Şuayb Aleyhisselâm Zamanında
Şeytan’ın Hizipleri:

Şuayb Aleyhisselâm Medyen ve Eyke halkına peygamber olarak gönderilmişti.

Gerek Medyen halkı gerekse Eykeliler, İsrailoğulları gibi önceleri İbrahim Aleyhisselâm’ın dini üzerine ve doğru bir yolda bulunuyorlardı. Fakat zamanla müşrik ve ahlâksız kişilerin tesirinde kalarak dinlerini değiştirdiler, hem müşrik hem de ahlâksız oldular.

Tevhid inancı unutuldu. Onlar da önce geçen kavimler gibi Allah’ı bırakıp, taşlara kayalara, kendi yonttukları putlara tapmaya başladılar. Vicdanları körelmiş, kafaları küflenmiş, bâtıl inançlar zihinlerinde alabildiğine kök salmıştı. Buna rağmen yoldan çıktıklarını kesinlikle kabul etmiyorlar, bozuk inançlarını ısrarla savunuyorlar, doğru yolda olduklarını söyleyerek bununla iftihar ediyorlardı.

Başlıca geçim kaynakları ticaretti. Bolluk ve refah içinde yüzmeleri onları şımartmış, azıp sapmalarına başlıca âmil olmuştu. Allah-u Teâlâ’nın koymuş olduğu düzen ve dengeyi bozmak için ellerinden geleni yapıyorlardı.

En gözde meslekleri vurgunculuktu. Hilekârlık ve soygunculuk almış başını gidiyordu. Kavmin ileri gelenleri piyasaya hâkim olmuşlar, dolaylı ve dolaysız hilelerle gelir sağlamakta mâhir idiler. Ticaret ve iş ahlâkı son derece bozulmuş, kimsede itimat kalmamıştı.

Ölçerken tartarken tam alıp eksik verirler, bu hususta her türlü hileye başvururlardı. Bu alanda hak ve hukuk, sınır ve vicdan tanımazlardı. Yol kesmek, gasb, aşırı kâr elde etme, hiyanet, ihtikâr, kandırma, haksızlık, zulüm, yalan... gibi ticarî ahlaksızlıkların hepsi onlarda idi.

Piyasayı ellerinde tutanlar, halkın hem paralarının değerlerini hem de mallarının narhlarını düşürmüşlerdi. Ölçü ve tartılarıyla, silik, vezni bozuk ve kalp paralarıyla halkı aldatırlardı. Halk ise zaruri ihtiyaç maddelerini bulamıyor, bulsalar da alabilmek için varını yoğunu vermek mecburiyetinde kalıyorlardı. Alanların da ya yolları kesiliyor, ya da evleri basılıyor, malları ellerinden tekrar geri alınıyordu. Başkalarının rıza ve menfaatlerini gözetmek diye bir şey yoktu.

Yemen’den Suriye civarına, Basra körfezinden Mısır taraflarına doğru uzanan iki ana ticaret yolunun tam kavşağında mesken tutan Medyenliler; hem ticarette ün kazanmışlar, hem de ellerine geçen fırsatları kötüye kullandıkları için diğer memleketlerin diline düşmüşlerdi. O civardan gelip geçen kervanları tedirgin ve huzursuz ediyorlar, yüklü bir haraç almadan geçirmiyorlardı. Kendi aralarında güven kalmadığı gibi, yabancıların da onlara güvenleri kalmamıştı.

Bu gidişe bir dur diyen yoktu. Yetkili kişiler bu yetkisini zulme mâni olmak için değil, zulüm yapmak için kullanıyorlardı.

Eykeliler de günahkârlıkta Medyenlilerin yolunu ve izini takip ediyorlardı. Onlar da aynı durumda idiler.

İşte Şuayb Aleyhisselâm böyle bir toplumun ıslahı için peygamber olarak gönderilmişti.

Diğer peygamber kardeşleri gibi Şuayb Aleyhisselâm da, koyu putperestlikle içiçe olan, aynı zamanda ticarî ahlâkı çok bozuk bir düzeye gelen, yoldan çıkmış fâsık kavmini; ilk iş olarak Allah’ı birlemeye, O’ndan başka ilâh edinmemeye, yalnız O’na kulluk etmeye, isyan etmekten kaçınmaya dâvet etti:

“Ey Kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Size Rabb’inizden açık bir delil gelmiştir.” (A’raf: 85)

Nübüvvetini kavmine duyuran Şuayb Aleyhisselâm ilk ikazını yaptı:

“Ölçüyü tartıyı tam yapın, insanların eşyalarını eksik vermeyin. Islah edildikten sonra yeryüzünde bozgunculuk yapmayın.

