HAŞR SÛRE-İ ŞERİF’İNİN TEFSİRİ-2

Yahudilerin İlk Sürgünü

 

Benî Nadîr Savaşı:

Allah-u Teâlâ’nın inananlara her zaman ve mekânda yardım etmesi, kâfirleri ve münâfıkları er veya geç alaşağı etmesi, O’nun izzetinin tezâhürlerindendir. Aynı zamanda O’nun hikmetinin de bir tecellîsidir.

Âyet-i kerime’lerinde buyurur ki:

“Ehl-i kitap’tan kâfir olanları, ilk sürgünde yurtlarından çıkaran O’dur.” (Haşr: 2)

Allah-u Teâlâ onların Peygamber şehri Medine-i münevvere’den çıkarılma hadisesini bizzat kendi üzerine almıştır. Kudretini perdelemeksizin doğrudan doğruya Zât-ı akdes’inin yaptığını akıl sahiplerine duyurmaktadır.

Yahudilerin toplu halde Arap yarımadası’ndan çıkarıldıkları ilk sürgün budur. Çünkü bundan önce böyle bir zillete düşmemişlerdi.

Medine-i münevvere’den ayrılan yahudilerin bir kısmı Şam’a, bir kısmı Filistin’e göç ettiler. İleri gelen reislerinin bir kısmı ise Hayber’e sığındılar ve burada yaptıkları faaliyetlerle Hendek savaşını hazırladılar.

“Siz onların çıkacaklarını sanmamıştınız.” (Haşr: 2)

Oldukça güçlü, kuvvetli ve iyi savaşçı olmaları, kalelerinin sağlam, sayı ve kuvvetlerinin çok olması sebebiyle, bu şekilde zillet ve horluk içinde yurtlarından çıkacaklarını beklemiyordunuz.

Size ve sizin zannınıza kalsaydı çıkmayacaklardı. O halde onları siz çıkarmadınız, Allah çıkardı. Fâil-i mutlak O’dur.

“Onlar da kalelerinin kendilerini Allah’tan koruyacağını sanmışlardı.” (Haşr: 2)

Allah-u Teâlâ’nın azabından ve intikamından kendilerini korumak için o sığındıkları muhkem kalelerin ve kuvvetlerin kâfi geleceğini zannediyorlar ve sırf onlara güveniyorlardı. Bu sebeple de kendilerine taarruz etmek isteyecek kimselere aldırış etmiyorlardı. Allah-u Teâlâ’nın izzet ve azametine karşı gelmenin mümkün olmayacağını tasavvur bile etmiyorlardı. Kendilerine verilen bu geçici kuvvet ve ruhsat, onlara Hakk’ın yüce kudretini unutturmuştu.

“Fakat Allah onlara beklemedikleri bir yönden geldi.” (Haşr: 2)

Mülkün sahibi olan Allah dilediği anda dilediği yerden gelir, gücünü ve kudretini beşeriyete gösterir. Mukavemet etmek, karşı koymak aslâ mümkün değildir.

“Yüreklerine korku düşürdü.” (Haşr: 2)

Son derece korktular. Tekbir seslerini duydukça yürekleri ağızlarına geldi. Tedbirleri onlara hiçbir fayda vermedi. Akıllarına gelmeyen belâ ve musibet başlarına geldi. Sonunda da Resulullah Aleyhisselâm’ın vereceği hükmü kabul etttiler.

Öyle ki:

“Evlerini hem kendi elleriyle hem de müminlerin elleriyle tahrip ediyorlardı.” (Haşr: 2)

Müslümanlar onları kuşatıp kalelerini yıkmaya başlayınca, onlar da müslümanlara engel olabilmek için kendi evlerindeki taş ve tuğlaları kırmaya başladılar. Daha sonra yurtlarını terkedeceklerini anlayınca, müslümanlara sağlam bir şey bırakmamak ve çıkıp giderlerken götürebilmek için kendi elleriyle evlerinin kapı ve pencerelerini söktüler, kereste ve eşyalarını tarumar ettiler. Çivileri bile söküp develere yüklediler ve çekip gittiler.

Kur’an-ı kerim geçmişi de geleceği de kuşattığı için, geçmişi anlatırken, çoğu zaman gelecekten haber verir.

Nitekim adı geçen yahudilerin torunları 1967 harbinden sonra yerleştiği Sinâ’yı Mısır’la yaptığı anlaşma gereğince boşaltırken, orada kurdukları inşaatları dinamit ve buldozerlerle kendi elleriyle tahrip etmişlerdir.

“Ey basiret sahipleri! İbret alın!” (Haşr: 2)

Küfrün, nifakın, zulmün ve Allah-u Teâlâ’ya karşı gelip de yalnız sebeplere bağlanmanın sonucundaki acı durumu ve iman ile mücâdelenin şerefini göz önüne getirin, O’ndan başka bir şeye itimat etmeyin.

“Şayet Allah onlar hakkında sürülmeyi yazmamış olsaydı, elbette onları dünyada başka şekilde cezalandıracaktı.” (Haşr: 3)

Öldürülme ve esaret gibi daha acı bir azaba mübtelâ kılardı ki, ona göre bu sürgün felâketi azap değil bir lütuf sayılmaktadır.

Aslında onlar böyle bir azabı hak etmişlerdi. Fakat Allah-u Teâlâ onlara dünyada bu sürgünü takdir buyurmuş olduğu için kendilerine bir azap vermedi.

“Ahirette de onlar için ateş azabı vardır.” (Haşr: 3)

Dünya azabından kurtulsalar bile ahiret azabından kurtulamazlar.

Uhud savaşından sonra müslümanların itibarı nisbeten sarsılmıştı. Nadîr oğullarının Medine-i münevvere’den çıkarılması ile o civardaki müşrikler arasında Resulullah Aleyhisselâm’ın nüfuzu kuvvetlenmiş oldu.

•

Allah-u Teâlâ o bir kısım yahudilerin yurtlarından sürülüp perişan bir halde etrafa dağılmalarının sebebini beyan etmek üzere Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurmaktadır:

“Bu, onların Allah’a ve Resul’üne karşı çıkmalarından ötürüdür.” (Haşr: 4)

Allah-u Teâlâ’nın dinini inkâr ettiler, O’nun yüce Peygamber’ini şiddetle yalanladılar.

Âyet-i kerime’de açıkça görülüyor ki; Peygamber’e yapılan düşmanlık, Allah-u Teâlâ’ya yapılan düşmanlık gibi telâkki edilmektedir. Nitekim Peygamber’e yapılan itaat de Allah-u Teâlâ’ya yapılan itaat gibi kabul edilir. Bu husustaki Âyet-i kerime ve Hadis-i şerif’ler sarih ve kesindir.

“Kim Allah’a karşı gelirse, bilsin ki Allah’ın cezalandırması çetindir.” (Haşr: 4)

Kendisine karşı savaş açanlara dünyada da ahirette de dilediği şiddetli cezaları verir. Dünyada vermezse ahirette verir. Dünyadaki azap geçse de ahiretteki azap geçmez.

 

Fâsıkların Rezil Oluşu:

Hicretin dördüncü yılı, Rebiülevvel ayı idi. Resulullah Aleyhisselâm mescidde imam olarak Abdullah bin Ümmü Mektum -radiyallahu anh-i vekil olarak bırakıp Nadir oğulları yurduna doğru hareket etti. Müslümanlar Medine’ye iki mil mesafede bulunan yerleşim merkezine yürüyerek gittiler. Resulullah Aleyhisselâm merkep üzerinde idi. Sancağı Hazret-i Ali -radiyallahu anh- taşıyordu. İkindi namazlarını Nadir oğullarının bağ ve bahçeleri arasında kıldılar. Daha sonra Nadir oğulları yurdu çepeçevre kuşatıldı. Yahudiler bir yıllık yiyecek depo ettikleri için kalelerinin sağlamlığına güveniyorlardı.

Yatsı olunca Resulullah Aleyhisselâm Hazret-i Ali -radiyallahu anh- ile Hazret-i Ebu Bekir -radiyallahu anh-i ordugâhta görevlendirerek üzerinde zırhı olduğu halde on sahabisi ile Medine’ye hâne-i saâdetlerine döndü. Mücahidler o gece orada sabahladılar ve tekbir getirdiler. Bilâl-i Habeşî -radiyallahu anh- sabah ezanını okudu. Resulullah Aleyhisselâm sahabileri ile erkenden gelip müslümanlara sabah namazı kıldırdı.

Resulullah Aleyhisselâm yahudilere: “Medine’yi terkedip gidiniz!” diyerek son bir teklifte bulundu. Fakat onlar bu teklife yanaşmadılar. “Ölüm bize senin teklif ettiğin şeyden daha kolaydır.” dediler.

Artık onlarla çarpışmaktan başka yol kalmamıştı. Mücahidler ok ve taş yağmuru ile tazyik edip sıkıştırdılar. Kuşatma onbeş-yirmi gün sürdü.

Yahudiler kalelerden çıkıp çarpışmayı göze alamadıklarından, kuşatmanın bir hayli güç olacağı muhakkaktı. Resulullah Aleyhisselâm Allah-u Teâlâ’nın izniyle bir plân tatbik etti. En yakın yahudi ev ve kalelerini yıktırma, hurma ağaçlarını yakıp kesme emrini verdi. Böylece hem kalplerine korku ve dehşet salmak, hem de kaleden dışarı çıkıp çarpışmaya zorlamak istiyordu.

Mücahidler evleri yıkmaya ve hurma ağaçlarını kesmeye başlayınca Nadir oğulları: “Yâ Muhammed! Sen bizi yeryüzünde fesat çıkarmaktan men ediyorsun. Şimdi bu hurma ağaçlarını kesmek ve yakmak da ne oluyor?” diyerek bağrıştılar.

Hurma ağaçlarından bilhassa halkın meyvesini yemediği ağaçlar yakılmış ve kesilmişti. Yahudi kadınları Acve diye anılan iyi cins hurma ağaçlarının kesilmesine dayanamıyorlar, feryad edip yakalarını yırtıyorlardı.

Bu bağrışmalar bir kısım müslümanları da tereddüde sevketti.

Bunun üzerine nâzil olan Âyet-i kerime’sinde Allah-u Teâlâ müslümanların hurma ağaçlarını yakma ve kesme hadiselerinin hepsinin kendi emir ve iradesiyle olduğunu beyan buyurdu:

“Herhangi bir hurma ağacını kesmeniz ve gövdeleri üzerinde dimdik bırakmanız Allah’ın izniyle idi. Bir de yoldan çıkan fâsıkları rezil etmek içindi.” (Haşr: 5)

Böyle bir tatbikat, savaşlarda uygulanan baskı türlerinden birisidir. Nadir oğulları o bölgeden sürülmek istemiyordu. Dolayısıyla bir kısım hurma ağaçlarının kesilip yakılması, onların yer ve yurtlarına bağlı kalmalarını sağlayan bağlarının kopmasına yardımcı bir savaş unsurudur.

Şayet savaşın kazanılması için tahribatın yapılması zorunlu ise yapmak caizdir.

Bu Âyet-i kerime ayrıca yahudileri kuşatma esnasında askeri harekâtı engelleyen bazı hurma ağaçlarının kesilmesine ve yakılmasına işaret etmektedir. Harekâta engel olmayan ağaçlara ise dokunulmamıştır.

Nadir oğulları, münafıklardan da, Kureyza oğulları yahudilerinden de bekledikleri yardımı göremeyince korkuya kapıldılar ve teslim olmaya mecbur oldular.

Resulullah Aleyhisselâm istekleri üzerine onlara eman verdi, hiçbirinin canına dokunmadı. Silahlarından başka olan mallarından develerine yükleyebildikleri kadar eşya alarak çıkıp gitmelerine müsaade etti.

Nadir oğulları müslümanların yıkmadığı evlerini de kendi elleri ile yıktılar, müslümanlar oturmasınlar diye evlerinin direklerini devirdiler, tavanlarını göçürdüler, oturamaz hale getirdiler.

Sürüldüklerine üzülmediklerini göstermek için kadınlar en kıymetli elbiselerini giyinmişler, altın ve gümüş ziynetlerini takınmışlardı. Defler ve düdükler çalarak büyük bir gösteri ile çekip gittiler. Bu cezayı yaptıkları entrikalara göre hafif bulmuşlar, cana minnet bilmişlerdi.

 

Fey’ ve Ganimet:

Yahudiler Medine-i münevvere’yi terkederken de geride birçok hurmalıklar, ekinler, akarlar, davar, sığır ve at gibi birçok hayvanlar bıraktılar. Ayrıca arkalarında elli adet zırh, elli adet miğfer ve üçyüz kırk kadar kılıç kaldı.

Bütün bu mallar devlet malı olarak doğrudan doğruya Resulullah Aleyhisselâm’a mahsustu. Çünkü çarpışmasız, at ve deve koşturulmaksızın elde edilmişlerdi. Bu mallara Fey’ denilmiştir. Fey’, kâfirlerin mallarından ganimet ve haraç kabilinden müslümanların ellerine geçen şeylerdir. Beşe bölünmeksizin hepsi müslümanların menfaatlerine uygun olan yönlere sarf edilir.

Fey’ ve ganimete âit hükümler değişiktir. Ganimete âit hüküm Enfâl sûre-i şerif’inin 41. Âyet-i kerime’sinde açıklanmıştır.

Ashâb-ı kiram bu malların Bedir’de olduğu gibi Enfâl sûre-i şerif’inde bulunan Âyet-i kerime’lerin hükmü gereğince beşe bölünerek kalanın taksim edileceğini sanmışlardı.

Bu hususta nazil olan Âyet-i kerime’sinde Allah-u Teâlâ şöyle buyurdu:

“Allah’ın onların mallarından Peygamber’ine Fey’ olarak verdiği şeyler için siz ne bir at, ne de bir deve sürdünüz.” (Haşr: 6)

Kendiniz de bu savaşta hiç yorulmadınız.

“Fakat Allah, Peygamber’ini dilediği kimselere karşı üstün kılar. Allah her şeye kâdirdir.” (Haşr: 6)

Bazen açık vasıta ve âletlerle yapar, bazen de sırf izzetiyle hiç umulmayacak başarılar bahşederek yapar. Yahudilerin basit bir kuşatma ile korkarak çıkıp gitmek üzere anlaşmaları da böyle olmuş, Allah-u Teâlâ da bu malları Peygamber’ine Fey’ olarak ihsan buyurmuştur.

İşte bundan dolayı o da bu mallarda istediği gibi tasarrufta bulundu. Âile halkının bir senelik nafakasını ayırdıktan sonra, kalanını Muhâcirler arasında taksim etti. Çünkü Medine-i münevvere’nin yerlileri olan Ensâr, Muhâcirler’in geçimliklerini üzerlerine almışlar, onları kendi mallarına ortak etmişlerdi. Resulullah Aleyhisselâm bu icraatı ile Ensâr-ı kiram’ın bu yükünü hafifletmiş oldu.

•

Allah-u Teâlâ Âyet-i kerime’lerinde Fey’ mallarının harcama yerlerini ve şekillerini şu şekilde beyan buyurmaktadır:

“Allah’ın fethedilen memleketler halkının mallarından Peygamber’ine Fey’ olarak verdikleri; Allah’ın, Peygamber’in, akrabalığı olanların, yetimlerin, yoksulların ve yolda kalanlarındır.” (Haşr: 7)

Fey’ bütünüyle Resulullah Aleyhisselâm’ın emrine verilir. O ise dilediği şekilde, dilediği yere harcamakta serbesttir. Allah yolunda ve kendi ihtiyacı uğrunda harcayabildiği gibi, yakınlara, yetimlere, yoksullara ve yolda kalmışlara dağıtabilir.

Ganimetten bu sayılanlara verilmesinin sebep ve hikmeti ise şöyle beyan buyurulmuştur:

“Tâ ki içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir şey olmasın!” (Haşr: 7)

Fakirlerin elinde ondan bir şey bulunmazken, sadece zenginleriniz arasında dönüp durmasın, fakirler ondan mahrum kalmasın.

Bundan dolayıdır ki Allah-u Teâlâ fâizi ve karaborsacılığı haram kılmıştır. Asıl maksat; her hak sahibine hakkını vermek, muhtaç olanların ihtiyaçlarını gidermektir.

Herkesin canı istediği gibi her işe karışıp huzursuzluk çıkarmaması için de şöyle buyuruluyor:

“Peygamber size ne verdiyse onu alınız, neyi yasak ettiyse ondan sakınınız.” (Haşr: 7)

Aksi halde kişi Allah-u Teâlâ’ya ve Resulullah Aleyhisselâm’a itaat etmemekle isyan etmiş ve küfre girmiş olur.

Bu Âyet-i kerime her ne kadar Fey’ malları hakkında nazil olmuşsa da hükmü umumidir, Resulullah Aleyhisselâm’ın emrettiği ve yasakladığı her şey hakkında geçerlidir. Bu hüküm kıyamete kadar devam eder.

“Ve Allah’tan korkun! Çünkü Allah’ın cezalandırması çetindir.” (Haşr: 7)

Azab edince çok şiddetli azab eder.

Allah-u Teâlâ genel olarak Fey’in harcama yerlerini beyan buyurup bu hususta açıklamalarda bulunduktan sonra şöyle buyurmaktadır:

“Allah’ın verdiği bu ganimet malları; bilhassa yurtlarından ve mallarından edilmiş olan, Allah’ın lütfunu ve rızasını dileyen, Allah’ın dinine ve Peygamber’ine yardım eden muhâcir fakirlerindir.” (Haşr: 8)

Mekke kâfirlerinin tazyiki üzerine Mekke’den Medine’ye hicrete mecbur edilerek hicret ettiler. Dinlerini koruma pahasına evlerini, barklarını, mal ve mülklerini bırakıp çıktılar. Önceleri fakir değilken, sonraları fakirliğe maruz kaldılar. Rızâ-i Bâri uğrunda fedakârlığın en büyüğünü, sadâkatin en üstününü, teslimiyetin en güzelini gösterip kendilerini her şeyiyle o yola adadılar.

“Onlar sâdıkların tâ kendileridir.” (Haşr: 8)

Bunlar sâdıklardır. Sözlerini fiilleriyle ispat eden, doğruluk ve sadakatte maharet sahibi olan, özü sözü doğru, vefâkâr insanlardır. İmanlarını, sadakatlerini fiilen ispat etmişlerdir.

Tek suçları “Rabb’imiz Allah’tır.” demeleri idi. Kavim ve kabilelerine karşı hiçbir kötülükleri, hiçbir garazları, tek ve şeriki olmayan Allah’a kulluk etmekten başka hiçbir günahları yoktu.

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |