Hûd Aleyhisselâm Zamanında
Şeytan’ın Hizipleri:

Yeryüzünü âsilerden temizleyen Nuh tufanından sonra, gemide kurtulan müminlerin soyundan gelen nesiller dine bağlı kalmışlar, istikâmet üzere hayatlarını sürdürmüşlerdi. Dünyada yeni bir hayat başlamıştı. Çoğalan insanlar Arabistan yarımadasının çeşitli bölgelerine yayıldılar.

“Sonra onların ardından başka bir nesil getirdik.” (Müminûn: 31)

Âyet-i kerime’sinde geçen nesil Âd Kavmidir.

Âd Kavmi kendi devrinde benzersiz bir millet idi. Şan, şöhret ve kuvvet itibarı ile onlardan üstünü yoktu. Uzun boylu, sağlam yapılı, güçlü kuvvetli idiler.

Memleketleri büyük bir alanı kaplıyordu. Arazileri münbit, otlu ve sulu idi. Bu verimli topraklar üzerinde bereketli bağları, göz alıcı bahçeleri, sürü sürü davarları, akar suları, yer altında da su depoları vardı, bol nimetlere rızıklara garkolmuşlardı. Allah’ın kendilerine verdiği imkânlarla müreffeh bir hayata sahip bulunuyorlardı. Büyük bir hâkimiyet kurmuşlardı.

Âyet-i kerime’de:

“Andolsun ki onlara size vermediğimizi vermiş, onları sizi yerleştirmediğimiz yerlere yerleştirmiştik.” buyuruluyor. (Ahkâf: 26)

Yapı tekniğinde çok ileri gitmişler, büyük bir terkip ve inşa gücüne sahip bulunuyorlardı. Servet ve oğulları ile iftihar ederlerdi.

Dünyada o güne kadar misli görülmemiş bir ihtişama sahiptiler. Dağlar içinde ilk defa bina yapmaya başlayan kavimdir. Dağları yontarak kaleler, saraylar yapıyorlardı. Evleri kat kattı.

Halkın bütün imkânları kullanılarak cennete nazire olmak üzere büyük ve yüksek köşkler, kireçle dondurulmuş saraylar konaklar inşa ediyorlardı. İçlerinde cesim havuzlar vardı.

Son derece kaba, haşin ve zorba idiler. Kendilerinden başkalarına hiç insafları yoktu. Ellerine geçirdikleri komşu kabileleri ve fakir halkı angaryalar, zulümler ve işkenceler altında köle gibi en ağır işlerde çalıştırıyorlardı. Öldürdüklerini zulümle öldürüyorlar, dövdüklerini zulümle dövüyorlar, asla merhamet etmiyorlardı.

Bu hususta Âyet-i kerime’de şöyle buyurulmaktadır:

“Yakaladığınız zaman zorbalar gibi mi yakalarsınız?” (Şuarâ: 130)

•

Âd Kavmi isyan ve tuğyana, zulme ve şirke dalınca, Allah-u Teâlâ onları iman ve istikâmet yoluna getirmek için uyarmak üzere, içlerinden Hûd Aleyhisselâm’ı peygamber olarak vazifelendirdi.

Hûd Aleyhisselâm, kendisine peygamberlik verildikten sonra; kavmini Tevhide, Allah’ı bilip O’na ibadet etmeye çağırdı.

Dedi ki:

“Ey Kavmim! Allah’a kulluk edin. Sizin O’ndan başka ilâhınız yoktur. Hâlâ O’na karşı gelmekten sakınmayacak mısınız?” (A’raf: 65)

Bütün Peygamber Aleyhimüsselâm Efendilerimiz:

“Allah’a kulluk edin, Allah’tan başka ilâh yoktur.” buyurarak hep aynı hakikati telkin etmişler; şeytanın sapıttığı, hâkikati unutturarak dalâlete sürüklediği bütün topluluklara bu cümleyi tekrarlamışlardır. Âlemlerin Rabb’i olan Allah’ın yegâne ilâh olduğunu ve ahiret gününde kullarına yaptıklarından hesap soracağını öğretmişlerdir.

Beşeriyet bir önceki peygamberin tebliğatından uzaklaştıkça bir yenisi gelmiş, yeniden Allah’a çağırmış, iman edenler kurtulmuş, yalanlayanlar helâk olmuştur.

Âd kavmi Hûd Aleyhisselâm’a kulak vermedi. Gurur ve kibirlerinden, cehalet ve bencilliklerinden, bu aziz peygamberin dâvetine icabet etmediler. İçlerinden pek azı iman etti ve imanlarını gizli tutmak mecburiyetinde kaldılar. Geride kalanlar bildiklerinden şaşmıyor, yine bina yapmakta birbirleriyle yarış ediyorlardı.

Gönüllerini Hakk’a açmadıkları gibi, küfür ve azgınlıklarını büsbütün artırdılar.

Her defasında kavmin ileri gelenleri Hakk’ın karşısına dikiliyor, mükevvenatın sahibine teslim olmayı reddediyorlar, yalanlama ile karşılık veriyorlardı.

Hûd Aleyhisselâm onlara Allah-u Teâlâ’nın geri çevrilmez intikamının yakın olduğunu, büyük bir felâkete uğrayacaklarını haber vererek uyardığı halde; taşkınlıklarına devam ettiler, şirk ve küfürlerinde ısrar ettiler.

Hûd Aleyhisselâm onların bu muhalefet ve yalanlamalarını, inatlaşmakta devam etmelerini Allah-u Teâlâ’ya havale etti.

“Dedi ki:

Rabbim! Beni yalanlamalarına karşılık bana yardım et.” (Müminun: 39)

Allah-u Teâlâ cevaben şöyle buyurdu:

“Az bir süre sonra şüphen olmasın ki pişman olacaklar.” (Müminûn: 40)

Artık tartışma bitmiş, ceza zamanı gelmişti.

Allah-u Teâlâ kasırga şeklinde bir rüzgâr halketti.

Âyet-i kerime’de şöyle buyuruluyor:

“Âd kavmi de uğultulu, önünde durulmaz bir rüzgârla yok edildiler.” (Hâkka: 6)

Âd kavmi sanki başka memleketlerde helâk olmuşlar gibi, ne kendilerinden ne de yurtlarından hiçbir iz ve işaret kalmadı. Geride sadece taş toprak yığınları, yıkık meskenleri, kırık dökük sütunları, yüzükoyun devrilmiş putları kaldı.

Âyet-i kerime’lerde şöyle buyuruluyor:

“Onları bir süprüntü yığını haline getirdik. Uzak olsun o zâlim kavim!” (Müminûn: 41)

“Çok geçmeden o hale geldiler ki, meskenlerinin harabelerinden başka bir şey görülmez oldu. İşte biz suçlu günahkâr kavmi böyle cezalandırırız.

Andolsun ki onlara size vermediğimizi vermiş, onları sizi yerleştirmediğimiz yerlere yerleştirmiştik. Kendilerine kulaklar gözler ve gönüller vermiştik. Fakat ne kulakları, ne gözleri, ne de gönülleri onlara bir fayda sağlamadı. Zira bile bile Allah’ın âyetlerini inatla inkâr ediyorlardı. Alay edip durdukları şey, kendilerini kuşatıverdi.” (Ahkâf: 25-26)

Sonunda da olan olmuş, ilâhî hüküm tecelli edip gerekeni yapmış ve böylece inkârcı Âd kavminin kökü kazınıp yeryüzünden nesilleri kesilmiştir. azap onları helâk olma çizgisinde yakalayıverdi.

Dünyaları mahvolup, hayatlarını kaybettikleri gibi; bu rüsvaylıkla da kalmadı, Allah-u Teâlâ’nın âlemleri ihata eden engin rahmetinden mahrum edildiler. Onlar bu cezaya müstehak olmuşlardır.

DEVAM

 


| Hakikat'te Bu Ay | Diğer Sayılar | Ana Sayfa |