Eğer inanıyorsanız böylesi sizin için daha hayırlıdır.” (A’raf: 85)

Büyük bir nimet içinde bulunduklarını, Allah-u Teâlâ’nın verdiği imkânlarla alış-veriş yaptıklarını, bunun hayırlı bir iş olduğunu, bunun karşılığı haksızlık etmek değil, insanların haklarını gözeterek menfaatlarına hizmet etmek ve şükretmek olduğunu hatırlattı:

“Ölçüyü ve tartıyı eksik yapmayın. Doğrusu ben sizi bolluk içinde görüyorum.” buyurdu. (Hûd: 84)

Onları bu olumsuz hareketlerinden sakındırdı. Düzelmedikleri, yola gelmedikleri takdirde, içinde bulundukları müreffeh hayatın ellerinden sökülüp alınmasından, ayrıca büyük bir azaba uğrayabileceklerinden endişe ettiğini söyledi.

Bu aziz peygamberin bu lâtif uyarmaları etkili olmakla beraber, çoğunluk inkâr ettiler. İnkâr etmekle kalmayıp bütün şirretlikleri ve hayâsızlıkları ile ilâhî dâvete karşı çıktılar.

Medyenliler Allah yolundaki doğruluktan hiç hoşlanmayan kimselerdi. İnsanları Allah yolundan alıkoymak için, köşe başlarını, kavşak noktaları tutuyorlar; gelip geçenlerin veya iman etmek için Şuayb Aleyhisselâm’ı ziyarete gelen kimselerin rastgele önlerine çıkıyorlar; inananları tehdit ederek, zihinlerine olanca hınçlarıyla şüphe sokmaya çalışıyorlardı.

Bu durumu gören Şuayb Aleyhisselâm onları bu noktada da ikaz etti:

“Ve her yolun başına oturup da tehdit ederek inananları yolundan alıkoymaya ve o Allah yolunu eğriltmeye çalışmayın.” buyuruyordu. (A’raf: 86)

Buna rağmen hiç aldırış etmiyorlar, iman şerefiyle müşerref olan müminleri devamlı rahatsız ediyorlar, her fırsatta dinin dünyevî ve uhrevî saadete ulaştıracak hükümlerinden uzaklaştırmak için güç sarfediyorlardı.

Şirretliklerinde daha da ileri gittiler, muhalefetlerini daha da ileri götürdüler.

Dediler ki:

“Biz seni cidden içimizde zayıf, güçsüz görüyoruz. Eğer kabilen olmasaydı, seni mutlaka taşlardık. Senin bize karşı hiçbir üstünlüğün yoktur.” (Hûd: 91)

“Kendi düşen ağlamaz” kabilinden, Medyenliler de kendi düşecekleri kuyuyu kendileri kazıyorlardı.

Kavmini yola getirmek için bütün çarelere başvuran, azim ve gayretini son noktasına kadar sarfeden Şuayb Aleyhisselâm nihayetinde onları Allah-u Teâlâ’ya havale etti, takdir-i ilâhînin tecellisini niyaz etti:

“Ey Rabb’imiz! Bizimle kavmimiz arasında hak ile sen hüküm ver. Sen hükmedenlerin en hayırlısısın!” (A’raf: 89)

Nitekim kısa bir zaman sonra da olacak oldu, murad-ı ilâhî yerini buldu.

Artık kendilerine verilen mühlet dolmuş, derece derece yaklaştıkları azab günü gelmiş çatmış bulunuyordu. Kahr-ı ilâhîye tamamen müstehak olmuşlardı.

Azab korkunç bir ses ve yer sarsıntısı şeklinde geldi. Müthiş bir uğultu ve gürültü ile önüne geçilmesi mümkün olmayan azab Medyenlileri yerle bir etti.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Derken kendilerini müthiş bir sarsıntı yakalayıverdi, yurtlarında dizüstü çökekaldılar.” (A’raf: 91 - Ankebut: 37)

Canları çıkmış, nefesleri uçmuş, cesetleri sönmüş olan âsi kavim sabah vakti evlerinde ölü olarak bulundular.

Allah-u Teâlâ defterlerini dürdü, sayfalarını böylece kapamış oldu.

Âyet-i kerime’sinde şöyle buyurur:

“Şuayb’i yalanlayanlar sanki yurtlarında hiç oturmamış gibi oldular. Asıl ziyana uğrayanlar, Şuayb’i yalanlayanlar oldu.” (A’raf: 92)

Şuayb Aleyhisselâm’ın gerçekten Allah’ın peygamberi olduğuna, tebliğ ettiği şeyleri Allah’tan getirdiğine ve onu reddederlerse başlarına bir azap geleceğine hiçbir surette inanmayan Medyen halkı; sapıklığın, azgınlığın, hilekârcılığın, peygamberi yalanlamanın, öğütlerini dinlememenin cezasını dünyada iken böylece çekmiş, helâk olan kavimlerin arasına karışmış oldular. Memleketleri derin bir sessizliğe büründü.

•

Eyke halkı da küfür ve isyanlarında ısrar ettikleri için, azab-ı ilâhîyi âdetâ davet etmişler, bir felâketin gelmesi artık kaçınılmaz olmuştu.

Azaplarının vakt-i merhunu gelince; Allah-u Teâlâ üzerlerine son derece şiddetli, nefesleri kesici, göğüsleri daraltıcı, boğucu, yakıp kavurucu bir sıcaklık dalgası musallat etti. Yedi gün yedi gece üzerlerinden yel esintisini kesti. Sıcaklık şiddetlendikçe şiddetlendi. Hararetten akarsular bile kaynamış, kuyular ve su kaynakları kurumuştu. Öyle bunaldılar ki kendilerine ne gölge, ne de başka bir şey fayda vermez oldu. Solukları tıkandı, takatleri kesildi. Sıcağa dayanamayan halk kendilerini yerden yere atıyorlardı, nereye sığınacaklarını ne yapacaklarını şaşırdılar. Susuzluktan dudakları çatlamış, ağızları kurumuştu.

Halk serinlik aramak için çaresizlik içinde bir gölgeden öbürüne koşuşarak ıstırap içinde kıvranırken, yedinci günü gökyüzünde aniden koyu gölgeli kara bir bulut peydah oldu. Bunu hayra yorup sevinen halk, gölgelenmek üzere bulutun altına birikmeye başladılar. Kara bulutun altında biraz serinlik ve rahatlık bulur gibi olunca, sevinçle birbirlerine seslendiler, bulutun altında toplanmaya çağırdılar.

Hepsi de toplandıkları bir sırada şiddetli bir gürültü ortalığı kapladı, yer onları sarstı, o gölgelik bir ateş halinde üzerlerine indi, tek bir fert kalmamak üzere hepsini de yedi bitirdi. Çekirgelerin tavada piştikleri gibi yanıp kavruldular, Medyenliler gibi onlar da yeryüzünden silindiler.

Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Amma onu yalanladılar. Bunun üzerine kendilerini o GÖLGE GÜNÜNÜN AZABI yakalayıverdi. Gerçekte o gün, azabı büyük bir gün idi.” (Şuarâ: 189)

Azap onların istedikleri cinsten olmuştu. Çünkü onlar sırf alay olsun diye, göğün bir parçasını üzerlerine düşürmesini istemişlerdi. Bu sözleri kendi ayaklarına dolaşmış, alay ettikleri ceza ile cezalandırılmışlar ve cehennemin yoluna revan olmuşlardır.

Diğer bir Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Eyke halkı da gerçekten zâlim idiler. Biz onlardan da intikam aldık.” (Hicr: 78-79)

Gerek Medyen gerek Eyke halkı, Allah-u Teâlâ’nın azabına uğrayarak helâk olmasından sonra bile çevredeki kavimler tarafından ibretle anıldı, adı sanı uzun süre ortada kaldı.

Âyet-i kerime’nin devamında ise Allah-u Teâlâ şöyle buyuruyor:

“Hâlâ her iki memleket de işlek bir yol üzerindedir.” (Hicr: 79)

DEVAM

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |