaz ve tükenmez. Atılacak tarafı yoktur, posasızdır. Lezzetleri daima değişir. Hazımı kolaydır, sıkıntı ve zahmeti olmaz. Pişirilecekler pişmiş olarak gelir. Kazanma külfeti yoktur, herkesin istediği kadar çoktur, darlık endişesi çekilmez.

Âyet-i kerime’de:

“Verdiğimiz bu rızıklar tükenecek değildir.” buyuruluyor. (Sâd: 54)

Cennet sakinleri yiyip içtikleri halde tabii ihtiyaçlarını gidermezler. Yedikleri şeyler hafif misk kokulu bir geğirme ve terleme ile dışarı atılır.

Cennet nimetleri duyduğumuz, okuduğumuz, hatta aklımızdan geçenlerin de fevkinde güzelliktedirler. Dünyadakilere hiç benzemezler, sadece isim benzerliği vardır. Beklenilmeyen anlarda peşi peşine takdim edilir, her defasında yeni bir şekil arzeder.

Her şey cennet sakinlerinin arzusuna ve gönlüne göre olur. Orada bir misafir gibi bulunmazlar. Ki, gönlünden geçeni istemekten utansın. Onların her türlü rahatları temin olunmuştur.

 

Kuş Etleri:

Kuran-ı kerim’de cennet nimetleri sayılıp açıklanırken meyve ve etten ismen anılarak dikkatler bu iki maddeye çekilmektedir:

“Onlara canlarının istediği meyveden ve etten bol bol veririz.” (Tûr: 22)

Bu iki nimet dünya hayatında insanın dengeli beslenmesi için son derece lüzumludur. Ahiretteki meyve ve et ise dünyadakilerden çok farklıdır sırf zevk ve lezzet almaları için, canlarının çektiği anda onlara bu gibi çeşitli nimetler bahşedilir.

Cennette gece ve gündüz olmayıp müminler nur içinde bulunacaklarsa da, dünyadaki adetleri üzere muayyen vakitlerde yemekleri hazır olacaktır.

Orada insanın iştahını açan kuş etleri de vardır.

 

Cennet Elbiseleri:

Ateşten kendilerine elbise biçilmiş olan cehennemliklerin elbiselerine karşılık, cennetliklere de son derece kıymetli ve değerli elbiseler giydirilir.

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’sinde:

“Sabretmelerine karşılık onlara cenneti ve ipekleri lütfeder.” buyuruyor. (İnsan: 12)

Onlar din-i mübin’in emir ve yasaklarını gözetirken gördükleri zahmet mukabilinde sabır ve sebatlarına mükâfat olarak şimdi bu lütuflara nail olmuş oluyorlar.

Çünkü ipek elbisenin hem göz kamaştırıcı bir hususiyeti vardır, hem de bir ziynettir. Fakat o ipek dünyadakinden çok çok üstün ve değerlidir.

Elbiseleri ipekten olduğu gibi yatakları ve perdeleri de ipektendir.

Altın, gümüş ve sırf ipekten dokunmuş elbise ile ziynetlenmenin haram olması dâr-ı teklif olan dünyaya mahsustur. Ahiret dâr-ı teklif olmadığı için orada bunlar en güzeli ile müminlerin istifadesine arzedileceklerdir.

 

Tahtlar, Koltuklar:

Allah-u Teâlâ’ya ve ahiret gününe iman eden müminler cennete girince, anlatılmayacak derecede sevinçli ve mutludurlar, ilâhi nimetlere garkolurlar.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Altın ve mücevherlerle işlenmiş tahtlara karşılıklı olarak yaslanırlar.” (Vâkıa: 15-16)

Huzur ve emniyet içinde oturacakları yüksekçe tahtlar hazırlanmıştır ki, mahiyetini ancak Allah-u Teâlâ bilir.

“Koltuklar üzerinde etrafı seyrederler.” (Mutaffifin: 23)

Diledikleri yere diledikleri şekilde bakabilirler. Taraf-ı ilâhîden kendilerine ikram ve ihsan olunan güzelliklere zevkle baktıkları gibi, oturdukları yerden kâfirlerin nasıl azap ve işkence gördüklerini de seyrederler. Çünkü o azaplardan kurtulduklarını görmek, sevinçlerini daha da artırır.

Bu nefis tahtların ve koltukların yanısıra ayrıca kişilerin üzerine oturup koltuğunda dayanacakları döşekler, yastıklar ve halılar da mevcuttur.

Cennetin göz ve gönül dolduran nimetleri karşısında hayran kalırlar. Ruhen ve cismen nurlanırlar. Yüzlerindeki beşaşeti, onlara bakan herkes görür.

 

Canın Her Çektiği, Gözün Her Hoşlandığı:

Cennette her nefsin iştiha duyduğu nimetler ve gözlerin lezzet aldığı manzaralar mevcuttur.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Canlarının çektiği ve gözlerin hoşlandığı her şey orada vardır.” (Zuhruf: 71)

Her nimet orada en güzeliyle mevcuttur. Hepsi de ayrı ayrı lezzetlerde, türlü türlü güzelliklerdedir.

Hiç kimse iyilikleri sebebiyle cennete giremez. Oraya Allah-u Teâlâ’nın lütfu ve ihsanı ile girilir. Şu kadar var ki derecelere salih amellere göre nâil olunur.

 

Cennete En Son Giren:

Ebu Hüreyre -radiyallahu anh-den:

Bir defasında Resul-i Ekrem -sallallahu aleyhi ve sellem-e “Yâ Resulellah! Kıyamet gününde biz Rabb’imizi görecek miyiz?” diye sordular.

Onlara:

“Bulutsuz bir gecedeki ayın on dördünde ayın görünmesi hususunda şüphe eder misiniz?” Diye sordu.

“Hayır yâ Resulellah!” dediler.

“Peki, görmeye mani hiçbir bulut yokken güneşi görmek hususunda hiçbir şüpheniz olur mu?” diye tekrar sordu.

“Hayır yâ Resulellah!” denilmesi üzerine şöyle buyurdu:

“Muhakkak ki siz Rabb’inizi böyle göreceksiniz. Kıyamet gününde insanlar bir araya toplanır. Rabb’imiz ‘Her kim her neye tapmışsa, onun ardına düşsün.’ buyurur. Artık kimi güneşin, kimi ayın, kimi tağutların (kodamanların) peşine düşüp gider. Yalnız bu ümmet içlerinde münafıkları da olduğu halde yerinde kalır.

Allah-u Teâlâ onlara (başka bir surette) tecellî edip ‘Ben sizin Rabb’inizim.’ buyurur. Onlar ‘Rabb’imiz bize gelinceye kadar yerimizde dururuz. O bize geldiğinde biz O’nu tanırız.’ derler.

Allah Azze ve Celle onlara (Bu defa tanıyacakları bir surette) tecellî edip ‘Ben sizin Rabb’inizim.’ buyurur. Onlar da ‘Sen bizim Rabb’imizsin.’ derler ve Allah-u Teâlâ onları dâvet eder.

Cehennemin ortasına Sırat kurulur. Ümmetini en evvel geçiren ben olurum. O gün peygamberlerden başka kimse konuşamaz. Onların o günkü niyazları da:

‘Allah’ım! Selâmet ver, selâmet ver!’ sözünden ibarettir.

Cehennemde sâdan dikeni gibi kancalar çengeller vardır. Sâdan dikenini biliyor musunuz? İşte bu çengeller sâdan dikenine benzer. Şu kadar var ki, büyüklüklerini yalnız Allah bilir. İnsanları kötü amellerinden dolayı kapıp cehenneme çekerler. Kimisi günahları ile helâk olur. Kimisi hardal gibi ezim ezim ezildikten sonra kurtulur.

Nihayet Allah-u Teâlâ cehennemliklerden her kime rahmet buyurmayı dilemişse, kendisine ibadet etmiş olanların çıkarılmasını meleklere emreder. Onlar da onları kurtarırlar. Melekler onları secde azalarından tanırlar. Allah-u Teâlâ secde azalarını yiyip mahvetmeyi cehenneme haram kılmıştır. Binaenaleyh Ademoğlunu cehennem yer de, yalnız secde azalarını yiyemez. Bunlar ateşten kavrulup kapkara olarak çıkarılırlar. Üzerlerine Âb-ı hayat dökülür. Sel kenarında biten yabani reyhan tohumu gibi çabucak biterler. Sonra Allah kulları arasında hükmünü bitirir.

Ancak cennet ile cehennem arasında, yüzü ateşe doğru dönük bir kimse kalır. O, cehennemden en son çıkarak cennete giren kimsedir.

‘Yâ Rabb’i! Yüzümü şu ateşten kurtar. Kokusu dumanı beni kavuruyor, keskin ateşi beni yakıp duruyor.’ der, mütemadiyen dua ve niyazda bulunur.

Allah-u Teâlâ: ‘Bu senin dediğin yapılacak olursa, başka bir şey istemez misin?’ buyurur.

O ise: İzzetine yemin ederim ki istemem!’ der.

Dilediği gibi Allah’a söz verdikten sonra, Allah onun yüzünü ateşten çevirir, cennete doğru döndürür, cennetin olanca güzelliklerini görünce Allah’ın dilediği kadar susar. Sonra ‘Rabb’im? Beni cennetin kapısına yanaştır.’ der.

Allah-u Teâlâ: ‘Daha başka bir şey istemeyeceğine dair söz vermemiş miydin?’ buyurur.

O da: ‘Rabb’im! Yarattıklarının en bedbahtı ben olmayayım.’ der.

Allah-u Teâlâ: ‘Bunu da verirsem başka bir şey istemeyeceğine dair söz verir misin?’ buyurur.

‘İzzetine yemin ederim ki, başka bir şey istemem.’ diye sağlam bir söz verince, cennetin kapısına getirilir. Cennetin olanca güzellik ve yeşilliğini, içerideki neşe ve sevinci görünce, yine utanıp, Allah’ın dilediği kadar sükût eder. Sonra ‘Rabb’im! Beni cennete koy.’ der.

Allah-u Teâlâ: ‘Ey Ademoğlu, yazık sana! Sen ne sözünde durmaz bir kimseymişsin! Daha başka bir şey istemeyeceğine dair söz vermemiş miydin?’ buyurur.

O kimse:‘Rabb’im! Yarattıklarının en bedbahtı ben olmayayım.’ der.

Allah-u Teâlâ bu hâlden hoşlanır ve güler, cennete girmesine izin verir. ‘Bir dileğin var mı?’ buyurur. O da dilediği kadar diler. İstekleri bitince Allah-u Teâlâ: ‘Şunu da iste, bunu da iste!...’ diye hatırlatır. Nihayet dilekleri bitince ‘Bunların hepsi senin, bir o kadar dahası da senin!’ buyurur.”

Ebu Sâid-i Hudrî -radiyallahu anh-nin rivayetinde “Bunların hepsi senin on misli dahası da senin.” cümlesi de vardır. (Buhârî)

Bu beyanlardan sonra deriz ki:

Bu dünya saâdeti ve ebedî selâmet mi hayırlıdır, yoksa geçici bir dünya için, bir hayâlât için bir ebediyâtı kaybetmek ve ebedî azaba düçar olmak mı hayırlıdır?


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |