HEDİYE-İ İLÂHÎ

 

Mülkün mutlak sahibi olan Allah-u Teâlâ insanları dünya sahnesine denemek için göndermiştir. Bir Ayet-i kerimesinde buyurur ki:

“Sizi bir imtihan olarak hayır ile de şer ile de deniyoruz.” (Enbiya: 35)

Bilindiği üzere bu dünya hayatı biz insanlar için imtihan sahnesidir. Bu dünyaya gelmekteki tek maksat Hazret-i Allah’ın bizler için hazırladığı ilâhî imtihanı başarı ile kazanmaktır. Bundan başka hiçbir amacımız yoktur. Her ne kadar yapmamız gereken dünya işleri olsa da bu işleri yaparken sergilediğimiz davranışlar da bu imtihanın bir parçasıdır. Yani kısacası her saatimiz, her dakikamız hatta her anımız imtihanlarla doludur. İnsanın başına tasavvura sığmayan ibtilâlar gelebilir.

Kimimiz fakirlikle, kimimiz zenginlikle, kimimiz hastalıkla, kimimiz sağlıkla, kimimiz acıyla ve kimimiz de tatlıyla imtihan edilmekteyiz. Eğer bir kul Hazret-i Allah’a tertemiz bir şekilde kavuşmayı arzu ederse Hazret-i Allah da onu çeşitli imtihanlardan geçirerek başına ibtilalar vererek yükseltir. Çünkü bizi çepeçevre kuşatan nefsimizin arzu ve isteklerinden kurtulmak için ibtilalar şarttır. Nefis demek benlik demektir. Hazret-i Allah’a ulaşmak isteyen bir kişide zerre kadar benlik olmaması gerekir. Nitekim bu konuda Muhterem Ömer Öngüt Efendi şöyle buyurur:

“Tasavvuf nedir?

Bir ilim-irfan mektebidir, alınmakla girilir.

Hülasa manası nedir?

Koca bir adam olarak girdim, zerre hakir olduğumu bildim.”

Tasavvuf ehlinin başından ibtilalar, sıkıntılar hiçbir zaman eksik olmaz. Çünkü bu yol böyle kurulmuştur. Bu ibtilalar bazen canla, bazen de malla olur. Akla hayale gelmeyecek ibtilalar gelebilir. Bu ibtilayı, bu engeli aşamazsa terakki edemez.

Resulullah Efendimiz Hadis-i şeriflerinde buyururlar ki:

“İnsanlar içinde en ziyade mihnet ve meşakkatle imtihan olunan Enbiya-i izam, ikinci derecede Evliya-i kiram ve üçüncü derecede onlara benzeyen kimselerdir.” (Tirmizi)

Allah-u Teâlâ bir peygamberi gönderirken birçok hediye-i ilâhî ile gönderir. Havsalanın dahi alamayacağı nimetlerle, rızıklarla, feyiz ve bereketlerle gönderir. Bütün insanların rızıklanmasına vesile olurlar. Fakat insanlar bunu bilmez.

O emanet-i ilâhî’yi taşıyan her peygamber, o yükün altında inler, ibtilâların her çeşidine maruz kalır, her türlü hakarete uğrar.

Bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Resulüm! Senden önceki peygamberler de yalanlanmıştı. Onlar yalanlanmalarına ve eziyet edilmelerine rağmen sabrettiler. Nihayet yardımımız onlara yetişti.” (En’am: 34)

Ona bütün bunlar revâ görülmesine rağmen, o ise ilâhi hediyeleri ile geldiği için hediye-i ilâhi’yi nasipdar olanlara ulaştırmayı arzu eder. Bütün güçlüklere, ezâ ve cefalara katlanır.

Sevgili peygamberimiz insanların en hayırlısı en sevgilisi olduğu halde öyle mihnetler çekmiştir ki akıl hafsala almaz. Niçin? Çünkü Hazret-i Allah O’nu çok sevdiği için. Öyle bir sevgi ki kelimeler anlatmada yetersiz kalır.

Şimdiye kadar yaşamış Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz de bütün ömürlerini Hazret-i Allah için feda etmişlerdir. İnsanların iki cihan selameti için kendi dünya hayatlarını çilelerle yaşayarak geçirmişlerdir.

Mesela Hazret-i Eyyüb Aleyhisselam sabrıyla kıyamete kadar beşeriyete numune oldu. O’nun çektiği çileye hangimiz dayanabiliriz? Hangimiz şikayet etmeden sabredebiliriz. O bırakın şikayet etmeyi, edeb ve hayasından ötürü Rabbinden derdinin bitmesini bile niyaz etmedi. Nihayet takdir edilen süre tamamlanınca tam bir teslimiyet ve merbudiyetle ilk ve son olarak naz ile niyaz etti:

“Bana bir dert gelip çattı. Sen merhametlilerin en merhametlisisin!” buyurdu. (Enbiya: 83)

O’nun çektiği çilenin karşılığı olan mükafatın büyüklüğünü aklımız idrak edebilir mi acaba?

“Resulum! Kulumuz Eyyub’u da an!” (Sad: 41)

Âyet-i kerime’si O’nun sabrı sonucundaki mükafatını göstermez mi?

Hazret-i Allah’ın halili İbrahim Aleyhisselam’ın dillere destan imtihanını da unutmamak gerekir. Oğlunun kurban edilmesi emrine karşı tereddütsüz boyun eğmesi O’nun derecesinin ne kadar büyük olduğunu gösterir.

“Babası oğlunu alnı üzerine yatırınca biz O’na: ‘Ya İbrahim! diye seslendik. Rüyana sadâkat gösterdin, işte biz iyileri böyle mükafatlandırırız.” (Saffat: 103-104-105)

Bunun yanında Evliyaullah Hazeratının yaşadığı ibtilalar ve sıkıntılar da bizler için birer numunedir. Bütün hepsinden bir ders çıkarmamız ve bir ibtila anında Rabbimize nasıl yöneleceğimizi öğrenmemiz gerekir. Çünkü ibtila müminlerin kaderidir. İbtilâ mümine ilâhi bir hediyedir. Er geç bizi bulacaktır. İşte o an yıkılmamak, isyan etmemek ve yoldan çıkmamak için Rabb’imize her an sığınmamız her an duâ etmemiz gerekir. Çünkü ibtila gerçekten acıdır, fakat Hakk’a yaklaştırıcıdır, dünyadan uzaklaştırıcıdır. Bunun için yakıcıdır amma pişiricidir, olgunlaştırıcıdır, terakki ettiricidir. Ömrünün en mutlu anında Hazret-i Allah öyle bir ibtila verir ki nefis neye uğradığını anlayamaz. Dünyada en sevdiğin, en güvendiğin kişi bile sana yabancı oluverir. Zaten Rabbimiz belki de kendisinden başkasına aşırı muhabbet ettiğimizden dolayı ibtila veriyordur. Çünkü o kulunu seviyordur. Tekrar kendisine dönmesi için uyarı niteliğindedir.

Bu husus Ayet-i kerimede şöyle beyan buyurulmuştur:

“Bu, elinizden çıkana üzülmemeniz ve Allah’ın size verdikleri ile sevinip şımarmamanız içindir.” (Hadid: 23)

İbtila anını ancak yaşayan bilir. Dışardan bakarsın mutlu ve huzurlu bir insan görürsün fakat içindeki acıyı kendisinden ve Rabbinden başka hiçkimse bilemez. Belki geceleri bile uyuyamaz, karnı açtır, ama yemek yemeyi canı istemez. İbtila sebebi ile çok ağlama olur. Çok ağlayanları da Allah-u Teala çok sever. Cam su ile temizlenir, gönül kirini gözyaşı siler.

Resulullah -sallallahu aleyhi ve sellem- Efendimiz bir Hadis-i şerif’lerinde buyururlar ki:

“Kalbi mahzun olanları şüphesiz ki Allah sever.” (Münavi)

Fakat biz insanlar hiç ağlamak istemeyiz. Hep neşelenmek isteriz. Çünkü nefsimiz böyle ister.

İbtila Hazret-i Allah’ın bir lütfudur. “Ey kulum! Kendine gel. Nimetlerimi alıyorsun, şükredecek yerde isyana doğru gidiyorsun. Benden geldin, yine bana döneceksin. Olduğun gibi değil de, icabettiği şekilde gel.” manasına geliyor.

Hazret-i Allah bizim tek dostumuz, tek kurtarıcımız ve tek sığınağımızdır. Bir ibtila anında kendimize O’ndan daha yakın bir kimseyi bulamayız. O’na yalvarırırız. Çünkü o ibtilayı veren O’dur kaldıracak olan da O’dur. Başkalarının bize verdiği üzüntüyü O’na anlatırız. Zaten O da bunu ister. “Kulum bana bir adım yaklaşırsa ben ona koşarım” buyurmuyor mu? Bizim tek sevgilimiz O’dur. Sevilmeye layık olan O’dur. Çünkü o sevgiyi insanın kalbine koyan O’dur. O’nun verdiği sevmek gibi eşsiz bir nimeti O’nun yarattığı masivaya harcamak doğru olur mu? Olmaz. Zaten onsuz olan sevgi, sevgi değildir. Boş bir hayalden ibarettir. Eğer bir kişinin mahluka duyduğu sevgi Allah’a duyduğu sevgiyi geçerse tehlike var demektir. O zaman o mahluk onun putu olur. Allah korusun. Eğer Hazret-i Allah bu durumda uyarmazsa gideceği yer karanlıktır.

Hakk celle ve Ala Hazretleri Hadis-i Kudsi’de buyurur ki:

“Benim cinlerle ve insanlarla önemli bir hadisem var! Ben yaratıyorum, benden başkasına ibadet ediliyor! Ben rızıklandırıyorum, benden başkasına şükrediliyor.” (Taberâni)

Allah dostu veli zatlar Hazret-i Allah’tan gayri masivaya hiçbir zaman gönül bağlamamışlardır. Zaten onların ibtilaları da bu husustadır. Bir genç sevgilisi tarafından terkedildiği zaman hemen Rabbine sığınır ve sevgilisinin tekrar dönmesi için yalvarır, içi ümitlidir. Ama Hakk aşıklarının çektiği aşk acısı hiçbir acıya benzemez. Onların sevgilileri Hazret-i Allah olduğu için O sevgiliyi kaybetmeyi hiçbir zaman istemezler. Çünkü Hazret-i Allah onları terkederse kime yalvaracaklar sevgilim geri dönsün diye? O’ndan başka yalvaracak kimse var mı? Yok. O yüzden bütün ömürleri boyunca kalpleri buruktur. Korku içinde yaşarlar. Hiçbir zaman o aşkı o sevgiliyi kaybetmek istemezler. Kaybetmemek için de var güçleriyle çalışırlar.

Şeyh Muhammed Es’ad Erbili Hazretlerinin şu sözü gerçekten paha biçilmez bir incidir:

“Kalbimi kırdın, ama senin aşkın daha ziyade arttı. Bu yüz parça olmuş kadeh nasıl oluyor da şarabı hiç dökmüyor.”

Velhasılı kelam ibtila Hazret-i Allah’ın sevdiği kullarına bir hediyesidir. Ama bu hediye ilk önce nefse hoş gelmez. Nefsine uyup hediyenin paketini beğenmeyen içindeki mücevhere sahip olamaz. Ama kul; “Bu Rabbimden bana özel geldiğine göre mutlaka bunda bir hayır vardır. O’ndan gelen herşey güzeldir.” derse işte o zaman lütufların en güzeline nail olur. Hiç güzel olan bir şeyden güzel olmayan şey çıkar mı? Hazret-i Allah da güzellerin en güzeli olduğuna göre yolladığı herşey güzeldir. Çünkü Güzel’den geliyor. Hepsi hoştur. Çünkü Hoş’tan geliyor. O gönderileni beğenmeyen nefisdir.

Hazret-i Ali -radiyallahu anh- Efendimiz buyururlar ki:

“Hayatın önüne çıkardığı müşkül hadiselere sabır ve tahammül et, onları hiç kimseden bilme, hiç kimseye karşı kalbinde buğz ve düşmanlık besleme. Hiç kimseye karşı sertlik gösterme. Böylece hareket edersen, önüne çıkacak bütün engelleri yenersin ve kâmil bir insan olursun.”

Allah’ımız bizi lütuf ve ihsanından ayırmasın. Bizi sabır ve sebat edenlerden eylesin.

Bir şiir:

Çocukken gün battı mı, bir köşede ağlardım;

Nihayet döne döne aynı noktaya vardım.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |